Ama çıkamadılar… Türkiye bugün bile aynı zeminde ve aynı güç odaklarının tehdidi altında…
* * *
Şimdi Başbakan Yardımcısı Arınç konuşuyor; diyor ki: “Hep birlikte çözüm sürecini destek verelim. Çözüm süreci başarıya ulaşmazsa daha çok Uludereler yaşanabilir. Asıl acı olan da budur”
Ancak…
“Söz” doğru, “duruş” yanlış…
“Yanlış duruş” ise doğru sözü götürür, gereksiz kılar.
Arınç bu uyarıyı yaptığında, Askeri Savcılık, Uludere (Roboskî) katliamına ilişkin “kovuşturmaya yer olmadığı“ kararını çoktan vermiş, faili belli trajik bir olayı daha “faili meçhuller” yığınına istiflemişti.
“Söz” doğruysa; “duruş”, kararı şüpheyle karşılar, faillerin üzerine gider ve barındıkları sığınağı başlarına yıkar. Böylece çözüm sürecini güvenceye alır.
* * *
Kilit nokta da burası…
İktidar saptamalar yapıyor ancak üzerine gitmiyor. Çözüm süreci ile Uludere arasında bir bağ kurabiliyorsa-ki böyle bir bağ vardır- Uludere katliamının hangi odaklar tarafından gerçekleştirildiğini de biliyor demektir.
Ancak kayıtsız kalıyor. Kendine bir yönelim olduğunda kıyameti koparıyor. Hukuk mukuk tanımıyor. “Kuvvetler ayrılığı var, hukuk devletiyiz” demiyor. Anında müdahale ediyor. Görevden alıyor, göreve atıyor; yerlerini değiştiriyor, merkeze alıyor; tasfiye etmekten harcamaktan çekinmiyor.
O da olmadı, “pat” yasayı değiştiriyor. Akla hayale gelmedik işler yapıyor.
Söz konusu Kürtler olunca “yasalar var, hukukun bağımsızlığı var” “Yargıya müdahale edemeyiz” diyor.
* * *
Tam bir ikiyüzlülük…
Katışıksız bir yalan, biraz daha derine inildiğinde inceltilmiş “Kürt karşıtlığı, Kürt avcılığı…”
Yalan varsa, 21.yüzyılda bile artık pek görülmeyen katliam olaylarında bile “Takipsizlik” veriliyorsa, orada ciddi bir “devlet zaafı”, “devlet problemi” var demektir.
Bu zaaf Türkiye’yi bugünkü noktaya taşıdı. Paralel güçleri, çeteleri büyüttü. Devletten daha etkin konuma çekti.
* * *
Çözüm sürecinin başarıya ulaşılması isteniyorsa iktidar “Kürdistan dosyasını” açmalı. Çözüm için problemin üzerine gitmeli.
Bunun aslında “tehdit algısı”yla da ilişkisi var. Devlet, gerçek tehdidin dışsal değil, içsel olduğunu, tehlikenin ve tehdidin içten geldiğini görmedi. Hiçbir iktidar devleti sorgulamadı, dolaysıyla “tehdidi” doğru algılamadı ya da algılamak istemedi. Özel bir gayretle dışsallaştıdı. “Rum tehdidi”, Yunan tehdidi”, “Ermeni tehdidi”, “Komünizm tehdidi”, “terör tehdidi”, “bölücülük tehdidi”, “Kürt tehdidi” deyip durdu.
Oysa “tehdit” hep içseldi. Devletin içinde, onun derinde, onun paralelindeydi!
Bu yanlış “tehdit algısı” sadece çözüm sürecini riske etmedi; iktidarın kendisini de riske etti. Son olaylarda görüldüğü gibi tasfiyeyle karşı karşıya getirdi.
* * *
O halde ilk adım, “doğru algı…”
İkinci adım, Türkiye’nin güç odaklarından arınması, normalleşmesi…
Çözümün öncelikli koşulu bu; çözüm sürecini güvenceye alacak olan da…
Zira bu kadar kir pas, faili meçhul, cinayet, katliam, çete, çapul hasıraltı oldukça; Türkiye böyle bir çöplüğün üzerinde durdukça çözüm gelişmez. Aksine nitelik değiştirir ve aldatıcı bir söylem olarak kalır.
Öcalan’ın uyarısı, ikazı da bu yöndedir:
“Yaşanan son gelişmeler de göstermektedir ki, süreç biran önce tahkim edilip, tam demokratik bir ülke inşası gerçekleşmezse içeride ve dışarıda savaş isteyen demokrasi düşmanı güçler komplolarına hız vereceklerdir.”
Söz doğru, duruş yanlış...