Statükonun çatlayan surları
Forum Haberleri —

Türk iktidarı
- İktidar sözcülerinin gerçekleşmiş olanı bir "şart" olarak öne sürmesi, ya bir devlet içi iletişim kopukluğunu ya da süreci bilinçli olarak yokuşa sürme niyetini gösteriyor.
DENİZ AMED
Ortadoğu’da taşlar yerinden oynarken, Ankara’nın dar dehlizlerinde "bekle-gör" politikasıyla örülen oyalama stratejisi, aslında tarihin tozlu raflarından indirilmiş bir İttihatçı-Türkçü tasfiyeci zihniyetin yapısal sürekliliğinden ibarettir.
Bu zihniyet, 2025-2026 bağlamında Suriye’nin kuzeyindeki güç kaymaları, Qamişlo ve Hewlêr hattındaki jeopolitik hareketlilik ve bölgedeki yeniden dizayn çabaları karşısında "stratejik derinlik" maskesiyle bir sıkışmışlık stratejisi yürütüyor. Bu maskenin ardındaki çaresizlik, halkın çıplak gerçekliğiyle her gün yüzleşiyor. Bugün en donanımlı siyaset bilimciler, uluslararası mahreçli açıklamaları birer "mutlak veri" olarak masaya yatırırken; Antonio Gramsci’nin tabiriyle, mücadelenin içinden süzülüp gelen "organik entelektüel" figürü olarak halkın feraseti, tüm bu akademik tahlilleri boşa çıkarıyor. Diplomatik koridorlarda yankılanan "güvenlik" söylemlerinin, aslında bir sıkışmışlığın feryadı olduğunu anlamak için büyük kütüphanelere değil, halkın kolektif hafızasına bakmak yeterlidir.
Tarihin en kritik anlarında, başkentlerin "bitirdik" dediği noktada, bir halk mektebinin öğrencisi bilir ki; masada elini zayıflatan irade, sahada gürültü çıkararak pazarlık payını artırmaya çalışıyordur. Bu, bir "çarıklı erkan-ı harp" bilgeliği değil, bedeli ödenmiş bir yaşam pratiğinin, on yıllara yayılan bir direniş tecrübesinin ve toplumsal bir praksisin sonucudur.
Ankara’nın son dönemdeki söylem karmaşası, bu sıkışmışlığın ve çözüm iradesindeki samimiyet testinin en somut kanıtıdır. Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği "Barış tek kanatlı kuş olmaz" çıkışı, eğer samimi bir ortaklık vurgusu içermiyorsa yalnızca Kürt tarafına yüklenen tek taraflı bir teslimiyet beklentisidir. Oysa barışın diğer kanadı, inkarı sonlandıracak yasal güvenceler, demokratikleşme ve halkın iradesine duyulacak temel saygıdır. Diğer yandan Ömer Çelik’in, "PKK feshedilmeden ve silah bırakmadan yasal düzenleme olmayacak" yönündeki açıklamaları ise sahadaki gerçeklikten tamamen kopuk bir yaklaşımdır. PKK’nin fesih kongresini yaparak demokratik siyasetin önünü açtığı ve mücadelenin zeminini bütünüyle siyasal alana taşıdığını ilan ettiği bir evrede, iktidar sözcülerinin gerçekleşmiş olanı bir "şart" olarak öne sürmesi, ya bir devlet içi iletişim kopukluğunu ya da süreci bilinçli olarak yokuşa sürme niyetini gösteriyor.
Ömer Çelik’in bu tarihsel gelişmeden habersiz görünmesi, statükonun içine düştüğü paradoksu daha da derinleştirmektedir. Geçen yüzyılın başında "milli birlik" adı altında halkları etnik homojenleştirme ve nüfus mühendisliğiyle birbirine kırdıran zihniyet, bugün de Kürt-Türk ittifakını bir tehdit olarak kodluyor. Unutulan ise şudur: Statüko, küresel parmaklarla veya emperyal dizaynlarla sonsuza kadar korunamaz. Kadim kardeşliği, modern bir siyasal ontolojiye dönüştüren Demokratik Konfederalizm, ulus-devletin monolitik yapısına karşı esnek, çok-kültürlü ve konsensüs odaklı tek gerçekçi alternatiftir. Öcalan’ın devlet-dışı demokrasi, ekolojik toplum ve kadın özgürlükçü çerçevesi, bugün bölgedeki kaostan çıkışın yegane anahtarıdır.
Bölgesel savaşların toz dumanı içinde Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi umanlar, aslında kendi geleceklerini ateşe atıyor. Halkların kendi kaderini belirleme iradesi, bölgenin en dinamik toplumsal gücü olarak karşımızda duruyor. 2025’teki tarihi çağrılarla başlayan bu yeni dönem, demokratik siyasetin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını tarihsel bir zorunluluk haline getirdi. Müzakereyi bir "teslim alma" aracı, yasayı ise bir "tuzak" olarak kurgulayan akıl, kendi kuyusunu kazıyor.
Bugün İmralı’da derinleştirilen tecrit, aslında bir coğrafyanın nefes borusuna atılmış bir düğümdür; kolektif bir halk iradesinin askıya alınmasıdır. Meclis bünyesindeki "Süreç Komisyonu" raporlarında "Kürt sorunu" ifadesinden dahi imtina edilmesi, sürecin hâlâ tasfiye odaklı riskler taşıdığını gösteriyor. Önder Apo’nun fiziki özgürlüğünü ve siyasi iradesini merkeze almayan hiçbir "yasal paket", toplumsal barışı tesis edemez. Demokratik bir direniş odağı yaratamayan, halkın öfkesini örgütlü bir bilince dönüştüremeyen her yapı, İttihatçı tasfiyenin figüranı olmaktan öteye gidemez.
Bölge, ya kendi içindeki bu "tasfiyeci genetiği" mahkum ederek gerçek bir demokratikleşme hamlesiyle halkların baharına uyanacak ya da geçmişin hatalarını tekrar ederek miadı dolmuş statükoların enkazı altında kalacaktır. Ya tasfiyeci zihniyeti mahkum ederek demokratik konfederal birliğe yöneleceğiz ya da geçmişin enkazında boğulacağız. Önder Apo’nun ısrarla vurguladığı "halkların demokratik birliği" seçeneği, bugün sadece bir tercih değil, 2025’te başlayan sürecin mantıksal sonucu ve tarihsel bir zorunluluktur. Bu irade, sadece siyasetin değil, tarihin ve yaşamın ta kendisinden besleniyor.







