
Gülsuyu’nun asi ve uzun boylu devrimcisi, güzel ve özgür bir dünya hayalini gerçekleştirme sevdası peşinde koşarken olduğu gibi güzel olan ne varsa arkadaşlarına, son kurşunu ise kendisine ayırıp toprağa düştü.
En karanlık anda bile ışıl ışıl yürümesini beceren, dünyayı değiştirme iradesini yine içinde barındırdığı gülümseme gücüyle besleyen bir insan olarak tanımladı arkadaşları onu hep. Daha çocukluğunda kendisine takılan ve sarışın olanları tanımlamak için kullanılan “Bozo” lakabı, o uzun ve esmer endamına tam olarak denk düşmese de hiç eğilmeyip moralsizlik nedir bilmeyen duruşuyla onu tanıyanların her daim güvenle omzuna yaslanabildiği yoldaşlardan biriydi. Ta ki, 10 Temmuz tarihinde Mêrdîn (Mardin) Qoser’de (Kızıltepe) yaşanan bir çatışmada 3 arkadaşı ile birlikte şehit düşene kadar.
1988 yılında Çewlig’te (Bingöl) dünyaya gözlerini açtığı günden itibaren kendini hep gururla “Zaza” olarak tanımlasa da daha çok insan olmayı, insan kalmayı başarabilen biri olan Mahmut Gücin, henüz hayatının baharında iken 28 yaşında hayata gözlerini yumdu. Naaşı ise hep özgürleştirmek istediği ülkesinde, Dara Hênî (Genç) ilçesindeki Madrag köyünde toprağa verildi.
Ortalama her Kürdün yaşamına değen yaşanmışlıkların dışına çıkmayı başarmış biri olan Mahmut Gücin, verdiği kavganın ortasında hayata veda ederken bile tam da kendisini tanımlayan biçimde yaşamda güzel olan ne varsa arkadaşlarına, son kurşunu ise kendisine sakladı.
Gülsuyu’nu güzelleştiren genç
İlkokulu Çewlig’te, lise eğitimi ise Eleziz’de (Elazığ) tamamlayan Gücin, özellikle lise döneminde ırkçılığı ve inkarı yakından görüp tanıdı. Sonrasında ise ailesine bakmak üzere çalışmak için İstanbul’a gitti. Burada sahip olduğu devrimci dinamiği ile bilinen Maltepe’nin Gülsuyu Mahallesi’ne taşınıp gündelik işler dahil bir çok işte çalışarak ailesine bakmaya çalışan Gücin, mahallenin bu devrimci yapısına kişiliği ve pratiği ile katkı sunan ender insanlardan biri olarak tanındı, bilindi. Doğasında bulunan liderlik özellikleri ile insanları etrafında toplayabilen Gücin’in bu özelliği, kısa sürede devletin de dikkatini çekti ve zamanla onlar için potansiyel tehditlerden biri haline dönüştü. Zaten bu yüzden farklı sol siyasetlerden olsalar da gözaltına alınan kişiler her seferinde polislerce Gücin üzerinde ifade vermeye zorlandı.
Zindan’ı bile zindan gibi yaşamadı
Bu derece hedef haline gelmesi sonrasında Gücin, 2011 yılının Ocak ayı başında gözaltına alınıp hakkında hazırlanan temelsiz bir iddianame ile tutuklandı. Kandıra F Tipi Cezaevi’ne konulan Gücin, cezaevinde de var olan tecrit koşullarına rağmen, sosyal yapısı, doğal öncülüğü ile herkesle kısa sürede ilişki geliştirerek adeta duvarları anmasızlaştıran bir duruş sergiledi. Asla bulunduğu koşulları kendisine dert etmeyen, çoğu zaman zindanın, gardiyanın, askerin fiziki varlığını yok sayma becerisi gösteren Gücin’in bunu yaparken sık sık seslendirdiği şey ise Şakiro’nun bir edebiyat harikası kabul edilen “Miro” stranıydı.
Açlık grevine giren ilk grupta
AKP’nin yürüttüğü siyasi soykırım operasyonları sonucu 10 binlerce Kürdün hapsedildiği cezaevlerinde, 1982 büyük ölüm orucu direnişinden sonra tarihin en kitlesel açlık grevi eylemi kararı 2012 yılında alındı. Gidişata ve sürece mutlaka müdahale edilmesini her fırsatta dile getiren Gücin, alınan bu kararla birlikte açlık grevine başlayan ilk gruptaki yerini aldı. Uzun süreli açlık grevlerinde bilinç kaybını önlemek için alınması gereken B 12 vitamini haplarını da yaklaşık 40 gün boyunca almayı reddederek, açlık grevini kendisi açısından ölüm orucuna çevirdi. Bu kararlılığından ise ancak kıramadığı arkadaşlarının ısrarları ile vazgeçti.
Gücin ve arkadaşlarının bu eylemleri neticesinde başlayan “çözüm süreci” ile birlikte ise Türkiye’de, silahların sustuğu 3 yıl boyunca hiç kimse çatışmalardan kaynaklı hayatını kaybetmediği bir süreç yaşandı.
Çıkar çıkmaz Rojava’ya gitti
6 Mart 2014’te tahliye olduğunda ise yeniden buluştuğu dışarıdaki arkadaşlarıyla aslında vedalaşıp uzun süredir kafasında netleştirdiği kararını uygulamaya koyarak yönünü Rojava’ya çevirdi. Burada DAİŞ çetesine karşı verilen savaştaki yerini aldı. AKP’nin çözümsüzlük siyaseti ile birlikte Türkiye’ye geri dönüp devrimci mücadelesini burada sürdürdü.
Arkadaşlarının “inatçı ve kararlı” olarak tanımladığı Gücin’i kendisiyle cezaevinde bir süre birlikte kalan Turabi Kişin şu sözlerle anlattı: “Kararlı biriydi, greve giderken de gerçekten sürece müdahale edilmesi gerekiyor, bedenini açlığa ölüme yatırma konusunda çok çok kararlıydı. Ölüm orucu durumuna düştü... Arkadaşları duruma müdahale etmezse süreci başka bir tarafa evirecekti.
İlişkilenen paylaşımlarda bulunan temsiliyeti olmuş arkadaşlardan biriydi. Çok inatçı biriydi, Zaza inadı vardı, halka öncülük yapabilecek ve önemli rol oynayabilecek özellikleri hemen belli oluyordu. Herhangi bir şeye yoğunlaştığında asla geri adım atmazdı. Kendi duruşunda ısrarlıydı. Çıkar çıkmaz Rojava Devrimi’ne katıldı. İçerideyken de yüreği Rojava ile atıyordu. Yoğunlaşması uluslararası politikalara dönüktü. Rojava’daki gelişmeleri çok çok yakından takip ediyordu. Kürtler açısından statü ortaya çıkmadan o bunu öngördü. Gitmek istiyordu ve çıkar çıkmaz da hemen gitti.
İnsan canlısı, müthiş coşkuluydu
İnsanlarla ilişkilerinde pazarlıksız, amiyane deyimle düz yaklaşırdı. Lafı dolandırma ihtiyacı hissetmezdi, insan canlısıydı, müthiş coşkuluydu. Açlık grevindeyken, biz kaygılıydık ama o coşkuluydu. Morali düşmezdi. Sürekli dışarıyla teması olurdu. Adlilerden biri açlık grevine girmişti, sürekli ona mektup yazıp moral veriyordu.
Açlık grevi süreci boyunca yazıyordu. Bildiği bütün insanlara açlık grevine girme gerekçesini anlatıyordu. Sahiplenilmesi gerektiğine ısrarla yazardı.
Annesinin ismi Vêyva Siya’dır. ‘Esmer Gelin’ anlamına gelir. Sürekli annesini, onun emekçi özelliklerini anlatırdı, gözlemlediğimizde annesine ne kadar düşkün olduğunu anlardık. Annesine hep özel bir bağlılığı vardı, özellikle emekçi tarafına ilgi gösterirdi.
Şakiro’nun ‘Miro’ şarkısı, ‘Wey dil’ şarkısını ezberlemeye çalışıyordu. Müzik olarak ona hitap eden dengbêjlerdi...
Asla pes etmezdi
Boylu poslu endamlı bir arkadaştı. Voleybol oynamasını seviyordu. Ancak iki kişi oynuyordu. Biz oynuyorduk, benim uzun yıllar deneyimim olduğu için beni yenemiyordu ama asla pes etmiyordu. Aylarca yenildi ama asla pes etmedi. Direnişçi bir karekteri vardı. Yenilince de morali bozulmuyordu. Keyifliydi...
Bingöl sevdalısıydı
Sofrada bir lokma konulduğunda onu önce arkadaşlarına verirdi, bulaşığa önce o koşardı, sofrada iki lokma varsa önce arkadaşlarına paylaştırırdı. Bingöl sevdalısıydı...”