Benim “sonradan milliyetçi olmuş” bir arkadaşım var. Geçenlerde onunla tartışıyorduk. Konumuz Ermeni soykırımının 100. yılıydı.

Bana dedi ki, “bunun soykırım olması için, Ermenilerin, tıpkı Yahudiler gibi, bulundukları ülkeyi tehdit etmeyen silahsız, masum bir halk olması gerekir... Oysa Ermeniler Rusya’ya dayanarak devleti arkadan vurdu; İttihat Terakki de “cephe gerisini” güvenceye almak için onları “tehcir” etti. Yolda katliamlar oldu elbette. Sonuçta yüzbinlerce Ermeni öldü. Evet, şu da doğru, eski Ermeni topraklarında Ermeni kalmadı... Buna belki “etnik temizlik” diyebilirsin. Ama ortada bir “ikilem” vardı...”

“Nedir bu ikilem?” diye sordum. Şöyle dedi:

“Evet, ortada istenmese de bir etnik temizliğe yol açan tehcir olayı var; ama onun karşısında da şu var: O tehcir olmasaydı, tehcirden de vahim sonuçlar doğuracak bir Ermeni komitacılığı vardı; ya tehcir olacaktı ya da devletin bekası tehlikeye girecekti...”

Bizim eski “solcu”, şimdi “radikal milliyetçi” entellektüelimiz, sakalını sıvazlayarak şöyle devam etti: “Hayat hiçbir zaman önümüze simetrik ve dengede ikilemler çıkarmaz. Onları biz zihnimizde normatifleştirerek simetriye oturtur ve birer ‘ikilem’ olarak tanımlarız.”

Bizimkini iyi tanıyorum, kişisel olarak ahlaklıdır ama iş düşünceye gelince sıfır numara ahlaksızın biridir. Savunamayacağı hiç bir tez yoktur. Ne eder, bir kulp bulur. Bunu da insanın görüne “karmakarışık” laflardan oluşan bir avuç toz atarak yapar. “Yine bir düzenbazlığa hazırlık yapıyorsun kerata” dedim. Hiç aldırmadı. Suratı kızarmaz. Pişkindir.

“Bu olayda da ‘tehcir ya da senin tabirinle jenosit’ ile ‘devletin bekasını koruma’ arasında ‘teorik’ bir ahlaki denge kurmak mümkün... Ama yaşananlar, görmeye ve anlamaya niyetli olanlar için açık bir tablo sunuyor: Esas olan, tehcir değil, Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’yi arkadan vurarak, Rusya’nın Osmanlı toprağında bir Ermeni devleti kurma darbe girişimidir. Tehcir olsa da olmasa da, ayrıca hangi düzeyde olursa olsun, söz konusu Ermeni komitacılığı çok daha vahim ve kalıcı etkiler üretmeye adaydır.” “Vallahi dedim, senin ‘çevir kazı yanmasın’ türü teorilerine şapka çıkarılır. Şu ‘simctrik olmayan ve dengesiz ikilem’ teorin var ya, bununla dünyanın bütün ahlaksızlıklarını, bütün namussuzluklarını, bütün hırsızlıklarını ve bütün soykırımlarını savunmak mümkündür...”

Durdum, sonra aklıma geldi. Bizimki aynı zamanda düşünce ahlaksızı değil, bir de ondan bundan “teori” hırsızlığı yapan bir rezildir. Sordum: “Bana bak, sonradan olma Milliyetçi aydın oğlu aydın, sen bu ‘simetrik ve dengede olmayan ikilem’ adlı siyasi ahlaksızlık teorisini kimden yürüttün?”

Pişmiş kelle gibi sırıttı: “Etyen Mahçupyan’dan yürüttüm” deyiverdi.

Sonra önüme gazete kupürünü koydu. Mahçupyan bu “simetrik ve dengede olmayan ikilem” teorisiyle, “yolsuzluk ve darbe” ikilemini çözmüş ve yolsuzlukları savunmanın ahlaki olmayan yolunu bulmuştu. Şöyle yazmıştı:

“Hayat hiçbir zaman önümüze simetrik ve dengede ikilemler çıkarmaz. Onları biz zihnimizde normatifleştirerek simetriye oturtur ve birer ‘ikilem’ olarak tanımlarız.”

“Bu olayda da yolsuzluklar ile darbe arasında ‘teorik’ bir ahlaki denge kurmak mümkün... Ama yaşananlar, görmeye ve anlamaya niyetli olanlar için açık bir tablo sunuyor: Esas olan, Türkiye siyasetini dizayn etmeyi hedef alan bir darbe girişimidir. Yolsuzluklar olsa da olmasa da, ayrıca hangi düzeyde olursa olsun, söz konusu dizayn çabası çok daha vahim ve kalıcı etkiler üretmeye adaydır.”

Vay canına demişim kendi kendime...

Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında, bir Ermeni entelektüeli, sırf yanaştığı hükümetin yolsuzluklarını savunabilmek için, kendini zorluyor ve “simetrik ve dengede olmayan ikilem teorisi” icat ediyor...

Bu teori de benim ahlaksız, namussuz, üç kağıtçı, hırsız eski arkadaşımın ağzında Ermeni Soykırımı’nın haklılığını savunmak için kullanılıyor. Düşündüm; soykırım hala devam ediyor; baksanıza Mahçupyan bu teoriyle birlikte “ölü bir ruhtur...”