Batışa doğru sürüklenmekte olan Osmanlı’nın dikiş tutturamayan İttihad-ı İslam (İslam Birliği) devlet politikasından sonra, ittihatçıların millet yaratmaya yönelik milliyetçi çabalarının da tutmayacağı daha başından belli idi. Birçok etnik topluluğa sahip olan Anadolu topraklarında tek bir etnik topluluğun “uluslaşma” çabası, ancak diğerlerinin inkarı ve imhası üzerinden gerçekleştirilebilirdi. Bütünü, Osmanlı’nın mirasını devralarak yürüyen yeni yönetimin Anadolu’yu bir halklar ve kültürler mezarlığı haline getirme çabalarıyla tanımlanabilecek olan Cumhuriyet tarihi, salt bu nedenle, barış, özgürlük ve demokrasi değerlerini politik literatürünün dışında tutmak zorundaydı. Öyle yaptı ve çağın insanla tanıştığı süreçlerde Cumhuriyet sadece insanı değil, insanlığın ürettiği bütün değerleri reddetti ve kaybetti.
***
Türkiye’nin kaotik yapılanmasının artık kronik bir olgu olduğunu söyleyebiliriz. Klasik olarak kullandığımız “uçurumun ucundaki Türkiye!” sözü bile günümüzü doğru anlatabilen bir söz değildir artık. Batışı tanımlayan bir bitişin eşiğindeyiz. Tarih, belki de bizim kuşağın biyografisine kalın harflerle şu cümleyi yazacaktır: “Son Osmanlının ölümünün zaman tanığı.”
Çok mu abartılı bir iddia bu. Sanmıyorum. Cumhuriyetin bütünü içerisinde siyasetin böylesine aşağılık bir düzeye indiği bir dönem daha yaşanmış mıdır, bilmiyorum. Ama en azından 62 yıldır ben bu kadarının hiç tanığı olmadım. Etik ve estetik değer kavramları sadece politik arenada değil sosyal ve kültürel yaşamda da bütünüyle yok edildi. Ben bilirim megalomanlığıyla sultanlığa soyundurulmuş kör bir başbakan, bütün toplumu kendi düzeysizliğinin seviyesizliğine düşürmeyi başarmıştır. Günlük bir gazetenin sadece başlıklarını okuyarak bile Türkiye’nin hayırlı felaketlere gebe karanlık yolunu görebilmemiz mümkündün. Evet, artık, “bundan kötüsü de olamaz ya!” noktasındayız.
***
Sürekli yenilenen “büyüme” iddialarına karşın ekonomi artık içinde boğulduğu batağı gizleyemez haldedir. Ulufe geleneği ile beslenen üst sınıflar, yoksullukla değil açlıkla boğuşmakta olan büyük çoğunluğun öfkeli ayak seslerini uykularında bile duymaktadırlar. Türkiye, insanı temel alan özgürlükçü bir geleceğin davetini kabul etmek yerine, Hitler karikatürü bir sultan taslağının arkasına dizilerek en azından bir asırlık geleceğini kaybetti.
Dış politika mı diyorsunuz? Çevrenize sadece üç saniye bakın, ve “neden 90 yıllık bir devletinin komşularından bir tek bile dostunun olmaması gerçeğini sorgulayın. Saçmalamayı bırakarak, “büyüyen Türkiye’yi batırmak istiyorlar” yalanını iki de bir tekrar edip durmayın! Ne büyüyen bir Türkiye var ortada, ne de batırılmayı zorunlu kılacak bir iktidar alanı. Türkiye kendi kendini batırmakta ustalık kazanmış bir geleneğin ürünüdür.
***
Örnek mi, alın size ünlü şehir efsanesi ya da eski deyimle bir galat-ı meşhur klasiği haline gelen “Arap Baharı” uydurmacası içinde üstlendiği onursuzluk düzeyi. Libya’dan başlayan emperyalizmin art yalayıcılığı süreci Suriye’de taşeronluğa soyunmaya uzandı. İsrail’le başlayan organize “Van Minüt lan!” şovu, İran ve Irak ile düşmanlıkla noktalandı. ABD dayatması Ilımlı İslam modeli Hizbullahla muhabbetli bir Türk siyasal yapısı oluştururken, bölgeyi tehlikeli bir mezhepler arası savaş içine sokarak AKP diktatörlüğünü var etti.
Özal’ın da rüyası olan bölgesel hegemonya ve ekonomik yayılmacılığa dayalı bir yeni Osmanlı hükümranlık alanı, yani tartışmalı kavramla: alt-emperyalist Türkiye modeli, gerçekte emperyalizmin taşeronluğundan öte bir öneme sahip olamazdı. Ne var ki, ulus devlet paradigmasının karanlık alanından bakarak Türkiye’nin “başka bir dünyanın da olabileceğini” fark etmesi mümkün değildi. Bölge konjonktürünü ve gelişen dünya gerçeğini algılayamaması da onun batışının bir diğer nedenidir.
***
Cumhuriyet politikalarının, günümüze kadar varlığını sürdürebilmiş olmasının tek nedeni vardır: Siyasal, sosyal ya da ekonomik bütün çalkantıların ortak özelliklerinden biri, her bir muhalefet hareketinin, ortak kaynaklı benzer nitelikli hareketlerden yalıtılarak, kendi sınırları içerisinde tutulabilmiş olmasıdır. Görece sınıfsal başkaldırılar da dahil toplumun değişik alanlarında oluşan özgürlük talepleri, doğal toplumsal ittifaklarından yalıtılabilmiş; sınıf, ulus ya da dinin egemenleri, “kendinden olmayana” yönelik gerçekleştirdikleri en kanlı katliamlarda bile “mağduru yalnızlaştıran” büyük bir toplumsal desteği arkasına alabilmiştir.
Bugün, ezilenlerin ezenlere karşı sürdürmek istediği muhalefetin de Aşil noktası, zayıf karnı burasıdır. Ne yazık HDK gibi onurlu çabalar, özgürlüğün sesinin ortak mücadelede birleştirilmesi çağrıları toplumun geniş kesimlerince hala yankı bulamamıştır. Ve ayaklara yönelik politik ve sosyal sürecin giderek daha da sertleşeceğini görmek için kahin olmaya gerek yoktur artık.
Son Osmanlı da, kanlı katliamlarla süslenen büyük rüyaların içerisindeyken çoktan doldurmuştur ömrünü. Ne var ki leşi bile ortalığı iğrenç bir kokuyla kirletmektedir. Ve böylesine bir kirliği dünya yüzünden silip atmak sorumluluğu artık sadece Anadolu-Mezopotamya halklarının değil, bütün insanlığın görevidir.
Son Osmanlı’nın ölümü