Dar kapısıdır burası. Herkes geçemez buradan. Üçler, Beşler, Yediler ve 4 Kapı, 40 Makam’a hesap yeridir. Hayat ağacıdır burası, Dar-ı Mansur’dur. Huzura çıkmak, hesap vermek ve elini meydana koyup kendinden arınmaktır. Özünü, sözünü gizlemeden, saklamadan ortaya dökmektir. Vicdanı ve adaleti sakınmadan hayata teslim etmektir. Tüm hesaplar kapanacak bu dünyada ve insanlık elleriyle yüzlerini örtmeden sevgiyi kuşanacak. Hak’a açılan meydandır burası. Yol, erkan bilene insanlık kapısı.  
Ey can! Razı etmiş ve edilmiş olarak sevgiyle dön... Öyleyse birbirimizle barış içinde olmalıyız. Strasbourg’ta süresiz, dönüşümsüz açlık grevine yatan Çorumlu Hasan Acar, çırılçıplak yüreğiyle kendisini dâr’a vermiş. Yolun yolcularıyla mertlik meydanında ‘gerçeğe hü’ arayışına dem tutmuş. Çorum, zalimlerin ve masumların birlikte anıldığı ama masumun ah’ını çektiği soğuk bir şehir. Henüz altı yaşındayken sırtını dönmüş bu cehennem şehire. Almanya acı vatan değildi. Vatansızlıktaki bir ağacı diktiğiniz yerdir kutsal vatan. Vatan kırlangıç sürülerine takılıp güneş batımında kaybolmaktı. Geçmişi yaratıp geleceğe dökülmek için yaş günlerine küsmüş ve doyduğu yeri bellememiş vatan. Erenleri yolu hak yoluydu. Yol ezilenin yanında ezenin karşısında sözde öte öz’den durmaktı. İnkarına biçilen kefeni ‘aslını inkar eden’lere haram olmamak için dâr’a durmuş. Dostun gülü mavi gözlerinde yitip gitmiş. Düşmanın taşına durmuş ve halk için hak yolunda canlarıyla buluşmuş. 90’lı yıllar onun için ezilenin yanında durmak zalime kılıç sallamak olmuş. Canlarıyla can olup hak yoluna feda etmiş kendisini. Bu yol Hallac-ı Mansur’un, Nesimi’nin, Pir Sultan’ın, Torlak Kemal’in yoluydu. Bu yol „sen bendesin ben senden öteyim’in yoludur. Bu yol mazlumların sevda yoluydu. „Sanamı kaldı gel geri“ diyenlere „gerçeğe hü“ demiş ve bir kez daha Kerbela’ya, Nesimi’nin derisine, Sivas’a, Çorum’a, Maraş’a ağlamış. Sözünü öz’le demleyip duşma’nın taşına durmuş.
1998 onun için bir dönüm noktasıdır. Öcalan ile Roma’da görüşmüş. „Çorumlusun Almanya’da büyümüşsün. Ne işin var bizimle“ şakasına Hasan, „Kendimi buldum kendimden öte. Gerçeğe ayna oldunuz. Kendimi kandıramazdım“ karşılığını veriyor. „Biz Alevinin, Sünninin, Êzîdînin, Süryaninin yani bir cümle bu corafyada acı çeken inançların ortak sesiyiz. Gerçeği aramak bunları anlamaktır“ sözlerini ve eylemini yüreğine kazımış. „Hak için halk yolunda kendisini feda etmek tüm inançların anası gerçeği değil miydi?“ Hasan, „Ben özgürlüğü bu yolda aradım ve kendimi gerçeklerle büyütüp kendim oldum“ diyor ve ekliyor: „Bu yol, gerçeği arayanların yoludur. Bu yol zalimlere baş kaldırmanın yoludur. Bu yol, Kızılbaşların yoludur. Kerbela’dan Sivas’a ve oradan Cizre’ye, Botan’a uzanan bir yoldur.“
Sevgi, inanç, dostluk, barış, kardeşlik ve hayata dair tüm paylaşımlar Hasan’ın gözlerindeki ışıltıda görünüyor. Onu dinlerken umut ve özlem boğazımda düğümleniyor. Sakin ve narin duruşuyla bilge bir Pir’in endamı dolaşıyor sanki çevremizde. Zaman zaman akrabalarını, hevallerini arayıp „merak etmeyin biz iyiyiz“ cümleleri incinmeden dudaklarından dökülüyor. „Gerçeğin savaşçısı, halkların hakları için buradayım. Sevgi ve barış kazanacak. Bunda şüphem yok“ diye ekliyor. 98 kışında karşılaştığı ve hayatının gelmiş geçmiş en önemli anı olarak tabir ettiği dönem ise, bir Alevi Kürt olarak canlarıyla beraber olmanın ne kadar doğru bir seçim olduğunu yine o narin ve yorgun düşen sesiyle hece hece düşürüyor dilinden. „Yıllardır birbirine ön yargılarla yaklaşan Aleviler, Sünniler, Êzîdîler, Süryaniler, Keldaniler ve daha farklı birçok inanç bu mücadele sayesinde yan yana gelerek birbirlerini tanıdı. Sevgi ve hoşgörü hiçbir zaman bu kadar anlam kazanmamıştır. „Tüm bunlar o Roma’da gördüğüm bilge insanın eseridir ve bu bir devrimdir“ diyerek özüne ve sözüne riyakarlık etmeyenleri bu hoşgörü dünyasına çağırarak haksızlığa karşı durulmasını istiyor.
Dâr kapısıdır burası. Herkes geçemez burada. sözünü Özüyle buluşturan Hasan Acar’la her göz göze geldiğimde bir eski çağ ama günü yüreğinde taşla vuran deyiş düşüyor aklıma: „Bugün erenlere kurban, Serim meydanda meydanda, İkrarımla canım feda, Canım meydanda meydanda...




Hayat insanın cesareti kadardır



Fransa'nın Strasbourg kentinde devam eden süresiz-dönüşümsüz açlık grevcilerinden Emine Benek'in hayat hikayesini dinlerken Alman felsefeci Adorno'nun o eşsiz hayat karşılaştırması bir çivi gibi benliğime saplanıyor: "Yanlış bir hayatın içinde doğru bir yaşam olmaz." Benek, yaşadığı hayatın yanlışlarını ve çelişkilerini ancak doğruları aramakla, sorgulamakla ve bildiklerini hayatla karşılaştırıp kendisini sınamakla aşacağını ama bunun için cesaretli olması gerektiğini daha gençlik yıllarında sorgulamaya başlamıştı. Herkes gibi olmak, herkes gibi yaşamak onun için dünya tiyatrosunda paketlenip sahne almaktı. Kırık dökük Kürt yanı, hayatta karşılığı olmayan kadın cinsi, eylül karanlığında kendisini arayan sol tarafı ve mevsimsiz iklimlerde yanlızlıklara çığlık biriktirmek. Ama aramak, her şeye rağmen aramak ve sorgulamak... Benek, çocukluktan gençliğe geçiş sürecini "yaşadıklarımı, yaşananları anlamaya başladıkça hayatı sorguya çekiyorum. Hesap soruyorum ve bulduğum tüm cevaplar beni kendisine yakınlaştırıyordu. Aramak ve bulmak. Bu müthiş ve dehşet vericiydi" diye tanımlıyor.
Nereye kadar kaçabiliriz kendimizden? Bulduklarımızla gerçekten yüzleşebilir miyiz? Ezber yaşamların dışına çıkıp herkesin delisi olabilir miyiz? Cevabı kolay bir soru değil bu. Hem de hiç kolay değil.
Kendimizden kaçmak, en kolay yapabildiğimiz aslında yaptığımızı sandığımız şey. Kendimizden kaçtığımız zaman hayattan kaçmanın kapısını da açmış olmuyor muyuz? Hem de ardına kadar. Sanılır ki sormak ve sorgulamak dışa dönüktür. Tam aksine her iki eylem de içe dönüktür. Üstelik özseldir her ikisi de. İçsel olanı gerçekleştirmeden dışsal olana koşmak bir kaçıştan başka ne olabilir ki? Sorulardan neden hoşlanmıyoruz dersiniz? Asıl tehlike sorudan ve sorgudan kaçmak değil midir? Daha öğrencilik yıllarında sormak, sorgulamak, karşılaştırmak ve doğruyu yaşamak bir fırtına gibi içinde dalgalanıyordu. İlk soruyu kendisine sordu: "Ben kimim?" Varsa eğer, yakıcı bir yanılsamanın cüretkarlığıdır bizi cesaretlendiren. İşte o kışkırtıcı soru: Ben kimim?
Kışkırtıcı olduğu kadar sakinleştirici bir soru aynı zamanda. "Ben kimim" sonra "biz" ve devam eden "neden, ne için, nasıl?" Benek, anlatırken iz düşümlerini "hayatın zindan kapılarını aralıyordum" diye ekliyor. Gerçeği aramak onun için simyacının izlerini toplamaktı. Ya da Nuh'un gemisinde kendisini aramaktı. Sordu, sorguladı ve bildiklerini hayatla karşılaştırdı. "Ben kimim?" Cesaret şövalyelik ruhudur, özgürlüktür, adanmışlıktır. Önce cesaret gelir ve diğer her şey onu izler. Sormak ve sorgulamanın izleri onu 92'li yıllarda Ali Fırat'ın 'kadın sorununa bakış' makalesine ulaştırdı. Aradığı tüm soruların cevabı, sorgulamaların karşılığı, yüzleştirmelerin hiddeti ve gerçeği ateşle demleyip içmenin adresleri onu kendisine ulaştırmıştı. Kötülüğün ve iyiliğin, günahın ve sevabın, korkaklığın ve cesaretin tohumları insanın vicdanındadır. "Önce vicdanımı temizleyip korkularımdan arındırdım. Sonra, bana cesareti getiren o eşsiz insanın ayak izlerinde kendime yürüdüm" diyen Benek, tüm alışkanlıklardan öte 1992'nin baharında Zağrosların, Herekolların ve Botan'ın gökyüzüne en yakın noktalarında değişmek ve değiştirmenin coşkusuyla hayata sarılmanın tadını yaşamaya başladı.
Aradığı karşılıkları yerli yerine koyarak hayatına anlamlar yükleyen ve yüklendiği anlamları 'sen kimsin'e uzatan bir Kürt kadını. Kadın olmak. İnsan olmak. Özgür olmak. Özgür olmak dizlerinde boşalan bir nehir gibi kuşlarla yarışmaktı. Hayatı kazanmak bu olsa gerek. 8 yıl boyunca yüreğine zirvelerin bulutlarını çeken Benek, özgürlüğün ve değiştirmekte adanmışlığın izlerini takip ederek ruhların ve iklimlerin griye çaldığı coğrafyalarda şimdi.
Avrupa'ya ilk ayak bastığı gün "anladım ki yüreğim dağlarda inancım benimle gelmiş buralara" diye düşünüyor. Dağlarda bahsederken gözlerinin parladığını, kelimelerin heyecanla buluştuğunu hissediyorum. İnancını bileyerek  "Özgür insanın yeri, mekanı, zamanı önemli değildir. Önemli olan her koşul ve şartta inancını korumak ve kollamaktır" diyor. Sormanın, sorgulamanın ve hayatı gerçeklerle yüzleştirmenin hayat devam ettikçe devam edeceğini inatla sözcüklerinin arasına sıkıştırıyor Benek. Gerçek özgür değilse, özgürlük de gerçek değildir. Özgürlüğü açlığa terk edip onu gerçeklerle doyurmak deminde bir kadın. Adresi kendisinde saklı... Sorguladıkça kendisini bulan, kendisini buldukça gerçeği besleyen ve dağıtan bir kadın. Benek'in gözlerinde yıkanmış temizlenmiş yünü ayıklayan, tarayan ve eğrilmeye hazır hale getiren Hallac-ı Mansur'u, Frida'nın acılarına dost olmasını ve Paris Komünü'nün kadın komutanı Louis Michel'i gördüm. Zilan'ı içine gömmüş Agit, sadece bir isim değil onun için. Arkadaşlarını emanet bırakıyor bana. Onunla vedalaşmıyorum o da benimle. 

ALİ ONGAN/STRASBOURG