‘Roboskî ile oturup Roboskî ile kalkıyoruz” Başbakan Erdoğan’ın deyimi ile. Başbakan, insanların Roboskî ile nasıl ilgilendiğinin tanımını iyi yapmış. Ancak neden böyle olduğunu anlamakta oldukça zorlanıyor. Aslında anlamakta zorlanıyor demek, biraz hafife kaçıyor. Anlamıyor…
Ben Başbakan RTE’nin Türk aydını ve yazarlarının neden Roboskî’yi bu kadar sorguladıklarını samimi olarak anlamadığını düşünüyorum. Bunun için Erdoğan’ın bilinç altını ya da üstünü analiz etmeye gerek yok. Ortada bilinç altı analizi yapılması gereken gizli bir düşünce ya da ustaca saklanmış bir davranış biçimi yok ki, bazı yazarlar, bir analitikçi gibi bilinç altı analizi yapıyor. Analizin nasıl yapılacağı değil, ne zaman ve hangi durumlar da yapılması gerektiğini bilmemekten kaynaklı olsa gerek.
Roboskî neden önemli…
Birincisi, nasıl ki Şemdinli olayları, Kürt Özgürlük hareketi tarihin de bir milad ise Roboskî’de Türk devletinin, Kürt halkına uyguladığı kanlı ve katliamcı rejim açısından da bir milad.
Şemdinli’de Kürt halkı, Büyükanıt’ın iyi çocuklarını kendi elleri ile yakalayıp, devletin yeni sahibi, çiçeği burnunda iddialı yeni Başbakanı Erdoğan’a teslim etmişlerdi. Şemdinli’de Umut Kitabevini bombalayıp bir kişiyi öldürüp, sahibini yaralayan katilleri, oraçıkta yargılayıp cezalarını da verebilirlerdi. Ancak mesaj bu değildi. Mesaj: hem Kürtlerin varlığını, hem de Kürtlere uygulanan katliamları inkar eden bir sistemin içinden gelmiş, ve “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyen bir başbakana verilmiş açık bir çekti… Bir samimiyet testiydi…
Unutanlara hatırlatma açısından. Başbakan Amed’de Haziran 2005’de “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti. 5 ay sonra Kasım 2005’de Şemdinliler ona açık çeki vermişti.
2005’te Şemdinli’de verilen bu açık çek miadını 28 Aralık 2011’de Roboskî’de doldurdu. Açık çekin süresi bitti…
Şimdi Türk tarafına gelelim. Kürtlere uygulanan katliamlara karşı ilk defa Türk aydınından görece güçlü bir ses çıktı. Her kesimden, her taraftan karşı çıkışlar oldu. Roboskî bitmeyecek diyenler oldu… Ve hatta işinden atılan gazeteciler oldu…Türk siyasi literatürü “vajina bekçiliği” ile zenginleşti. “Kandil sünetçisi” meclis başkanın üstünde “Türk kadının vajina bekçisi” bir başbakan kombinasyonu ortaya çıktı v.s ..v.s…
Ancak Başbakan, Türk aydının karşı çıkışını anlamıyor. Çünkü başbakan, halefi Tansu Çiller’in söylediği ”bu devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de kahramadır” zihniyetini ve sistemini devam ettiriyor. 34 Kürt gencini öldüren, ordusunun komutanını kutladı, kahramanlar diye. Şimdiye kadar, devletin bu politikasına ve mentalitesine hiç ses çıkmamıştı… Dağda Kürt gençleri yasaklı Napalm bombaları ile öldürülürken, kimse ses çıkarmamıştı… Malatya morgunda 34 Kürt gencinin param parça bedenine kimse ses çıkarmadı… Bir çift bacak Malatya morgunda sahipsiz kaldı… Türk aydının vicdanı Malatya morgunda tatile çıkmıştı… 15 Kürt kadın özgürlükçüsü, hayın bir pusuda öldürüldüğünde, Türk aydını görmedi…duymadı.. Oysa onlar da tıpkı Roboskî’deki gibi Kürtlerin çocukları idi… Dersim’de katledilen 60.000 kişi Kürt’tü…ses çıkmadı… Zilan’da olanlar konuşulmuyor bile… 8000 Kürt siyasetçisi, zindanlarda …tık yok…
İşte başbakanın “samimiyetle” anlamadığı Türk aydının bu çifte standardı… Kürtler tek tek ya da zamana yayılmış jenoside uğradıklarında ses çıkarmayan Türk aydının, şimdi yine Kürt olan 34 Roboskîli için neden bu kadar ses çıkardığını anlamıyor…
Açıkcası, samimi bir itirafta bulunayım… bir kadın ve bir anne olarak ben de Türk aydının bu çifte standartlı tavrını anlamıyorum…
Belki neden anlamadığımı en iyi izah edecek olan bir filmden örnek vermek istiyorum. İzleyenler bilir, bilmeyenlere kesin tavsiyemdir mutlaka izlemeleri. İsmi bile geçtiğini beni acıyla titreten film. Sophie’s Choice (Sofi’nin Seçimi) adlı, Yahudi katliaminda iki çocuk annesi bir Yahudi kadının dramını anlatır. “Filmin hafızalara kazınan iç burkan, can yakan unutulmaz sahnesinde Nazi subayı, toplama kampında iki çocuğu yakılmak üzere götürülen ıstırap içindeki annenin feryadına dayanamayıp anneden çocuklarından birini seçmesini ister. Nazi subayının, iki çocuğu ölüme giden anneye kendi sınırlarını zorlayıp merhamet(!) ile tercih teklifi. Canından can koparak sahip olduğu iki çocuğundan hangisinin yakılacağının tercihini yapmasını bir anneden istemek…
İşte Kürtlerden istenen ve beklenen bu.
Ölüme hangi çocuğumuzu göndermemizi, çocuklarımız arasında seçim yapmamızı bize dayatıyorlar…
Türk aydını seçimini yapmış… Türk aydınını Nazı subayına benzetmek kötü (bu benzetmeyi yapmaya içim elvermiyor) ancak gerçek… Bize de seçim yapın diyorlar…
Tıpkı Sofi gibi…
Sofi’nin seçimini ve sonunu merak edenlere filmi izlemelerini öneririm… Bu film anlatılmaz, anlatılamaz sadece izlenir…
Sophie’s Choice... Roboskî...