Bir tarihin bütün sayfalarında yazılmamışın dışında yaşayan gerçeklikler, her zaman merak konusu olacaklardır. Fazlasını istemek, fazlasını dilemek insan doğasının bitmez tükenmez açlığının bir ifadesidir. Çoğu zaman bu açlık insanı bir uçuruma sürüklemiş, çoğu zaman da kendini daha doğru temellerde değerlendirmesini sağlamıştır. Tarih elbette toplumlar tarihi olarak ele alındığında bir anlam kazanır ve kalıcılığını elde eder. Ele alınan bu tarihin olumlu yanları da olabilir, olumsuz yanları da ya da çoğuna göre önem arz etmeyen yanları da. 

Bulunduğumuz yüz yıl itibariyle her türlü özgürlük ve özgürce yaşam direnişi, daha iyi bir insan olma çabası, daha sağlıklı bir toplum istemi tüm tarihte olduğu gibi bu yüzyılda da arayışını, direnişini devam ettirmiştir. Elbette bunun başarısı, daha esnek, insan zihnine daha uygun bir sistemin inşasıyla sağlanabilir. Çözüm getirmeyen her aracın veya çözüm getirmeyen her yol yöntem farklı bir biçimde kullanılması, çıkmaz denilen sürekli kendini tekrarlayan bir tarihi akışın devam etmesine vesile olmuştur. Araç ve yol-yöntemleri yaratan, ortaya çıkaran zihin olduğu için; ortaya çıkan bu araç ve yol-yöntemlerin temeli veya ortaya çıkarıldığı zihnin özünü yansıtmaktan çok çok farklı bir şey sergileyemeyeceği bilinen bir şeydir. Her ne kadar da bu öz istenilen amacı gerçekleştirmemişse veya yanlış gerçekleştirilmişse bile, binlerce yıllık toplum hafızasında oluşturduğu ağırlığı tonları bulan demir blokların yıkılmasını güçleştirmektedir. Ve çok açıktır ki insan hafızasının milyarlarca ihtimali ve tercihi yapabilme kapasitesi, günümüzün kapitalist sistem yapılanmasının insanı getirdiği düzeye bakıldığında ki buna artan nüfusun, çevre kirliliğinin, işsizliğin, savaşların yarattığı sonuçları da eklersek, kendisini en kısa yoldan ağırlığı tonları bulan bu demir bloklarına yaslaması kaçınılmaz olmuştur. Çünkü binlerce ihtimal ve tercih bugünkü ve çok olmasa da eski dünyanın (kapitalizm öncesi) durumuna göre göz önüne alırsak; insanın çok fazla direniş, mücadele etme gerçeği ortaya çıkmaktadır. Asıl olan da budur; insanın hayvandan kopuşunu ortaya çıkaran da bu direniş ve mücadele değil miydi? Fakat ne oldu da bu insan, koyun sürüleri gibi bir çobana veya çobanlara ihtiyaç duydu? Düşünmeyi, mücadeleyi, dahası kendisi olmayı bıraktı? Arkaplanı çok uzun olan bu gerçekliğin doğru analiz edilmesi gerekir; acaba bu süper zekaya sahip insanın uzaya gitmeden önce çözmesi gereken daha hayati sorunları yok mu? Birilerinin bir yerlere vararak çok büyük çoğunluğunun bir hayvan muamelesi görmesi veya yok olması çok insani olmasa gerek. Bugün bilimin ortaya attığı “doğal seleksiyon” tezinin dünyada ve özellikle Ortadoğu’daki toplum katliamları ile bir alakası yoktur herhalde. Sorulması gereken başka bir soruda böyle bir hakkın ne zaman ve kimler tarafından verildiğidir. “Dişe diş, kana kan” bu sözler hangi mücadele veya hangi zihniyette söyleniyorsa veya ortaya çıkmışsa, tamamen hayvani duyguların tatmini dışında insanı bir yere vardırtmayacağı ortadadır. Sorunlar, çözümleri zorlar ve çözümler de yaratıcı olmayı gerektirir; ya benzeşirsin ya da en adil olanı, en insani olanı bulursun bundan öte aynı araçları ve yöntemleri kullanmak zorunda kalsan bile ne istediğini, ne amaçladığını ve nasıl yaşamak gerektiğini an be an göstermek ve yaşamak zorundasındır. Ortadoğu’da yaşanan varlığını koruma, özgürlüğünü sağlama mücadelesi, savaşı da biraz böyledir. Ortadoğu’da halklar bir çok halktan farklı olarak bu tutumlarından; varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama tutumlarından vazgeçmemektedirler ve canları pahasına da olsa, bunun en doğru olduğunu hissediyorlar ve buna inanıyorlar. Ve adeta bas bas bağırıyorlar bizi biz edenin sadece düşünmek olmadığı, bir varlık olarak bir matematik sorusundan çok daha ötesiyiz olduğudur. 

Bugün sürekli duvarlara çarpan süper zeki hegemonik güçler ve dogmatizm bataklığında çırpınan kendisiyle beraber herkesi kendine çekmeye çalışan statükocu güçler, bu gerçeği bir türlü göremiyorlar. Onlara bu insani duyguları gösterecek olan da insan olmakta ısrar eden, toplum olmakta ısrar eden ve bunun uğrunda canını vermeye hazır olan özgürlük arayışçıları olacaktır. 

Bugün 9 Mayıs ve 9 Mayıs 2010’dan çok ayrı bir gün değil, çocuk gülüşlere, anne kucağı sıcaklığında, değen beş yoldaşın özgürce yaşam sevgisinin tarih sayfalarına direniş olarak nakşedildiği gün. Unutmanın insanı, tüm yaşam bağlarından kopardığı gerçeğiyle; mücadelelerine sahip çıkma ve devam ettirme günü. Tarih sayfalarında 9 Mayıs 2010 günü dar ağacına giderken başı dik, inançlı, özgürce ve sımsıcak gülenlerin tarihi olarak anılacaktır ve koskocaman yüreklerini çocuklara armağan edenlerin günü olacaktır. İnsanca, özgürce yaşamak uğruna bu yolda onları yalnız bırakmayacağız, sözleri sözlerimizdir, özlemleri özlemlerimiz...