CİHAN DENİZ

AGORA

Bir bütün olarak yaşadığımız coğrafya çok ağır ve zorlu bir süreçten geçmektedir. Her gün bir öncekinden daha ağır, daha içimiz acıtan bir olay ile sarsılıyoruz. Gün geliyor sevdiğimiz, değer verdiğimiz birini sonsuzluğa uğurluyoruz, gün geliyor polis merkezlerinden yükselen işkence çığlıkları yüreklerimizi dağlıyor, gün geliyor zindan kapılarında gelecek bir haber bekliyoruz, gün geliyor mahkeme salonlarında en temel hukuk kurallarının bile nasıl ayaklar altına nasıl alındığına şahit oluyoruz.

Bunların karşısında en sık duyduğumuz, belki de kullandığımız ifade ise “Sözün bittiği yerdeyiz” şeklindedir. Elbette, bunu söyleyen bir açıdan haklıdır. Yaşadıklarımız, şahit olduklarımız, o kadar acı, o kadar ağırdır ki, onları anlatacak söz bulmakta zorlanırız, kelimeler kifayetsiz kalır. “Auschwitz'den sonra şiir yazmak barbarlıktır” diyen Adorno misali, özellikle son üç yıl içinde şahit olduklarımızdan sonra, söz söylemenin bir anlamı mı kaldı, söylenecek bir söz mü kaldı diye soranlar olabilir.

Türkiye’de iktidara, onun siyaset yapma tarzına, onun kendisi dışındakilerle kurduğu ilişkilenme şekline bakarak, sözün bir gücü mü kaldı diye hayıflananlar da olabilir. Ezilenlerin, büyük acılar yaşayanların ülkenin dört bir yanından yükselen çığlıklarına kulağını kapamış, sadece duymak istediklerine kulak veren bir iktidar gerçekliği karşısında bir şey söylesek de bunun anlamı kaldı mı denebilir.

"Sözün bittiği yerdeyiz” diyenler, hakikatin bir yüzünü görmektedir. Gördükleri, hakikatin iktidarın bizim bir an bile gözümüzü ayırmamamızı istediği yüzüdür; elindeki her imkanla gözümüzün içine soktuğu yüzüdür; korkutarak, dehşete düşürerek, umutsuzluğa sevk ederek, bizi terbiye etmeye çalıştığı yüzüdür.

Bunun hakikatin bir yüzü olduğu, hem de çok acı bir yüzü olduğu ne kadar gerçekse, onun hakikatin tamamı olmadığı, onun ötesinde aydınlık canlı bir hayatın da olduğu o kadar gerçektir. Yaşanan tüm acılar karşısında boynunu bükmeyenler, bulundukları her ortamda yaşadıklarını sorgulayanlar, buna direnenler, bunu değiştirmek için her türlü bedeli ödemeyi göze alanlar vardır; yani sözü olanlar vardır.

Bundan dolayı da, tüm bu karanlık bulutlar içinde söz, paradoksal olarak, belki de en güçlü olduğu bir dönemdedir. Söz, gerçek gücüne baskının en yoğun olduğu, en çok boğulmaya çalışıldığı yerlerde ve zamanlarda ulaşır. Diyarbakır Zindanı, sözün en karanlık bir anda aslında gücünün zirvesinde olduğunu göstermektedir. Devletin tüm kirli araçlarını arkasına alanların, güçlerinin zirvesindeyken neden sesten ve ışıktan deli gibi korktuğunu anlamak zor değildir. Tek bir sözün tüm bu yapıyı dağıtmaya yeteceğini çok iyi biliyorlardı; nitekim yaşananlar, korkularının ne kadar haklı olduğunun en iyi ispatıdır.

Bugün de iktidar söz karşısında aynı korkuyu duymaktadır. İktidarın boğmak için elinden geleni yapması, en ufak bir sesi bile bastırmak için her türlü hukuksuzluğu göze alması, tam da “sözün bittiği yerde” değil sözün en güçlü olduğu yerde bulunduğumuzu bize göstermektedir.

Feuerbach Üzerine Tezler’in meşhur 11.’sinde sorunun dünyayı yorumlamak değil onu değiştirmek olduğunu söyleyen Marx’ı takiben şunu da eklemek gerekiyor; burada söz ile kast edilen kendini örgütleyip kendini gerçekleştiren sözdür; hakikati gösteren değil, hakikatin kendisine dönüşen sözdür. Diğer bir ifade ile zaten iliklerimize kadar duyumsadığımız karanlığı bir kez daha bize nakleden değil ama bu karanlığın içinde iktidar tarafından gizlenen hakikati gün ışığına çıkaran ve buna yaşam veren sözdür. Kısacası, söz itirazdır, söz direniştir ve bundan dolayı da söz özgürlüğe götürür.

***

Yaşadıklarımız karşısında bir sözümüz olması gerektiğine olan inancımla, sözün taşıyıcısı Özgür Basın geleneğinin en önemli takipçilerinden Yeni Özgür Politika ailesine en içten saygılarımla merhaba demek istiyorum. Bana bu fırsatı sundukları için Yeni Özgür Politika Gazetesi yönetimine en derin teşekkürlerimi sunuyorum.

Bundan sonra her Perşembe burada sizlerle beraber olup; kah güncel siyasetin görece sığ sularında, kah siyasetin, tarihin, felsefenin daha derin sularında ve bazen de derinliğini bilmeden balıklama atladığımız sularda kulaç atıp hakikatin peşinden koşacağız.

Bu coğrafyamızda yaşayan tüm halkların hasretle beklediği barışı, özgürlüğü ve demokrasiyi göreceğimiz günlerin çok yakın olduğuna olan inancımla…