
Garo Paylan, atalarının başına neler getirildiğini iyi bildiğini söylüyor ve o yasaklı kelimeyi kullanıyor. Soykırım yapıldı diyor. Oturuma hemen ara veriliyor ve Paylan cezalandırılıyor: Üç oturum meclise girmeyecek! Kullandığı kavram ise tutanaklardan çıkarılacak! Yok, sayılacak, unutulmaya terkedilecek…
Ortaçağda bazı kentlerde uygulanan en büyük cezanın adıdır “Unutmak”, “Unutulmaya terk etmek!” Sen hiç yaşamadın, bir adın, bir kimliğin olmadı, bir fikrin, bir ailen, bir ulusun, bir eserin olmadı; sen hiç özgür olmadın, özgürlük bir yana köle bile olmadın, yani sen hiç olmadın, yoksun!
Gerçekten bundan daha büyük bir ceza olabilir mi? İşte geçen hafta TBMM Garo Paylan’a böyle bir ceza vermiştir: Üç oturum sonra meclise gelebilirsin ama sen sen olmayacaksın, bir daha soykırım demeyeceksin!
1915 tarihinde neler yaşandığını Ermeni halkı ve temsilcilerinden dinlemeyip de kimden dinleyeceksiniz? Bunun için fazla bir şeye değil sadece erdemli olmaya ihtiyacınız vardır.
Aslında Sayın Paylan’a gösterilen tepki egemenlerin tarihsel korkusunu gösterdiği gibi günümüzdeki soykırımları da gizleme telaşını anlatmaktadır.
Politikada gerçeklerin hangi yer ve zamanda dile getirildiği önemlidir. Fakat bu toprakların en kadim halklarından birine uygulanmış olan soykırımı 24 Nisanlarda, senede bir hatırlamak hangi vicdana, hangi erdeme uyar? Üstelik anayasa değişiklikleri gündemde; yani o konuşmada bir yanlışlık yok aslında ama faşizmin en koyu saldırılarının olduğu bir zamandayız, yani temsilcilerimizi korumalıyız.
Sayın Paylan’ın meclise gitmesini ama onu, halkını, partisini yok etmeye çalışan faşist blok karşısında yer ve zamanı hep hesaba katmasını, hatta şimdilik bu erdemsizlere, bu laftan anlamazlara soykırımı anlatma gayretine girmemesini önerebiliriz.
Elbette susmaktan değil apaçık yersiz bir anda hedef olmaktan kaçınmaktan, dahası taktik zenginlikten, yalnız kalmamaktan, çığ gibi çoğalmaktan bahsediyoruz.
O halde ne yapmalıyız?
Tüm enerjimizi o faşist blokun üzerinde yükseldiği zemini çekip almaya yöneltmeliyiz.
Halk çalışması yapmak gerekiyor. Bununla sadece HDP ve HDP seçmenini toparlamaktan bahsetmiyoruz. Faşizm, “faşist sürü kitle” oluşturuyor. Hatta bu konuda önemli bir mesafe almış durumdalar. Bunu hesaba katmadan yapılacak siyasetle, gelişmelere cevap olunamaz.
TBMM’de AKP, MHP ve CHP hep birlikte “soykırım yoktur!” kalesini inşa etmişler. Ermeni Soykırımı yok, Kürt sorunu yok, HDP yok, Garo Paylan yok! Peki, ne var: Faşizm var!
Faşizm kalesi soykırıma uğramış halkların anıları, kanları, canları, hayalleri ve ülkeleri üstüne inşa edilmiştir. Eleştirmekle bu kale yıkılır mı?
Onlara sadece gerçekleri hatırlatmak, yıkılmaları bir yana daha fazla güçlenmelerine yol açar. Tıpkı kapitalizmi eleştirdikçe güçlenmesi gibi bir durumu gözümüzün önüne getirebiliriz. Sadece eleştiri sınırlarında dolanmayı aşıp alternatifini inşa etmeye yöneldiğimizde kapitalist modernite ve onun bekçi köpekleri olan “unutturma, yok sayma” korosundan gerekli hesabı sorabiliriz.
O halde kendimizi özgürleştireceğiz, kendimizi zemin olmaktan çıkaracağız: Bunun temel yöntemi alternatif sistemimizi inşa etmektir!
Asla başaramayacak olsalar da kendilerince unutturmaya çalıştıkları İmralı gerçekliği, nasıl tehlikeli bir politikayla karşı karşıya olunduğunu göstermeye yetmektedir. Diktatörlüğü anayasal hale getirmenin çalışmaları da buna eklenince ülkedeki kaosun nereye varacağını kestirmek zor değildir. İç savaşın taşları böyle örülmektedir. Bu gidişatla baharın rengi kandan görünmez olacak. Kan dökülmesi bu yok sayma korosunun umurunda değil; iç savaşı HDP’den başka önleyecek bir siyasi parti yok!
Çabalarımızı her zamankinden daha fazla halk örgütlenmesine yöneltmemizin; barış, demokrasi, özgürlük sloganlarıyla sokaklara, meydanlara inmemizin zamanıdır!
Referandum çalışmasını barış, demokrasi, özgürlük ruhuyla yürütmek baharın rengini değiştirebilir…