
Karayılan, Öcalan’ın aile görüşüne çıkmaması, AKP’nin tecride yasal kılıf hazırlığı, KCK ve Kürt halkının buna karşı geliştireceği tutum ile Roj TV’ye yönelik ahlaksız tetikçiliğin gerekçeleri konusunda ANF’nin sorularını yanıtladı.
Geçtiğimiz hafta KCK Önderi Sayın Abdullah Öcalan ile görüşmek üzere İmralı’ya giden kardeşi Mehmet Öcalan, cezaevi müdürünün kendisine Öcalan’ın ‘Burası çok hassastır. Görüşe çıkmamız uygun değildir’ diyerek görüşmeyi reddettiğini belirttiğini kamuoyuna duyurdu. Sayın Öcalan’ın bu tutumunu nasıl okumalı?
Önder Apo’nun bu sözleri ve geliştirdiği tutum tabii ki anlamlıdır. Bunun anlamını doğru değerlendirmek de bir o kadar önemlidir. Önderliğimizin bu tutumunu iki boyutta ele almak gerekiyor:
* AKP’nin öncülüğündeki Türk devletinin Önderliğimize, Hareketimize ve halkımıza dönük geliştirdiği bir topyekun savaş vardır ve bu topyekun savaşın en çok yoğunlaştığı alanlardan birisi de Önderlik alanıdır. Önderliğe karşı geliştirilen politikaların bu anlamda tamamen merkezi olduğu ve sonuç almayı hedeflediği bilinmektedir.
Orada bir psikolojik işkence vardır; gayrı ahlaki bir biçimde insan iradesi üzerinde baskı kurma ve geri adım atmaya zorlama amaçlı çeşitli psikolojik savaş yöntemleri geliştirilmektedir. Bu uygulamaların hukuki ve ahlaki hiçbir yanının olmadığını vurgulamaya gerek bile yoktur; uygulanan ağırlaştırılmış tecrit ve psikolojik işkencenin insanlık dışı bir uygulama olduğu açıktır. Ama gelinen aşamada bu uygulamaların hangi boyuta ulaştığını ve orada nelerin olduğunu biz bilmiyoruz. Önderliğimizin geliştirmiş olduğu bu tutum, bu konuda bizi ciddi endişelere sevk etmiştir. Eğer çok zorlayıcı, dayanılmaz koşullar olmasaydı Önderlik böyle bir tutum koymazdı. Demek ki, oradaki koşullar farklılaşmış, ağırlaşmış ve daha tehlikeli bir hale gelmiştir. Onun için, “burası çok hassastır, görüşe çıkmamız uygun değildir” cümlesi kullanılmaktadır. Önderliğimiz de büyük bir onurla bu alçaklığa direnmektedir Bu nedenle gittikçe koşulları ağırlaştırmak ve yeni yöntemlere başvurmaktadırlar. Bizler de İmralı’da ciddi durumların olduğu yönünde çok ciddi kuşkular gelişmiştir. Tabii ki bu kuşkuyu taşıyan sadece bizler değiliz; tüm halkımızda da bu konuda ciddi kuşkular söz konusu.
Eğer varsa gerçekten bir uluslararası vicdan ve yine CPT, AİHM, vb. esas olarak bu işlerin takibiyle ilgili olması gereken kurumların gerçekten bir vicdanı varsa devreye girmeleri gerekiyor. Bugüne kadar bir ortaklık içerisinde bulundukları açığa çıkmış bir durumdur ama bu kadar da seviyeyi düşürme, bu kadar da hukuk ve insanlık dışı uygulama içerisine girme Avrupa hukuku ve demokratik değerleriyle ne kadar örtüşecektir? Bu nasıl bir hukuktur, bu nasıl bir uluslararası gözetim kurumu olmadır, nasıl ‘İşkenceyi Önleme Örgütü’ olmadır. Uluslararası yasalara göre ağırlaştırılmış tecrit bir işkence değil midir? İşkencedir. O zaman İşkenceyi Önleme Örgütü nerededir?
AKP hükümetinin en iğrenç bir biçimde, en alçakça yöntemlerle İmralı’da Önderlik üzerine giderek sonuç alma istemi, bir halka karşı geliştirilmiş, kural tanımayan savaştır. Bu iğrenç insanlık dışı yönteme karşı, insan haysiyetinden, onurundan, insan haklarından yana olan hiç kimsenin sessiz kalmaması gerekmektedir. Biz ilgili kurumları bir kez daha göreve çağırıyoruz. Biz orada nelerin olduğunu bilmiyoruz. Ancak ağır koşullar ve ciddi durumlar olmasaydı Önderliğimiz bu tutumu geliştirmezdi.
* Bizlere, yurtsever halkımıza, demokratik kurum ile kuruluşlara dönük verilen mesajdır. Tüm yurtsever halkımız, tüm demokratik kurum ve kuruluşlar, barıştan yana olan bütün kesimler bu tutumdan doğru anlam çıkarmalıdır. Bir taraftan binlerce Kürt siyasetçisi toplama kamplarında toplatılırken, diğer taraftan katliamlarla halkımız imha edilirken, harekete ve halkımıza karşı topyekun bir savaş geliştirilirken ve bunun en temel zemini olarak İmralı’da psikolojik savaş tarzında bunlar üst düzeyde uygulanırken, Önderliğimizin bu tutumunun ne anlam teşkil ettiğini görmek ve doğru sonuç çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Yani bu tutumun manasını doğru anlamak ve ona göre davranış sahibi olmak önemlidir. Baskının ve işkencenin yarattığı tıkanma ortamı ileri bir düzeyde olmasaydı bu tutumun geliştirilmeyeceği çok iyi bilinmektedir. Bu açıdan bu aynı zamanda tıkanmanın ulaştığı boyutu da gösteren bir tutumdur. Bu nedenle başta tüm yapımızın ve yine tüm halkımızın, ulusal ve uluslararası insan haklarından yana-barıştan yana olan tüm kesimlerin bu süreci ve Önderliğimizin mevcut tutumunu doğru anlamaları birçok açıdan önemli olacaktır.
“Öcalan’a Tecrit Yasası” adıyla bilinen yasa da Meclis gündemine geliyor. Bu yasanın geçmesi ne anlama gelecektir?
Evet. O topyekun savaş çerçevesinde geliştirilen bir yasadır. Bir halkın Önderliğinin dış temaslarını kesme veya onu apolitik konuma sokma girişimidir. Bu yasayı çıkarmak sonuna kadar savaş zihniyetinin egemen olması demektir. Yapsınlar, sonuçlarına da katlanırlar. Onlar sanıyorlar ki böylelikle sonuç alacaklardır. Halbuki biz hareketin yönetimi olarak kendi inisiyatifimizle mücadele yürüten bir konumdayız. Özellikle bundan böyle gelişecek olan mücadele tamamen bizim sorumluluğumuz altında gelişecek olan bir mücadeledir. Çağımızda demokratik değerler ve özgürlük yükselirken AKP zihniyetinin diyalog ve uzlaşma ile değil de bizi yok ederek ve Kürt toplumunu bastırarak sonuç alma politikası asla sonuç almayacaktır. Bu politika nihayetinde sahiplerine dönecek ve yenilgilerine yol açacaktır.
Kürt halkı onurlu bir halktır; Önderliği ile birlikte özgür olmak istemektedir. Bunun için yola çıkmış, bedel vermiş, fedakarlık yapmış ve bundan sonra da fedakarlık yapabilecek bir halktır. Bunu gözardı edip daha değişik politikalardan medet ummak, işi yokuşa sürmek, şiddet yöntemiyle sonuç alacağını sanmak ya da Önder Apo’nun geri adım atacağını beklemek ham hayalden başka bir şey değildir. Bu Önderlik, bu hareket ve bu halk her türlü baskı ve saldırı karşısında bugüne kadar direndiği gibi bundan sonra da direnecek ve kazanacaktır.
Biz yoksul olabiliriz. AKP’liler gibi dış ilişkilere, diplomatik, ekonomik ve askeri araçlara sahip olmayabiliriz. Ama yolumuz doğru yoldur ve davamızda haklıyız. Özgürleşmeye karar kılmış bir halkız, bu temelde şekillenmiş binlerce sınanmış-denenmiş kadroya sahip bir hareket durumundayız. Savaş diyorlarsa bu savaş sürecektir. Gerekirse yöntem değiştirir, tümüyle topluma dayanan yeni savaş ve direniş biçimlerini de geliştirebiliriz.
Nasıl ki 12 Eylül faşizmine karşı direndik, ‘90’ların Ergenekon devletine karşı direndik ve bunların hepsinin foyasını açığa çıkarıp sonuçsuz bıraktıksak aynı şekilde AKP zihniyeti de sonuçsuz kalacaktır. Bu açıdan AKP’nin akla ziyan bazı tedbirleri geliştirmesi Kürt Halk Önderliği’ne karşı yeni kararlar alması, kendilerini de zora sokacak, yenilgiye götürecek bir sürece yol açacaktır.
Cezaevlerindeki PKK’li ve PAJK’lı tutsakların başlatmış olduğu süresiz-dönüşümsüz açlık grevi 22. gününde. Siz bu eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaklaşan 15 Şubat süreci de dikkate alındığında Kürt halkının bu konuyla ilgili takınması gereken tutum ne olmalı?
Şimdi biz Önderliğimizin 19 Ocak’taki bu görüşmeme tutumundan önce bir yönetim toplantısı gerçekleştirdik. Bu toplantıyla ilgili olarak birkaç gün sonra kamuoyuna ve basına gerekli açıklamayı yapacağız. Toplantının önümüzdeki yılın mücadelesine ilişkin somutlaştırdığı ve karar altına aldığı çok önemli bir çerçeve vardır. Daha sonra kamuoyuna açıklama yapacağımız için ben burada ulaşılan çerçevenin boyutlarını açmayacağım. Ancak şunu belirtebilirim ki, Uluslararası Komplo’ya karşı mücadele ve Önder Apo’nun özgürlüğü için yeni bir süreç başlatılacaktır. Bunun startı da Şubat ayında verilecektir. Yani artık Kürt halkı, Önder Apo’nun bu biçimde İmralı’da tutulmasını kabul etmeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti şimdiye kadar bütün isyan önderlerini idam etti, katletti. Şimdi de Önder Apo’ya karşı uzun süreye yayılmış bir yok etme ve idam sistemini uygulamaktadır. Hem hareket olarak bizler, hem de Kürt halkı bunu anlamayacak durumda değildir. AKP devleti, uluslararası güçlere dayanarak, Uluslararası Komplo halkasına tutunarak 3,5 milyon Kürdün ‘siyasal irademi temsil ediyor’ dediği Kürt Halk Önderliği’ni bu biçimde bir uygulamaya tabii tutamaz.
Kürt halkı artık özgür olmak istiyor, Önderliğiyle birlikte özgür yaşamak istiyor. Böyle bir süreç başlamak durumundadır. Bu konuda cezaevindeki arkadaşların başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevi aslında bu süreci başlatmış bulunuyor. 15 Şubat’a doğru giderken, Uluslararası Komplo’ya karşı Kürt halkının direngen duruşu ve eylemsellikleri yaygınlık kazanacak, halkımız çeşitli biçimlerde protesto eylemlerini geliştirecek ve artık Önderliğin özgürlüğünü sağlamaya dönük bir hamlesel çıkışı gerçekleştirme süreci başlamış olacaktır. Kürt halkı, bu komplo çemberini yırtmadan, bunu aşmadan özgürlüğe ulaşamayacağını anlamış bulunuyor. Bu nedenle komploya karşı çok yaygın toplumsal bir mücadelenin verilmesi ihtiyacı vardır.
Bu süreçte kim neyi yapabiliyorsa onu yaparak katılım sağlamalıdır. Mesela yurtdışında ve yurtiçinde, Kürtlerin bulunduğu bütün alanlarda değişik eylemsellikler olabilir. Bu, Kürt halkının demokratik meşru bir hakkı ve görevidir. Kürt halkının, özgürlüğü önüne set kurmuş olan bu komployu ve sömürgeciliği aşma mücadelesini verme hakkı vardır. Çağımızda bu tür klasik, her şeyi zapturapt altına alan sömürgecilik biçimleri tarihe karışmıştır ama buna rağmen bugün Kürdistan’da bu zihniyetin yaşadığı bilinmektedir. Dolayısıyla Kürt halkının bu zihniyete karşı yürüteceği direniş, demokratik ve meşru bir direniştir. Halkımızın, bunun ancak Önder Apo’nun özgürlüğüyle aşılabileceğini bilerek değişik biçimlerde direniş geliştireceği ve Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde bir mücadele sürecini başlatacağı açıktır. Halkımız daha önce 15 Şubat’ta bir günlük oruç tutardı, bir kara gün olarak görüp o günde protesto eylemlerini yükseltirdi ama artık bu yetmez. Belki tüm halk değil ama hemen her yerde oruçları değişik eylemler biçiminde uzun sürelere yayılmış tarzda geliştirmekten tutalım, sivil itaatsizlik anlamına gelen değişik biçimlerde yaygınlaşan toplumsal eylem tarzlarını artık gündeme koymak gerekmektedir.
İşte bu konuda cezaevlerindeki PKK’li ve PAJK’lı tutsak arkadaşların başlatmış olduğu süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin çok büyük anlamı var ve sanırım cezaevinde de giderek artık herkesi kapsayacak, yani bütün tutukluları da kapsayacak bir sürece doğru gidecektir. Yine değişik demokratik kurumların da bu sürece bir biçimde dahil olması gerekmektedir. Kısaca artık bizim bir halk olarak Uluslararası Komplo uygulamalarını, dolayısıyla İmralı’daki sistemi kabul etmediğimizi ortaya koymamız, bunu ulusal ve uluslararası düzeyde değişik hamle ve kampanyalar biçiminde geliştirmemiz gerekmektedir.
Eutelsat artık lekelidir
Eutelsat şirketinin Roj TV’ye karşı tetikçi olma kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Eutelsat şirketinin bu kararı kelimenin tam anlamıyla bir skandaldır. Çünkü Kopenhag Şehir Mahkemesi’nin kararında böyle bir şey yoktur. Tersine mahkeme, iddia makamının bu yönlü bütün taleplerini reddetti; Roj TV’nin yayın hakkını karar altına almış oldu. Ama kendince uygun görmediği bazı propagandaları da yaptığını varsayarak para cezası verdi. Kaldı ki, basından bildiğimiz kadarıyla Roj TV yönetimi de mahkemenin bu kararına itiraz etti ve bir üst mahkemeye başvurdu. Yani henüz söz konusu dava sonuçlanmış değil. Bu şirket gerçekten hukuka bağlı olmuş olsaydı, en azından mahkemenin sonuç kararını beklemesi gerekirdi. Bu bir. İkincisi mahkemenin mevcut kararında yayın hakkını durdurma yoktur. Buradan da açıkça anlaşılıyor ki, bir hukuk ihlali vardır. Daha doğrusu Roj TV’ye karşı hukuk yoluyla yapılamayanlar, işin içine kirli çıkarlar bulaştırılarak siyaset yoluyla yapılmak istenmektedir. İskandinavya hukuku, uluslararası güçlerin ve Türkiye’nin tüm baskılarına rağmen ortalama bir karar verdi ve onların istemlerini tam olarak yerine getirmedi. Ancak aynı güçler ekonomik, siyasi ve diplomatik güçlerini kullanarak, hukuku da bu biçimde by-pass ederek Roj TV’nin yayınını durdurmaya yönelmişlerdir. Açık ki burada hukuk değil, siyasetin kirli yüzü vardır. Söz konusu Eutelsat şirketi dürüst davranmamaktadır ve hukuku çiğnemektedir.
Şu anda tüm dünyanın bilmekte olduğu bir gerçeklik vardır. Nedir bu gerçeklik? İşte Türk devleti Kürt halkına karşı bir topyekun savaş sürecini başlatmıştır. Kürdistan’da devlet terörü uygulanmaktadır. Şu an her gün Kürdistan’daki karakolların bahçelerinde mezarlar ortaya çıkarılmaktadır. Burada insanlar diri diri gömülmüştür. Burada Kürt halkını teslim almak, sindirmek için sistematik bir biçimde sömürgeci-faşist uygulamalar vardır. Bu anlamda yürütülen topyekun bir savaş vardır. Bu savaş yürütülürken, Türk devleti herkesi PKK’li ve KCK’li olarak gösterip Kürt toplumunu etkisizleştirmek istiyor. Yani şu anda Kürt siyasetçileri içeridedir, Kürt hukukçuları içeridedir, Kürt basın-yayın çevreleri içeridedir, sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri içeridedir, Kürt siyasi temsilcilerinin, seçilmiş belediye başkanlarının, belediye meclis üyelerinin, il genel meclis üyelerinin önemli bir kesimi içeri atılmıştır. Kürt çocukları, Kürt gençleri, Kürt kadınları ve kimlikli bir duruşa sahip olan Kürtlerin önemli bir kesimi içeri atılmıştır. Kürt halkı, en son Roboskê’de ve Hakkari’de görüldüğü gibi katledilmektedir. Yani Türk devleti herkesi mücadele örgütü olan PKK üyesi olmakla suçlayarak sömürgeci yasalarla tutuklamak istemektedir. Bu sudan gerekçelerle 6 bin 200 Kürt siyasetçisi, insan hakları savunucuları, STK yöneticileri ve toplumun çeşitli temsilcileri toplama kamplarına toplanıp içeri atılmıştır. Bunu Eutelsat şirketinin yetkilileri bilmiyor mu, Fransa bilmiyor mu, ABD bilmiyor mu? Tabii ki biliyorlar. Hepsi biliyorlar. AKP hükümeti şimdi Kürtleri sindirmek istiyor ve herkesi mücadele örgütü olan PKK üyesi olmakla suçlayarak tüm Kürt halkını hedef kapsamına koymuş bulunuyor.
Şimdi Roj TV’ye de PKK’nin yayın organı diyor. Hayır. Roj TV çevresi bir yurtsever Kürt basın-yayın çevresidir ama sömürgeciliğin etkisinde olan bir basın-yayın çevresi değildir. Sömürgeciliğin Kürdistan’daki uygulamalarını deşifre eden bir basın-yayın faaliyetini yürütüyor. Birçok olayı, örneğin en son Kandil’deki uçak saldırısıyla sivil insanlara dönük yapılan katliamı, yine Roboskê’deki katliamı ve daha yüzlerce olayı ilk açığa çıkaran Roj TV olmuştur. Dolayısıyla Türk devleti ve ordusu bundan çok rahatsızdır.
Roj TV’nin Kürdistan’da sağladığı şey, şiddettin artması değildir. Aksine Roj TV, yayın çizgisiyle, barışın gelişmesi için, insan hakları için Kürdistan’da bir nevi gözetleyici rolü oynamaktadır. Bu nedenle Türk devleti Roj TV’yi tümden kapatmayı amaçlamakta ve böylece Kürt halkını, Kürt Halk Önderliği’ni, Kürt siyasetçilerini, Kürt basın-yayın çevrelerini susturmak ve Kürdistan’da dilediği gibi at oynatmak, devlet terörünü uygulayıp sonuç almak istemektedir. Bu anlamda Eutelsat şirketinin bu kararı da bu kirli amaca ortak olma manasını taşımaktadır. Bu şirket Kürt halkının katledilmesine ortak olmuştur. Çünkü ortada Kürt halkını katleden bir egemen devlet var. Bu egemen devlet, Kürt halkının sesini soluğunu kesmek istemektedir. Bunun için geliştirdiği siyaset ve diplomasi temelinde Danimarka’da dava açılmıştır ama yine de Danimarka hukuku bunu tam olarak kabul etmemiştir. Çünkü onlar da gerçeği bilmektedir ve bu suça ortak olmak istememişlerdir. Bu nedenle Danimarka hukukunu lekelememişlerdir ama Eutelsat şirketi lekeli hale gelmiştir. Çünkü Kürdistan’da kan dökmeye ve devlet terörünün uygulanmasına ortak olma konumuna düşmüştür.
Eutelsat şirketini bu uygulamalara ortak olmaya götüren nedenler nelerdir?
İyi biliyoruz ki, bu kararın altında derin hesaplar vardır: Son dönemde Türk devletiyle Fransa’nın yaşadığı değişik çelişki ve ilişkiler vardır. Yeniden bunların buluşma ve ortaklaşma çabaları vardır. Yapılan kirli hesaplar vardır. Libya’daki petrol kuyularının paylaşılmasından tutalım, daha değişik rol paylaşımlarına ilişkin karşılıklı çekişmeler vardır. Yine muhtemelen ABD’nin bu konuda oynamış olduğu bir rol söz konusudur. İşte bu kirli uluslararası çıkarlar temelinde bir hukuksuzluk işlenmiştir. Böylece Kürt halkının katledilmesi sürecine ortak olunmuştur. En azından Kürt halkının katledilme sürecine karşı mücadele yürüten bir basın-yayın organı susturulmuş ve böylece ortak olunmuştur. Esas gerçeklik budur.
Bakınız bir şey söyleyeyim: Şimdi gündemde olan ve TC Başbakanı’nın da bizzat tartışma konusu yaptığı Dêrsim katliamı vardır. 74 yıl önce Dêrsim’de gerçekleşen bu soykırım o zaman Türk devleti tarafından nasıl dünyaya yansıtıldı? İşte “ben Dêrsim’deki insanları dağdan şehre indiriyorum, yerleşik alana getiriyorum, onları medenileştirerek okullara gönderiyorum, insani bir hizmet yapıyorum” diye yansıtmıştır dünya kamuoyuna. Bunun için Kızılhaç bile yardım olarak Türk ordusuna çadır göndermiştir. Yani Kürdistan’daki gerçekliği bu kadar çarpıtan sömürgeci bir devlet var karşımızda. Dêrsim’de bugün herkesin, devletin başındaki adamın da kabul ettiği gibi orada katliam ve soykırım yaşanmıştı ama o zaman dünyaya “biz oraya insanlığı götürüyoruz” diye yansıtmışlardı. Şimdi de aynı şey söz konusu. Şimdi de Türk devleti Kürdistan’da kimyasal silah kullanmakta, insanları diri diri yere gömmekte, her türlü insan haklarını ayaklar altına almaktadır ama bunun dünyaca bilinmesini istememektedir. Bunun için dev bir basın-yayın ve medya gücü vardır; bunlarla psikolojik savaş yürütülmektedir ve Kürdistan’daki her bir olay çarpıtılarak dünya kamuoyuna yansıtılmaktadır. İşte Roj TV bunun karşısında mücadele veren bir organdır. Şimdi onu da susturdular ki daha rahat bu uygulamalarını yapabilsinler, yine dünya kamuoyunu yanlış bilgilendirsinler.
Ama bu nafile bir çabadır. Çünkü çağımız enformasyon çağıdır, telekomünikasyon çağıdır. Bu çağda Türk devleti Kürt halkını susturamaz. Bu hukuk dışı kirli yöntemlerle Roj TV de kapatılamaz. Kürt halkının sesini dünyaya duyurma imkanları artık vardır. Hiçbir güç bunun önüne geçemez. Çünkü Kürt halkı da artık bir güçtür; siyaseti vardır, Özgürlük Hareketi vardır, olanakları söz konusudur. Yani yürütülen bu engelleme çabası, nafile bir çabadır, herhangi bir biçimde sonuç alması mümkün değildir. Kaldı ki Roj TV kapatılsa bile farklı seçenekler de vardır ama ortada bir hukuksuzluk durumu var. Ortada uluslararası bir şirketin Türk devletinin Kürdistan’da uyguladığı devlet terörüne bu biçimde ortak olma durumu var. Bunu kirli çıkarları uğruna yapmış bulunuyor. Bu ahlak dışı bir davranıştır. Biz bu şirketin, Kürdistan’daki faşist uygulamaları yansıtmayı önleyen zihniyetini protesto ediyoruz ve bu kirli pazarlığa ortak olmuş olan bütün güçleri de uyarıyoruz: Siz bu biçimde sonuca ulaşamazsınız, Kürt halkı da halk olmaktan kaynaklı doğal haklarına kavuşacaktır, hiç kimse ve hiçbir güç bunun önüne geçemeyecektir.
DENİZ KENDAL - ANF/BEHDİNAN