Bir çoğumuzun diline pelesenk olan kimi „argümanlar“, siyasi durum analizini engelliyor.

Örneğin, birçok analist, Türk devleti ile Batılı devletler arasındaki çelişkileri ele alırken, „AB ve ABD Türkiye’den vazgeçmez“ tezinden hareket ediyor ve aradaki çelişkileri adeta „yumuşatarak“, Erdoğan rejimini dünya koşullarında olduğundan daha güçlü gösteriyor.

Eğer Erdoğan bu analistlerin dediği kadar güçlü olsaydı, bizim bu tez ve iddialara diyecek hiç bir sözümüz olmazdı. Sonuçta „düşman güçlüyse, onu olduğundan daha güçsüz göstermek“ devrimci siyaset için büyük bir hata olurdu.

Ama ya bu düşman göründüğünden çok daha zayıfsa? Bu durumda düşmanı olduğundan daha güçlü göstermek, yalnız „güce tapan“ bilinçsiz halk kesimlerini pasifliğe itmekle kalmaz, egemen güçlerin orta ve alt kademelerinde yaşanan çelişkilerin sonuca ulaşmasını da önler. „Erdoğan müthiş güçlü, AB ve ABD onun bütün uygulamalarına itiraz ediyor olsalar da, sonunda onunla anlaşır“ dediğimiz zaman, falanca Sulh Ceza Hakimi, gözünü kırpmadan bu „güçlü liderin“ emirlerini yerine getirir. Falanca Kaymakam geleceğinden emin olarak bir Belediye’de kayyımlığa koşa koşa gider.

Ama biz Erdoğan’ın gerçek gücünü, gerçekçi olarak gözler önüne serer ve Erdoğan rejiminin çok ciddi çelişkilerle, her geçen gün zayıfladığını kanıtlayabilirsek, „güce tapan sıradan insanın“ da, bürokrasideki orta ve alt kademelerdeki görevlilerin de „güçlü diktatör“ önyargısını kırabiliriz...

O halde şimdi hepimizin diline pelesenk olan şablona yeniden bakalım; „ABD ve AB ülkeleri Türkiye’deki çıkarları gereği, Erdoğan rejimiyle ne kadar farklı görüşlere sahip olurlarsa olsunlar, Türkiye’den vazgeçmezler“ tezi doğru mu?

Ben kesin olarak iddia ediyorum ki, bu tez kökten yanlıştır.

„ABD ve AB elbette Türkiye’den vazgeçmez...“ Bu kesindir.

Ama „Erdoğan’dan vazgeçmezler mi?“

Türk siyasi tarihi, Türkiye’den asla vazgeçmeyen emperyalist devletlerin, vazgeçip, bir kenara fırlattıkları „siyasi lider mevtalarıyla“ doludur.

Erdoğan’la uzlaşmaları, Erdoğan’dan vazgeçemedikleri için değil, Türkiye’den vazgeçemedikleri içindir. Ama yeri, zamanı geldiğinde Erdoğan’ı bir paçavra gibi çöpe fırlatıp atacaklarından kimsenin şüphesi olmasın.

Rejim, kendi içinden Erdoğan karşıtı bir „alternatif“in işaretini verdiği gün, Almanya da, Amerika da tereddüt etmeden Erdoğan’ı harcar. Erdoğan’ın „gücü“ kendisine alternatif olabilecek sistem içi güçlerin zayıflıklarından ve korkaklarından ileri geliyor.

İşte seçimler, hiç bir şekilde „radikal demokratik“ sonuçlara „kendiliğinden, otomatik olarak“ yol açmayacak olsa da, Erdoğan’ın İstanbul gibi Büyükşehirleri kaybetmesi ve oylarının azalması, „kendiliğinden ve otomatik olarak“ sistem içi bir restorasyon ihtimalini tahmin edilenden çok daha fazla güçlendirir. Bu da Kürt halkı için ve emekçi halk için seçimlerle nihai sonuç almak bir hayal olsa bile, Türk kapitalizmi ve küresel sermaye açısından seçimler harekete geçmenin işareti olacaktır.

Bir başka şablona daha işaret edeyim: „Erdoğan başından beri bugünkü çizginin adamıydı, herkesi kandırdı, gerçek Erdoğan şimdiki Erdoğan’dır“ tezi de kendi içinde büyük bir yanılgı taşır.

Elbette Erdoğan bacak kadar çocukluğundan beri Necip Fazılcı faşist-İslamcı çizginin rahlesinde yetişmiştir. „Akıncıdır“. Ama onun asıl şahsiyeti, siyasi şahsiyetsizliktir. Güçlü olana kendini „kiralayarak“ şahsi menfaatlerine ve imtiyazlara ulaşmak için her kılığa girer. Bu onun „ilkelerine“ bağlılığını değil, kendi menfaatlerini her türlü inancın, her türlü ilkenin ve her türlü ideolojinin üstünde tuttuğunu gösterir.

Erdoğan’ı „İslamcı-faşist ideolojiye bağlı“ bir adam gibi görmek yanlıştır. Her türlü ideolojinin hizmetine girecek kadar omurgasızdır; yeter ki, kendi „aile oligarşisinin“ menfaatlerine uygun olsun.

O nedenle AKP kuruluşu sırasında Amerika’ya, Ordu içindeki NATO’cu subaylara, İslam içindeki Cemaatçi kadrolara „hizmet“ sunmuştur. 2010 yılına kadar bu hizmet yolunda yürümüştür. Ardından Türk derin devletinin, Ergenekon’un, Kontrgerilla’nın „zılgıtını“ yer yemez, onların „hizmetine“ girmiştir.

Bundan sonra ne olur?

Bundan sonrası artık yoktur. „Fırıldak diktatör“ son „hizmetini“ yapmaktadır. Geriye dönüşü, bir başka „güçlünün“ hizmetine girmesi artık mümkün değildir. İşi bitiktir. Uzatmaları oynamaktadır.

Er ya da geç gidecektir; bizim için soru şu:

Onu Türk sermayesi, derin devletin „alternatif güçlere“ oynayacak olan „realist çevreleri“ ve küresel güçler mi iktidardan devirecek? Yoksa Kürt Özgürlük Hareketi, Türk demokratları mı?

Birinci şık yeni Erdoğan’ları doğurur. İkinci şık kurtuluşun yolunu açar.