Yazının başlığı, “son Bismarckçılar” olmalıydı. Çünkü İttihat ve Tearakki ile onun devamı olan TC, nihayetinde Otto von Bismarck’ın fikir evladı, yönetme edasının taklidiydi.

Ama, sevgili Ahmet Altan’ın AKP rejimini tanımlayan deyimi olması nedeniyle, ondan ödünç aldım.

Hafızaları tazelemek bakımından dokunmak gerekirse eğer, Otto von Bismarck, geniş topraklara hükmeden bir (Kemalistlerin ezberi ile gerçek toprak ağası) Alman ailenin (Jünker) oğluydu. Kralın (Kaizer) başarılı diplomatlarından biriyken, 1862 yılında Başbakan olunca ilk işi kılıç zoru ve Almanya ovalarını kaplayan kan kokusuyla, beylikleri tek tek yıkıp konfederasyonu imparatorluğa dönüştürmek, ırkçıların (Faşist) pek sevdiği sloganla, “tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak” olgusunu hayata geçirmek oldu.

Ardından fetih hamleleriyle sınırları genişletmeye çalıştı. Afrika’da, Almanya’nın ilk sömürgelerini kurdu. Ortadoğu’ya sarkmak için de, yer yüzündeki başlıca sömürgesi olan Osmanlı’yı, köprü olarak kullandı.

Osmanlı, bir ordu devletiydi. Ordu ise Alman Generalleri tarafından yönetiliyordu. Birinci Dünya savaşında, Osmanlı ordularının Genelkurmay Başkanı Frederick Bronsart’tı. O, 1917 yılında ayrılınca, yerine Hans Seeckt atandı.

Verdikleri ölü sayısı nedeniyle mı bilinmez, Britanya boğazı geçip İstanbul’u işgal ettiği halde “zafer kazandık” diye pek övündükleri Çanakkale savaşının başkomutanı Liman von Sanders’ti.

Bir darbeyle Osmanlı yönetimini ele geçiren İttihat ve Terakki çetesinin bütün askeri kadroları ve TC’nin liderleri, Bismarckçı generallerin yetiştirmesiydi. Dolayısıyla fikirlerin babası da Alman generallerdi.

Ermeniler, Kürtler ve öteki azınlıklara askeri politikalar, onların düzenlemesiydi.

Bismarck’ın görüşleri, TC’nin damarlarındaki fikri kan olarak bugün de yaşıyor. O, 1862 yılında iktidara geldiğinde, ilk iş olarak, seçimle gelen parlamentoyu feshetmişti. 154 sene sonra, fikirleri, TC’de bütün hiddet ve şiddetiyle hayata geçiriliyordu. Cumhurbaşkanı seçildiği gün, Anayasaya uyacağına dair namusu, şerefi üstüne yemin eden Recep Tayyip, ertesi gün, “ben uymam, Anayasayı bana uydurun” demiş, istediği olmayınca da duruma el koyup bildiğini yapmış, ülkeyi avuçlarına almıştı.

Bismarck gibi parlamento kapatılmamış ama, demokrasinin seçim ayağı sadece ve yalnız AKP-MHP ittifakı ile teslim alınıp iğdiş edilmiş, CHP için geçerli kılınmış, Kürtlerin oylarıyla seçilenler, hapishanele çekilme tehditleri altında, kurt sürüsü tarafından kuşatılmış birer koyun misali şaşkın, korkudan titrek kalakalmışlardı.

Kürtlerin seçildiği belediyelere, polis gücüyle el konuyor, koltuklar Türk devleti kayyumlarına teslim ediliyordu.

Ortalık tımarhanede şenlik havasındaydı. Bunlar olurken, Recep Tayyip’in çağrısı ile evinin bulunduğu mahallede, şehir meydanlarında darbecilere karşı, demokrasi nöbetleri tutuluyordu.

Akşamdan sabaha sarkan nöbetlerde, Recep Tayyip’i sevmeyenler kahrediliyor, onunla uyuşmayanlara ölüm naralarıyla sesleniliyor, o arada, ona destek vermeyen gazeteciler işinden atılıyor, yazarlar, düşüncesini açıklayan bilim insanları tutuklanıyor, rejim, düşünceyi zindanda hapsetme rekorunu elinde tutuyordu.

İttihat ve Terakki, bu işlerin başlangıcıydı. Bugün dünün devamıydı.

İttihatçılar, Ahmet Samimi katletmişlerdi. Bunlar İttihatçı katillerin suçunu romanlaştıran Ahmet Altan’ı, bilim adamı Mehmet Altan’ı kelebek kanadının titrekliği bir duyarlılıkla dünyaya bakan Aslı Erdoğan’ı, 1960’lardan beri bu topraklarda kayıp olan insanlık izlerini arayan Necmiye Alpay’yı hapsediyor, eski soyluların atlarına binili olarak topluca tilki kovalaması misali, polis kalabalıkları aydınlık insan avına çıkıyorlardı.

Naziler hortlamış, baskına çıkmış gibiydi, ortalık. Alınıp haber alınmamacasına götürülen, işkence gören, malına, mülküne el konulan, işinden atılan, mesleğinden alıkonularak aç bırakılan, eşine, çocuğuna erişilmeyince Dilek Dündar gibi pasaportuna el konularak ya da tutuklanarak rehine alınanların iniltisine cevap verip, “insanlık ölmedi” diyen yoktu. Türk vicdanlar çürümüş, toplumu sağır, lal ve kördü.

Vicdanın sesi ve görüntüsü olan Kürtler, vahşi bir zulüm ve yılan kiniyle cezalandırılıyor, sokaklarda polis kurşunu, cop, ve zehirli gazlarla püskürtülüyor, Türk Başbakanı 15 bin tanesini öğretmenlikten atmakla övünüyordu.  

Kainatın utancı, bunların övüncüydü.

Kürtler, çoktan yollarını ayırmış, onlardan uzak gidiyorlardı...