Kürtler, “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa Hamlesi” ile sürmekte olan yeni bir sürece girmiş bulunmaktalar. Bu yeni süreçte demokratik çözüm arayışının tarihsel arka planı bulunmaktadır. Tarihsel arka planı kadar, özünde güçlü bir felsefi dayanağı da bulunmaktadır. Pragmatist, rasyonalist, günübirlik çıkarlara dayalı olmadığını, ahlaki-politik diyalektiğe uygun özelliklerde geliştiğini, güncel gelişmelerin de bu temelde ele alındığını söylemekle PKK ve Önderliği’nin temel diyalektiğine en önemli vurguyu yapmış bulunuyoruz.
Felsefenin bugün vardığı düzey “yeni sosyal bilimler” olmaktadır. Temel zihniyet çalışması olan “Savunmalar”, özünde felsefenin sosyal bilimlerle eşitlendiği, aynı bağlamda tarihin sosyolojik, sosyolojinin de tarihsel kılındığı yeni paradigmatik gelişmeleri bünyesinde barındırmaktadır. Yani tarihsel-toplumsal olana dair tüm kavram ve kuramlar kavramların yeni zihniyet-anlam dönüşümünü yeterince karşılayamadığı için yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyulduğu sezilmektedir. Demokrasi, politika, dogma, yönetim, uygarlık, ahlak, ulus, demokratik ulus, sosyalizm, ekonomi gibi kavram ve kuramlar, kapitalist modernitenin, özellikle de aydınlanmanın aklından, onun bir mezhebi haline gelen reel sosyalizmin yüklediği tüm yan anlamlardan, anlamsızlıklardan arındırılmış; özgürlüğün, yani kadının, çocukların, dağ ve çöl kabilelerinin, etnisitenin, doğanın (Xweza) özüne uygun yeni anlamlara kavuşturulmuştur. Zaten bunun için de adına “Özgürlük Sosyolojisi” denilmiştir. Toplumun doğasını tanımlamak, sosyal bilimlerin en temel çalışması olmaktadır. Özgürlük Sosyolojisi, toplumsal doğanın ahlaki-politik olduğunu ortaya koymuş ve bu temel ilkeye bağlı olarak anlam çalışmalarını derinleştirmiş; bir modele kavuşturmuştur. Tüm temel sorunların tespiti yapılmış, çözümleri ortaya konulmuştur. Özgürlük arayışı olan her insanın esas alması gereken, çağın temel materyali konumundadır.
II.
Barış, güncel durumda, hem Kürtleri hem de tüm insanlığı ilgilendiren en temel konuların başında gelmektedir. Kavramın ilk çağrışımı “savaşın olmaması” hali ve duygusudur. Anlamlı bir duygudur. Peki savaş hali nedir? Özgürlük Sosyolojisi, toplumun sömürü durumunu “savaş hali” olarak tanımlamaktadır. Bu tanım temelinde ele alındığında, yansımalarını komünalitenin temsil gücü olan “ana-kadın” ile iktidarı temsilen, egemen erkek anlayışlar arasındaki çatışmaların mitolojideki izdüşümü olan “İnanna-Enki” ve “Ninhursag-Enki” anlatılarında görebilmekteyiz. Mitolojik-dinsel destanlarda yoğun anlatımlarını bulmak da mümkündür. Bu hususlar bile bize toplumun bir özsavunma konumuna geçtiğini göstermektedir. Topluma savaşı dayatan, iktidar-devlet yapılanmasıdır. Demek ki toplumun bu durumda yapacağı tek şey “özsavunma” oluyor. Savaş, barışın olmaması halidir. Özsavunması olmayanın, savaşmayanın barışından söz edilemeyeği de bu belirlemelerden açıkça anlaşılmaktadır.
III. Barış?
“Aştî” Farsça’nın lehçeleri içinde Kürtçe’ye en yakın olan Pehlevice’den gelmedir. Kürtlerin bugün kendi iç sorunlarını çözmeye çalışırken yemekli-davetli toplantılar yapma geleneği, “aştî”nin etimolojisi için de ipuçları sunmaktadır. Adı da zaten “barış yemeği”dir. Almanca’da barış “Friedlich” sözcüğüyle ifade edilir. Özgürlükle, uçmakla, kanatlanmakla, sevinmekle, neşelenmekle ilişkili bir sözcüktür bu. İbranice’de “şalom” demek olan barış, uyum, sükûnet, bereket ve bolluk içeren bir durumu ifade eder. Daha birçok dilde anlamları verilebilir. Fakat hakikat, kavramların ve onların etimolojik anlamlarının da ötesindedir. Siyasal anlamda barış, iki veya daha fazla güç arasında, özünde ise toplumla iktidar arasında, belli kurallar ve koşullar çerçevesinde silahların susması olayıdır. Özgürlük Sosyolojisi’nin diliyle söyleyecek olursak: “...barış ne tümüyle savaş halinin ortadan kaldırılmasıdır; ne de bir tarafın üstünlüğü altındaki istikrar ve savaşın olmaması halidir.”
Egemenler aslında mevcut sömürü durumunu bir “barış, istikrar hali” olarak sunmaktan geri durmazlar. Direnişin gelişmesini “barış”ın bozulması olarak lanse ederler. Mücadelesizlik haline, iktidarlarına biata, yenilgiye uğratıp üstünlük sağlama hallerine “barış” diyorlar. Mücadele edenler ise savaşın tümden ortadan kalkması durumu oluşursa barışın varolabileceğini ileri sürerler. Oysa devletin, iktidarın, sömürünün olmadığı hal, barışın da olmadığı haldir. Bu, insanlığın nihai hedefidir. Barış olduğu sürece mücadele, ahlaki-politik toplum temelinde örgütlenme ve özsavunma mutlak anlamda varlığını koruyacaktır.
IV. Nasıl?
Özgürlük Sosyolojisi, barış halini üç koşula bağlar. Savaşan taraflar gerçeği dualistik bir durumdur. Zerdüştî mitolojideki zamanın iki çocuğu, metafizik ahlakın temel diyalektiği olan Mazda Ahura ve Ehriman’ın varoluşları gibi... Yeryüzünde uygarlık (Ehriman) ile komünalite (Mazda Ahura) sürekli bir savaş konumundadır. Yani taraflar söz konusudur. Tarafları olmayan savaşlar ve barışlar olamaz. Türkiye’deki mevcut iktidar/hükümetin “taraflar yoktur” söylemi, bir safsatadan ibarettir. Kendisinin çalıp oynamasıyla barış durumu oluşmaz; fırsat kollama olur. Bu kısa belirlemelerle birlikte, barışın üç koşuluna geçebiliriz.
Barışın ilk koşulu, Kitab-ı Azadî’de şöyle ifade edilir: “Barışta taraflar vardır. Tarafların tümüyle silahsızlandırılması öngörülmektedir. İddiaları ne olursa olsun, birbirlerine sadece, silahlarla saldırmamayı ahdetmektedirler. Silahlı üstünlük peşinde koşulmamaktadır. Kendilerini güvenlik altında tutma hakkına ve olanaklarına saygılı olmayı kabul etmektedirler.”
İkinci koşul, “...bir tarafın üstünlüğü söz konusu değildir. Belki silahların üstünlüğü altında sağlanan istikrar, sakinlik olabilir; ama bu durum barış olarak adlandırılamaz. Barış, hangi tarafta (haklı ya da haksız) olunursa olunsun, üstünlük sağlamadan savaşı durdurmanın karşılıklı olarak kabul edilmesiyle gündeme gelebilir.”
Demek ki barış, güçlü olanların erdemliliğiyle gelişir. Egemenler her zaman kendi güçlerini abartarak, hep üstünlük sağlayarak, irade kırarak, kendi çözümlerini dayatma arayışında oldular. Fırsatını bulduklarında da tek taraflı bir üstünlükle sonuç almaya çalışırlar. Sri Lanka örneği hafızalarımızda canlılığını korumaktadır. Tarihte buna benzer örnekler çoktur. Ama özgürlük hareketi ideolojik, örgütsel, siyasal her alanda en güçlü olduğu bir zaman ve zeminde barış politikasını geliştirmiştir. “Neden en güçlü olduğumuz dönemde barış yapıyoruz” sorusu, bu ilkede anlamını bulmaktadır. Diğer bir husus, ikinci koşulda belirtilen “üstünlük (silahla) sağlanmadan savaşı karşılıklı olarak durdurma” meselesidir. Ancak savaşın karşılıklı olarak durması, her zaman, her iki gücün de gerçekten bu niyetle yaklaştığını ortaya koymaz. Nihayetinde mevcut iktidarın karakteri, savaşı durdurmaya taktiksel yaklaştığını gösterebilmektedir.
O zaman nedir üçüncü koşul? Yani, savaş niye durdurulur?
Üçüncü koşul, “...taraflar sorunların çözümünde toplumların(...) ahlaki (vicdani) ve politik kurumsal işleyişine saygılı olmayı kabul etmektedirler. Adına ‘politik çözüm’ denilen koşul, bu çerçevede tanımlanmaktadır. Politik ve ahlaki çözüm ihtiva etmeyen bir ateşkes, barış olarak yorumlanamaz.”
İlk iki koşulun esası, üçüncü olana yol açmaktır. Temel amaç, demokratik siyasettir. Zaten demokratik siyasetin tüm kural ve kurumlarıyla işlemediği bir yerde savaş olur. Başa dönüyoruz yani. Savaş neden ortaya çıkmışsa, o gerekçelerden dolayı da çözüm gelişebilmelidir. Toplumun demokratik siyaset yapmasının önünde engel olan, devlet-iktidar yapılanmalarıdır. Belli bir direniş ve mücadeleyle geriletilmişlerdir. Somut olarak Kürtler, kendi kendilerini demokratik ulus biçiminde yönetme hakkını demokratik çözümün merkezine koymaktalar. Devletlerden destek değil, engel olmamaları istenmektedir. “Demokratik çözümü devletler veya hükümetler geliştirmez. Toplumsal güçlerin kendileri çözümden sorumludur. Devlet veya hükümetlerle demokratik anayasa bağlamında uzlaşı ararlar.” (Demokratik Uygarlık Manifestosu, 5. cilt)
Özgürlüğün bilgesi savunmalarında yöntem sorununa özel bir önem vermiş, tarihsel-toplumsal sorunların çözümünde demokratik çözüm yöntemine öncelik vermeyi esas almıştır. Amaca ulaşmak için, “sonuca götürecek olan kestirme yol, sağduyulu yaklaşım” diye tanımladığı yöntemi, en anlamlı biçimde pratikleştiriyor da... Devrimci halk savaşıyla, ulusal kurtuluştan demokratik kurtuluşa, dolayısıyla da demokratik-ulusal toplumu inşa etmeye ve bunu da demokratik siyaset araçlarıyla gerçekleştirmeye girişen projesini Newroz’da tüm dünyaya ilan etmiştir. Pratikleştirmenin yol ve yöntemlerine dair önerilerini zenginleştirerek sunmuştur, sunmaktadır. Projenin başarısı, demokratik-toplumsal güçlerin yoğunlaşan mücadelesiyle mümkündür. Bir taraf olarak devlet-iktidarın oyalayıcı tutumlarınınsa barışı sekteye uğratması kaçınılmazdır.
Son “paket” olayıyla da anlaşılacağı üzere, toplumla dalga geçen iktidarı ancak, güçlü ve süreklileşen demokratik direniş, demokratik çözüme zorlayacaktır.
* Diyarbakır D Tipi Cezaevi
SOYDAN AKAY: Barış felsefesi ve demokratik çözüm