ZİLAN DİYAR

Tanımak gibi onu yitirmek de bir başlangıçtı. Asırlara bedel bekleyişlerin, gidip dönmemelerin, gidenlerle eksildikçe, yalnızlıkla çoğalmanın başlangıcı. Acıyı güce dönüştürmenin, empati yapmayı, affetmeyi öğrenişimizin başlangıcı.

Onu tanımak bir başlangıçtır. İnsanı çıkarsız, hesapsız sevebilme gücünü öğrenmek için, kötülüğün karmaşıklığını, türlü yüzünü iyiliğin sade ve çıkarsız akışında yıkamak için bir başlangıçtır. Biz Kürtler kendimizi yeterince anlatamamışken, yalnızlığımızı, acılarımızı birbirimize tutunarak gidermeye çalışmayı seçmişken girmiştir dünyamıza. Bizim için bir yaşama biçimi halini alan direnişin içinde saklı büyüyü görmüştür. Hayatın sıradanlığında öğüttüğümüz gerçeklerimiz onu hakikate taşımıştır. Çünkü onun gerçeği gören kocaman gözleri vardır. Denizin mavisine, papatyanın beyazına tutkun gözleri.

Kavgaya ayrıcalıklarından, farklılıklarından feragat edip girdiği halde en önde olacak kadar güçlü bir iradesi vardır. Hayatın ayrıntılarda saklı yanını görebilen tehlikeyi sezip erkenden tutum alan bir ustalık kazandığı halde ‘yaşama uğraşı’nın kirletemediği bir sadelik ve saflıkla örülmüştür. Hiçbir kötülüğün alt edemediği kadar içten, hiçbir çirkinliğin baş edemediği kadar güzeldir. Fiziği ve kişiliği birbirini öylesine tamamlamıştır. Onu tanıyanlar, tanrıların biz fanilere meleklere inanmak için bir işaret gönderdiğini düşünmüştür.

Kahkahasını yoldaşlarına pay etmek…

Hayatın tek bir saniyesini bile kaçırmadan hep bir şeyler öğrenmek isteyerek yaşamıştır. Heyecanları, bir türlü dinmeyen merakı, gözlemleri, öfkeleri ve ulaştığı sonuçlar. Hepsi denize farklı yollardan akan ırmaklar gibidir. Bir ananın gözlerinde, bir çocuğun gülüşünde, bir yoldaş sohbetinde gizlenen ve keşfedilmeyi bekleyen anlamı çözmüştür. Kahkahasını ve gülüşünü pay etmiştir yoldaşlarına. Sorularına cevaplar bulamayıp anlamı yitirdiğinde döktüğü gözyaşlarının hepsini kendisine saklamıştır. Onu tanımak güzele, iyiye, sadeliğe, dostluğa inanmanın başlangıcıdır. Çağın aldatıcılığı, çirkinliği ve arşa çıkan zulmüne tanıklık ettikçe, gerçekliğinden şüphe etmişsinizdir. Bu dünyadan bir Ceren kız geçtiği gerçeğe sığmamıştır.

Şimdi anıların sıcaklığında derin bir uykuya mı dalmalı yoksa yitirmenin buz gibi soğukluğuna dokunup gerçeğe mi uyanmalı?

O’nun gibi bakmayı bilen kocaman gözleriniz olsun

Unuttuğumu sandığım, basit ve sıradan bir ayrıntı sandığım o anıların hepsinde Ceren bize bir şey öğretti. Koşar adımlarla gelip sabırsızca bir şeyler anlatmayı bekleyen halleri, telefonumu alıp bana gelen tüm mesajları okuyup mealini anlatması, yorgunluğuma ve yaşıma acımadan ‘sabaha kadar sohbet edelim’ demesi, kendi kurduğu saate uyanmayıp beni uykumdan etmesi, gece vakti bilmediğimiz bir semte giderken telefonumuzda para olmadığını bildiren telesekreterin Fransızca konuşmasını ‘bu kadar konuşacak ne vardı, bak gece yarısı kontürsüz kaldın, üstelik nereye gideceğinizi de bilmiyorsunuz’ biçiminde tercüme etmesi, bir şarkı mırıldandığımda ‘biraz daha söylersen ağlayacağım, denizi çok özledim’ demesi, gittiğimiz bir evde çorbadan çıkan kılı usulca kenara koyup yemeğe devam etmesi... Bunların hepsi bize ‘hayat sade ve bir o kadar anlamlı yeter ki Ceren gibi bakmayı bilen kocaman gözleriniz olsun’ diyor.

Hayranlık uyandıran Ceren kız…

Bir Ceren kız geldi Kürdün dünyasına. İlk bakışta güzelliğiyle, bakmasını bilene ruhuyla herkesi kendisine hayran bırakan bir Ceren kız. İnsan olmanın en büyük erdem olduğunu nerede olursa olsun unutmayan bir kız. Yüzeye bakıp derinleri gördüğü halde kendisini sade ve anlaşılır kılan bir Ceren kız. Eskiden başkaları tarafından kabul görmeyi çok önemseyen Kürde kendini kabul ettirmeye çalışan. Halklar arasında derin uçurumlar yaratmak isteyenlerin özeleştirisini verecek kadar bizden biri olan Ceren… Devrimci tanımlamasının içini doldurmaya çalışan bir serüvenci. Yırtık ayakkabılar, pantolonlar giymeyi umursamayan, cebinde kalan son parasıyla yoldaşına telefon etmeyi seçen. Hangi eve gitse sanki yıllardır o koşullarda yaşıyormuş gibi davranmayı bilen. Nereye giderse kendini her şeyden önce emeği ile görünür kılan. Herkesin dünyasında kendine küçük mütevazi bir yer açan. Arayışlarına, sorgulamalarına, sosyolojik çözümlemelerine en umutsuz anlarda bile ara vermeyen.

O’nu yitirmek bir başlangıçtı…

Tanımak gibi onu yitirmek de bir başlangıçtı. Dünyanın tepetaklak oluşunun, çocukluk çağının sona erişinin başlangıcı. Asırlara bedel bekleyişlerin, gidip dönmemelerin, gidenlerle eksildikçe, yalnızlıkla çoğalmanın başlangıcı. Acıyı güce dönüştürmenin, empati yapmayı, affetmeyi öğrenişimizin başlangıcı. Hayatın düşle gerçek arasında ince bir sınırda cereyan eden sırrına ermenin, evrenin başka boyutlarına, gerçek üstü varlıklara inanmanın başlangıcı.

Gerçekle bağdaşmayan tesadüfleri bir araya getirince, Ceren’in biz fanileri meleklerin varlığına inandıran bir düş olduğuna inanmak iyi geliyor.

‘Mesela evrenin başka bir boyutunda olduğumu söylesen!’

Kendisini bekleyen o hazin sonu kendi rüyanda görüşü. Güldüğümüz şakalarında ölümün gölgesi oluşunu fark etmeyişimiz. O henüz doğmadan yazılmış şiirlerin onu tarif ediyor oluşu. Ceren’den bahsettiğimizde kışın ortasında beyaz bir kelebeğin gelip pencereye konması. Günlüğünde yazdıkları. Erdal arkadaşın cenaze törenini izlerken ‘keşke beni de böyle karşılasalar’ deyişi ve şehit düştüğünde aynı yollardan halkın selamları ve zılgıtlarıyla uğurlanışı.

Ama emin olun Ceren böyle bir izahati pek sevmezdi ve şöyle derdi: Daha bilimsel bir ifade olsa, mesela evrenin başka bir boyutunda olduğumu söylesen!

Bu dünyadan bir Ceren kız geçti. Düşse de gerçekse de varlığımı ona borçluyum. Ben onun sebep olduğu bu sınırsız başlangıçları seviyorum. Yaşama sevincim kadar ölümün her şeyi toz duman eden acımasızlığına karşı durabilmeyi öğreniyorum. Dostluğu uzun yıllar ve sınanmışlıklar sonucunda değil, birbirinin ruhuna dokunduğun ve hayatında bir şeylerin değiştiğini hissettiğin o kısalar kısası anda oluştuğunu Ceren sayesinde biliyorum. İnsanın ruhundaki tüm boşlukları dolduran birini bulmasının dünyanın en mucizevi şeyi olduğunu, onu yitirmenin acısına katlanma gücünü de buradan aldığını keşfediyorum. Düş müydü, gerçek miydi önemli değil. Hepsi kabulümdür. Ceren’i tanımanın sevinci yokluğunun ermişlik katına çıkaran derin acısına baskın geliyor artık. Geçmiş, bugün ve geleceğimin tek belirleyeni olabiliyor. Ne mutlu bu soruların sebebine ve cevabına. Ne mutlu düşle gerçeği bu kadar yakınlaştırana.