Bir devlet düşünün, dibacesinde (temelinde) kan nehirleri akıyor, göklerinde insan çığlıkları burgaçlanıyor. Geçtiğimiz yüz yılın başlarında, ilk hedef Ermenilerdi.

Ermeniler, uzun yıllar Osmanlı imparatorluğunun taşa, ağaca, demire ruh ve biçim veren efendileriydi. Sinan baş mimardı. "Türklerin" Saray kapılarına bile yanaşamadığı, vebalı gibi kovulduğu tarih sürecinde onlar, Sarayda paşa, diplomat, danışman, hekimdi. Kültürün belleği, müziğin efendileriydi.

Osmanlı, batı nitelikli eğitim veren eğitimle tanışmadan, Ermeni Kolejleri yalnız İstanbul’da değil, dört bir yanda, mesela Malatya’da, Bitlis’te, Elazığ ve Erzincan’da da eğitim hizmeti veriyordu.  

Yaşayan en dehşetli "Türk" olarak, yer yüzünde adı yankılanan Gürcistan Orta Asyasından kopma Recep Tayyip’in, bizim medeniyetimiz" dediği Faşizanın baş bekçisi General Hulusi Akar, Kayserili olduğu için, iyi bilir. Pek çok Ermeni din değiştirip Abdullah, Muhammed, Mehmetçik Memet ve ne bileyim, künyelerine daha başka Arap isimlerini yazdırma sayesinde katillerin can hasadından kurtuldular.

Onların torunları, "soyum, ırkım ulu, ben arı kanlı bir Türk ve Hira Dağı kadar Müslümanım" sıralamasında en başta yer almaktadırlar.

Kayseri pastırması, sucuğu, "katibim" şarkısına konu olmuş lokum, Afyon şekerlemeleri, Elazığ ve Kapadokya şarapları kırıma uğramış Ermenilerden kalmadır. Talas’daki kesme taşlı evler de…

Kırılan bu halkın çocukları, son devşirme birlikleri olarak, gayri resmi tarihe geçti. Kürdistan yöresinden toplanan çocuklar, Erdoğan’ın Binali’si de çok iyi bilir, onlar "Erzincan doğumlu" kaydıyla, Erzincan askeri okulunda toplandılar. İçlerinden, bir dönemin büyük Türk milliyetçisi işkenceciler, eline Kürt kanı sıçramış zalimler Generaller de yetişti. Bir başka yetimhaneden, Ruhi Su adıyla büyük Türk müzisyeni, ortada kalmış "Xatun" kızdan da, Atatürk’ün "manevi" evladı ve Türk kadınını sembolize eden Sabiha Gökçen’yi yarattılar.

Ermeni kırımı yıllarında, evrenin vicdanı, menfaat çukuruna düşmüş, orada kör olmuştu. Yer yüzü, Alman Nazizmine (Hitler’e) ilham veren seri cinayetleri görmüyordu.

Görmesi için, aradan yüz yıla yakın zamanın geçip "soğuk savaşın" bitmesi, çıkarların ileri karakol bekçisi olarak kullanılan Türk köylü ve gecekondulu piyade taburlarının, işe yaramaz hale gelmesi gerekiyordu.

Nihayet dünya, 1990’larda kibarcasına katilin yüzüne tükürürcesine, "soykırım" demeye başladı. Soykırım, Birleşmiş Milletler kararıyla, yalnızca bir halka değil, insanlığa karşı işlenmiş suçtu. Yer yüzü devletleri, teker teker "suçlu ayağa kalk" demeye başladı.

"Sen bir soykırımcısın" hükmü verenlere, en son Almanya da katıldı.

İnsan kanını kına sananlar, dünyanın lanetlisiydi, ama geç kalınmıştı. Dünya müdahale edene kadar katil, Karadeniz Rumları, Ege Yunanlılarına paralel olarak, "gavur imana gel" diye diye Gürcülere, Lazlara çullanmış, kullandıktan sonra kenara atılan Çerkezlerin arasına dalmış, sonra da yer yüzünün yalnız halkı Kürtlere yönelmişti.

Kürtlerin kişiliğinde vicdanın evrensel tarihi derin yaralıydı.

Sivas (Koçgiri) Kürtleri 1920’de baskına uğramış, yurtları talan edilmiş, insanlar kırılmış, sonra Şeyh Saidi direnmeye zorlayıp, Dersimde bitmek üzere, 20 yıllık bir soykırım, soygun ve hırsızlık planı uygulamaya konulmuş, Kürdistan’ın görünüşünde omuz üstünde baş, taş üstünde taş bırakılmamıştı.

Kürdistan, artık sömürge değil, asker postalının dar geçidinde esir de sayılmıyordu. Sömürgelerde ve esirlikte dil, kültür ve kimlik yasağı yoktu, çünkü.

Kürtlerin ise dili kesik, kültürü, alfabesi, kimliği yasaktı. 2016 yılında hala Kürtçe konuşanlar katlediliyor, barınak ve iş yerleri talana uğruyordu.

Öte yandan, 1984 Ağustosunda PKK’nin öncülüğündeki başkaldırı ateşlenince, Türk devleti bir kere daha kırım ezberiyle ortaya çıkmıştı. Ailelerin yok edilmesini hedefleyen seri cinayetler işleniyor, dört bin yerleşim yeri tarihten siliniyordu.

Bu devlet terörüydü. Amaç, Kürtleri sindirip bastırmaktı. Ancak tam tersiyle, Kürtlerin kini köpürüyor, Kürt hareketi milyonların desteğiyle gelişip yayılıyor, uluslararası güç haline geliyordu.

Türk devleti, bu gelişmeler üzerine 2015 yılının Temmuz’unda, umutsuzca bir taktikle Kürt şehirlerini hedef alıp, abluka uyguluyordu. Bazı yerlerde 7 ayı geçen ablukalardan sonra, şehirlerin yerinde olmadığı, Cizîra Botan’da, Yüksekova, Nusaybin ve Sur’da yok edilen ev ve iş yerleri enkazlarının bile taşındığı görülüyordu.

Ablukadaki bütün şehirlerin ev ve iş yerleri talan edilmiş, taşınabilir her şey çalınmış, duvarlara da Türk ırkçılığını haykıran sloganlar, Nazi işaretleri işlenmişti.

Nazileşme, kaybedenin öfkesini simgeliyordu.

Birleşmiş Milletler ilk defa, soykırımcı zulmü görüyor, yayımlanan bir raporla sivil insanların, diri diri yakıldığını açıklıyordu.

Bu da bir gelişmeydi. Ermeni Soykırımından sonra Kürt soykırımının tanınmasına kapı aralamaydı. Kürtler açısından gelişme…