Şehir içinde gezerken kalabalığın birkaç milyon arttığını gördük ve duyduk. Parklarda devlet görevlileri halka bisküvi ve şerbet dağıtıyordu. İnsanlar bir yudum şekerli su için kuyrukta bekliyordu.

Sistem, araçları vasıtasıyla halk arasında bazı hayali olaylar yayarak onları meşgul ediyor. Yönetime dair eleştirileri olmasın diye yaşamlarında mucizelerin olabileceğine inandırıyor.Bunlardan biri de İmam Reza ile Memun’un hikayesi.

Qatar’ın başkenti Doha’da havalimanı cıvıl cıvıl insan kaynarken, yaşamın bütün güzelliklerini içinde barındırıyordu. Özgürlük kokan havası insanı rahatlatıyor, renkli insanlarını görmek insana huzur ve zevk veriyordu. Avrupa’da bile az bulunabilecek çok modern bir havaalanı inşa etmişler.

İnsanın hayran kaldığı bu havalimanından sıkıcı, renksiz, donuk Meşhed dış hatlar havalimanına iniyorum. Doha’nın teknolojisini ve hareketliliğini orada bulamayınca insan biraz bocalıyor, ‘bir köy havaalanına mı indim’ diye kendisine sormadan edemiyor. Qatar havaalanındaki insanların canlılığını burada bulmak mümkün değil. İnsanlar yorgun, umutsuz ve bakımsız. Havaalanının insanı boğan alçak bir binası var, bütün tabelalar Farsça ve sıkıcı. Duvara asılı ufacık bir saat ve insan bakışlarındaki umutsuzluk, belki de İran devletiyle uluslararası devletlerin birbirine bakışının yansımasıydı.

   

Uçaktan çıktıktan sonra değişmeyen kural, dışarıda dört görevlinin bekliyor olmasıydı. 16 yıl önce de bu manzarayla karşılaşmıştım. Sakallı ve gözlüklü olanı üst düzey bir yetkili veya hükümetin siyasi komiseri, diğerleri de gümrük, polis ve havaalanı görevlileri olsa gerek. Polis kontrolünden geçerken nereden geldiğimizi sordu. ‘İsveç’ deyince pasaportlarımızı aldılar. Yeni olan değişiklik, pasaportlara mühür vurulmamasıydı. Artık pasaportları mühürleyerek insanların diğer ülkelerde sorgudan geçmesinin önünü almaya çalışıyorlar. İkinci kontrol sırasında durduk. Daha önce dışarıda bekleyenler, bu kez yolcuları ayaküstü sorguluyordu. Önümüzde Arap giysileri ile iki kişiyi epey sorguladıktan sonra sıra bize geldi. “Hangi ülkenin pasaportu?” sorusunu yanıtlayınca bizi sorgulamadan bıraktı ve yolumuza devam ettik.

Dışarı çıktığımızda Meşhed’in sıcak havası tenimizi sardı. Soğuk ülkeden giden biri için hoş bir karşılamaydı. Sıcağa hasret vücudumuz yumuşadı ve kendisini sıcaklığın kollarına bırakıverdi. Taksi beklerken havadaki dumandan gözlerimin, burnumun ve genzimin yandığını hissettim. Kısa bir baş ağrısına yol açtı. Birdenbire kendimi kapalı bir oto tamirhanesindeymişim gibi hissettim. Havanın bu kadar kirli olması tuhafıma gitmişti. Çinliler gibi maske takıp takmadıklarına baktım ama kimsenin umurunda değildi. Arkalarından siyah duman bulutları bırakan arabaların aralarından konaklayacağım yere varmaya çalışırken trafiğin nasıl katastrof olduğuna şahit oldum. 16 yıl önce bir arkadaşımın kolumdan tutarak çocuk geçirir gibi yolun karşı tarafına götürmesini hatırladım. Şimdi daha da kötü olmuştu. Üçlü yol şeridinde altı araba yol almaya çalışıyor ve birbirine çarpmamak için uç marjinallerini zorluyorlardı.

Yol boyunca binlerce araba yolun kenarında park etmiş ve yüzbinlerce insan parklarda oradan oraya koşuyordu. Sebebini sordum, sekizinci Şia imamı olan İmam Reza’nın türbesine sahip olan şehire, İmam Reza’nın doğum günü vesilesiyle içerden ve dışardan milyonlarca insanın geldiğini söylediler.

Ertesi gün şehir içinde gezerken kalabalığın birkaç milyon arttığını gördük ve duyduk. Parklarda devlet görevlileri halka bisküvi ve şerbet dağıtıyordu. İnsanlar bir yudum şekerli su için kuyrukta bekliyordu. Bunu fırsat olarak gören TV’ler halkla röportajlar yapıyordu. Ağlayanlar, masal anlatanlar, rüyasını anlatanlar, ‘noha’ (dini şiir) okuyan çocuklar revaçtaydı. Molla sisteminin araçları, bu tip insanlar ve savaşlarda ölenler üzerinden toplumu kontrol ve yönlendirmeye, kendine bağlamaya ve idare etmeye çalışıyordu.

   

Bu nedenledir ki İmam Reza Türbesi birkaç defa büyütülmüş, tamir edilmiş ve yeni bir işleyiş getirilmişti. İçerisi ve dışarısı çok modern mermer ve çinilerle kaplanmıştı. İçeride büyük ahizeler, pahalı lambalar ile göz hizasında siyah yazı ile çeşitli ayetler ve kısa şiirler yazılmıştı. Bunlardan birinde şöyle deniliyordu:

“Cihanda ne kadar şah ve kral var ise

Buraya gelip, bu uluya ibadet etmelidir”

Radikal bir Şia olan rehberimle türbeye yaklaşmak istedik. Arkadan gelen biri, bizi sağa sola savurarak türbeye yaklaştı. Omuz ağrısı ile adamın yüzüne baktım. İsteyerek yapmamıştı, bizi görmemişti bile. Onun kafasında sadece bir hedef vardı, ona varmak için önünde kimseyi görmüyordu, kendisinde değildi.

Resmi elbiseli görevliler insanlara en iyi hizmeti sunuyor, rahat etmeleri için ellerinden geleni yapıyordu. Girişte görevliler ellerimizdeki fotoğraf makinelerini alırken, mobil telefonları almadılar. Bir fotoğraf makinesinden daha iyi resim ve film çeken mobiller serbest ama fotoğraf makinası yasak!

   

Türbe alanında yapılan bir diğer yenilik de açlara/ziyaretçilere bedava yemek vermeye başlamış olmaları. Bu yolla keskinleşen nefretin törpülenmesi hedefleniyordu ama halk arasında sisteme karşı belirgin bir rahatsızlık var. Daha önce evinin içinde konuşurken bile korkan halk, şimdi korkmuyor, açık açık dile getiriyor, sövüyor. Bu nedenle molla rejiminin suyunun kaynadığını söylemek yanlış olmaz. Kim­e sorarsanız sorun, rejimi yönetenlerin ‘hırsız’, ‘münafık’, ‘çocukları Kanada’da yaşayan’, ‘İran paralarının Yemen ve Filistin’de tüketildiğini’ söylerler size. Bunu bilen rejim yemek vererek, soğuk su çeşmeleri koyarak bu tepkiyi azaltmaya çalışıyor. Bunun yanında halk adak ve çeşitli dileklerinin yerine getirilmesi için altın, para ve yardımlarını türbenin yardım deliğinden içeri atıyor. Arkası ne kadar büyük belli değil ama büyük meblağların toplandığını söylemek gerekir. Sistemin biraz daha ayakta kalmasını sağlayan bu inancı, mollaların en iyi şekilde kullandığını söylemek mümkün. Ekonomik ve sosyal sıkıntılardan bunalan halk, türbelere, yatırlara, hayali efsane yerlerine giderek kendisini tatmin etmeye, derdine derman aramaya ve olağanüstü güçlerden imdat beklemeye çalışıyor.

Sistem, araçları vasıtasıyla halk arasında bazı hayali olaylar yayarak onları meşgul ediyor. Yönetime dair eleştirileri olmasın diye yaşamlarında mucizelerin olabileceğine inandırıyor. Böylece umutlarını diri tutmayı sağlıyor. Bunlardan biri İmam Reza ile Memun hikayesi. Güya Memun, İmam Reza’yı Xorasan’a çağırır. Gelince adamlarından birini görevlendirerek onu küçük düşürmek ister. Adamı, ona peygamberin soyundan olmadığını söyler. Eğer o soydan ise bir mucize yaratmasını ister. İmam Reza da Memun’un arkasında asılı olan perdeye nakşedilen iki aslana parmağı ile gel işareti yapar. Aslanlar canlanır ve Memun’u yerler. Bir damla kanını bile dökmeden işi bitirdikten sonra bir parmak işaretiyle tekrar yerlerine dönerler. Onlar şimdi türbe kapısının üzerinde çinilerle süslü. Halk arasında bu mucize İmam Reza’ya mal edilerek, inananların benzeri mucizeler yaşayabileceği ve daima umutlu olmaları gerektiğini söylemek istiyor. .

Toplumu etkisizleştirme araçlarından bir diğeri de uyuşturucu tüketimi. Yaygınlaşmaya devam ediyor. Özellikle de Kürtler arasında ivme kazanmış. Her aileden birkaç kişinin müptela olduğunu söylersek abartı olmaz. Sistem de bunun önüne geçmek istemiyor, gençler ve binlerce aile arasında yaygınlaştığını ve pek çok ailenin mal varlıklarını sattığını gözlemledim. Bu konuda dışarıdan yapılacak cüzi bir yardımla aydınların pozitif bir rol oynayabileceğini belirtmek gerekir.

Halkın tepkisi nedeniyle sistemin baş örtüsü konusunda geri adım attığını sevinerek gördüm. Daha önce saçın dışarı görünmesine kesinlikle müsaade edilmezken şimdi bu konuda daha rahat bir durum söz konusu. Başörtüsünün daha sıkı bağlanması ve saçların dışarıdan görünmemesi için birkaç girişimde bulunduklarını ama halkın taviz vermeyişi nedeniyle sessiz kaldıkları görülüyor.

Bu girişimlere bir başka örnek de müzik. Meşhed şehrinin kutsal olduğunu ileri sürerek müziği yasaklamak istemişler ama halkın tepkisi onları bu konuda da şimdilik sessizliğe gömmüş. Bu arada müzisyenlerin çok korktuğunu ekleyebilirim. Evlerdeki müzik dersleri ve konserlerini dinledim. Kürt bir müzisyen, “Yaptığım yeni melodiyi bir yerde çaldım ama çok korktum. Çalarken ayaklarımın titrediğini hissettim” dedi. Bu nedenle çoğu müzisyen dış ülkelere kaçmaya çalışıyor.

Xorasan’da sistemi ayakta tutan bir diğer etken de çok sayıda Xorasanlı Kürdün istihbarat ve poliste çalışıyor olması. Bu Kürtlerin çoğu devletle bütünleşmiş veya devlet için gazi olmuş kişiler. Mezheplerinin aynı olması ve ulusal bilincin zayıflığı, devletle daha kolay iş birliğine yönelmelerinin etkenleri arasında. Elbette Kürt olduklarını biliyorlar, bununla gurur da duyuyorlar ama bunun dışında ulusal bir hesapları ve ulusal mücadeleye destek istenilen seviyede değil. Bunu bilen devlet, bu gözü kara insanları en tehlikeli bölgelerde kullanmaktan kaçınmıyor ve ölenlerin çocuklarını da istihbarata alıyor.

Bununla bağlantılı olarak savaşlarda ölen halk çocuklarının isimlerinin sokaklara verilmesi, resimlerinin cadde girişlerine asılması halk arasında büyük bir saygınlık yaratıyor. Bunu özenerek yapıyorlar, büyük resimleri duvarlara çizerek halkın duygularına hitap etmeye çalışıyorlar ama işlerinin artık kolay olmadığını kesinlikle söylemek gerekir.