Sorunun kökeni çok eskilere dayansa da, 24 Nisan 1915 tarihi: uzun, dönüşü olmayan bir ölüm yürüyüşünün, soykırımın başlatılma tarihi.
Evet. Yalan değil; Bu süreçte binlerce ev, imalathane, okul, kilise ve manastır talan edilip, Anadolu’nun Hıristiyan halkları planlı ve sistematik bir sürgünle yok edildi veya köklerinin bulunduğu topraklardan çıkarıldı. Bu olay, Türkiye burjuvazisinin sermaye birikiminin ana kaynaklarından birini oluşturup, Ermenilerden kalan mallar kurulacak olan ulus devletin sermayesini oluşturdu. Sermayenin Türkleştirilmesi politikası, Cumhuriyet tarihi boyunca 1936 Beyannamesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve ‘Vakıflar Kanunu’ gibi uygulamalarla devam etti.
Her yıldönümünde kaçırdığımız bir fırsat aslında: Geçmişimizle samimi yüzleşme ve hesaplaşma fırsatı, bir büyük dramın acısını yüreğimizde hissetme fırsatı.
***
Tarihi gerçekler çarpıtıldı, inkar edildi. Devlet retoriğini; Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani, Helen, Êzîdî halklarının inkarı üzerine inşa etti. Halk, yalan-yanlış, uyduruk iftiralarla koşullandırıldı.
Türkiye’de tekçi paradigma ve buna dayalı zihniyet; gerçekleştirdiği katliamları, vahşetleri kendi kahramanlık söylemleriyle kimi zaman kutsallaştırdı ya da en olmaz olayları sıradanlaştırdı, sıradan bir olaymış gibi yansıttı. Toplumda da böyle bir algının oluşmasını büyük ölçüde başardı ne yazık ki. Bu sayede geçmişiyle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı değil, unutmayı, unutturmayı tercih etti.
Nietzsche; “Nefret Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve güzelleştirecek bir yapı kurmak mümkün değildir” der. Nice şoven, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve benzeri ne çok nefreti makamlı söylemlerin veri tabanına rastlarız o nefret kültüründe. Önce evde, okulda başlayan ve giderek hayatın her alanına zerkedilmiş bir zehirdir bu. Zehir sistem patentli, zerkeden ise devlet ve bilcümle avenesi.
Bu anlamda ırkçılığın sıradan ve olağan karşılandığı ve aynı zamanda meşrulaştırıldığı bir toplumda bireyin tek başına bu illetin üstesinden gelmesi düşünülemez. Bırakınız üstesinden gelmesini, medyanın ırkçılığı yayan yayın politikası, devlet kurumlarının halkın duygu ve inançlarını istismar etmesinde sınır tanımayışı kişinin kendisini bu memleketin tek sahibi gibi görüp diğerlerine kapı gösteren, ağzına geleni söyleyerek kin ve nefret saçan bir toplum haline getirdi. Oysa nefret söylemi bir suçtur. Buna uygun yayın yapmayanlara müeyyide uygulamak da devletin görevi olmalıdır diyeceğim ama tam da bu noktada “balık baştan kokar” deyişinizi duyar gibi oluyorum. Evet. Herşeye olduğu gibi basına da bu paradigmayı devlet dayattı. Hep kültürel bir sindirme ve kendi kimliğini dayatma çabasında oldu bu devlet. Başkalarının kendisinden farklılıklarını kabul etmemek, buna saygı duymamak ve bunu reddetmek üzerine kurdu paradigmalarını. Buna karşı duranları da sindirdi, sürgünlere yolladı, zindanlara attı, imha etti.
***
Hala Ermeni dendiğinde, Kürt, Êzîdî ya da Süryani dendiğinde tüyleri dikenleşenler var. Bunu devlet yıllarca verdiği eğitimiyle, yedeğine aldığı medyasıyla birlikte yaptı. Bunu nasıl yaptıysa bu lanetten kurtulmanın çaresini de kendinde bulabilmeli, gerçekleri kabullenmeli ve bunu insanlara gösterebilmelidir.
Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi sonucu bugün artık tek millet, tek dil, tek din üzerine kurulan sistem paradigması iflas etmiştir. Geçmişle hesaplaşma içtenlik ve ahlaki bir duruş gerektirir. Geçmiş inkar edilemez. Geçmişin bütün hukuksuzluğunu toplumsal belleğin unutkanlığına havale ederek demokratik bir devlet ve toplum oluşturmak imkansızdır. Gerçek bir demokrasi ve onun iradesi, geçmişle yüzleşme iradesidir aynı zamanda.
Soykırım ve yüzleşme
Yine bir soykırımın yıldönümündeyiz. Her yıldönümünde telaşa kapıldığımız, hala nefret ve inkar söylemleriyle geçiştirmeye çalıştığımız ve hala adına Soykırım mı, Felaket mi, Tehcir mi yoksa başka bir şey mi dememiz gerektiğini tartıştığımız büyük bir insanlık dramının 98. yıldönümündeyiz.