BİR SOYKIRIM YÖNTEMİ OLARAK GÖÇ - 4

Göç ettirmenin temel amaçlarından birisi de Kürtlerin ekonomik alan, faaliyet ve ilişkilerinin çökertilmesidir. Topraklarına, tarlalarına, üretim aletlerine, hayvanlarına, evlerine, eşyalarına el konulması, ormanlarının ve ürünlerinin yakılması, arazilere mayın döşenmesi, yaylaların yasaklanması, yasak bölgeler ilan edilmesi, köylerin ve arazilerin bombalanması ve göçertme kapsamındaki daha birçok uygulama bu amaca hizmet eder. Diğer yandan petrol, madenler, nehirler, geniş ve verimli araziler üzerinde devlet veya özel sermaye tekelindeki büyük ölçekli endüstriyalist projelerin gerçekleştirilmesi gibi uygulamalar da ekonomik işgal ve talan amacına hizmet eder. Göçertme politikalarıyla ekonomik soykırım kapsamında giren birçok hedefe ulaşılmak istenir. Kürt coğrafyası, Kürtlerden “arındırılarak” kapitalist talana açıldı. Yerinden yurdundan edilen insanların maddi kültür değerlerine el konularak devlet ve özel sermaye oluşumlarına aktarılıyor. Göçertilen insanlar fakir ve neçar bırakılarak en ağır işlerde ve koşullarda çalıştırılıyor.
Bölge halkının ekonomisi esasta tarım ve hayvancılığa dayanır. Bununla birlikte kısmen inşaat sektörü, sınır ticareti, çok sınırlı biçimde küçük ve yerel imalat sektörü ve turizme dayalı ekonomik faaliyetler de vardır. Ayrıca son yıllarda önemli bir bürokrasi yapılanması ve orta ölçekli sermaye yatırımları da ortaya çıkmıştır.
Köyleri boşaltılan insanlar esasta tarım ve hayvancılıkla, çok az bir kısmı da sınır ticaretiyle uğraşmaktadırlar. Köylerindeki arazileri, hayvanları ve diğer maddi değerlerine el konulmakta ya da imha edilmektedirler. Göçertme ardından süren baskılar nedeniyle de bunları işletememekte veya paraya çevirip de başka bir işe yatıramamaktadırlar. Çalışabilecek olan fertler sürekli iş bulma arayışına girerler. Koşulları ağır, ücretleri az, sosyal güvencesi olmayan, geçici veya günübirlik, riskleri fazla işlerde çalışmak zorunda bırakılırlar. Ancak buna rağmen ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde çalışabilecekleri işleri bulmak oldukça zordur.

Göç ettirilenlerin ekonomik faaliyetleri

Tarımsal alan: Çukurova ve Antalya’da narenciye, pamuk, sebze-meyve tarımındaki toplama, paketleme ve depolama işlerinde çalışanların tamamına yakını, Karadeniz’de fındık toplama işlerinde çalışanların çoğunluğu 1985 sonrası köylerinden göçertilen Kürtlerden oluşmaktadır. Bu işlerde çalışan Kürtlerin bir kısmı Çukurova’da yerleşmişken bir kısmı da Bölge’deki şehirlerde yaşamakta olup iş zamanlarında söz konusu alanlara intikal etmektedirler. Bu işlerde herhangi sosyal güvence yoktur, uzun süreli çalışma gerektiren ağır işlerdir, ücretleri oldukça düşüktür. Bununla birlikte sık sık işveren tarafından çeşitli gerekçelerle ücretleri ödenmez veya polis tarafından yönlendirilen yerel grupların saldırılarına ve linç girişimlerine maruz kalırlar. Kendi dillerini konuşmaları engellenir. Potansiyel suçlu muamelesi görülüp aşağılanırlar.  
İnşaat sektörü: Türkiye genelinde inşaat sektöründe işçi olarak yer alanların büyük çoğunluğu Kürtlerdir. 1985 yılından önce göç ettirilenler kalfa, taşeron ve hatta müteahhit düzeylerinde önemli bir ağırlığı teşkil ederken, 85 sonrası gelenlerin çoğunluğu amele ve usta düzeyinde çalışmaktadırlar. Ağır ve riskli olan inşaat işçiliğinde ücretler de beceri düzeyine göre değişebilmektedir. Ayrıca son yıllarda inşaat sektöründe çalışanların da sık sık linç girişimlerine, haklarına el konmalarına ve kovulmalarına tanık olunmaktadır.
Seyyar satıcılık, pazarcılık ve benzeri küçük çaplı işler: Göç mağdurlarının en fazla yaptıkları işlerden biri de seyyar satıcılık ve pazarcılıktır. Fazla sermaye ve özel bir beceri gerektirmeyen seyyar satıcılık da yapılan diğer işler gibi sorunları ve riskleri fazla ancak geliri az olan, sosyal güvencesi olmayan bir faaliyettir. Zabıta ve polis tarafından potansiyel suçlu muamelesi görülüp sürekli rahatsız edilmektedirler. Bunun yanı sıra yerel kültür ve topluluklar tarafından aşağılanmakta ve zaman zaman da saldırı ve haksızlıklara uğramaktadırlar. Küçük ihtiyaç mamulleri gibi metaları satarak geçimini sağlamaya çalışan seyyar satıcıların ellerindeki çok kısıtlı çalışma imkanları da liberal politikalarla birlikte gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Aslında seyyar satıcılığın yerleşik hali olan pazarcılık da benzer özellikler ve sorunlar taşımaktadır. Hurdacılık da göç mağdurlarının yaptığı işlerden biridir. Eski kağıt, demir, şişe gibi malzemeleri toplayarak satan ve geçimini sağlamaya çalışan binlerce göç mağduru insan vardır.   
Çocukların çoğu da mendil, sakız, simit satma, ayakkabı boyacılığı, araba temizleme işlerinde çalışmaktadırlar.
Tekstil sektörü: Tekstil sektörünün endüstriyalist temelde ve büyük şirketlerin tekellerine göre düzenlenmesi sonucunda bu alanda büyük bir işgücü ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Çalışma koşullarının oldukça ağır ve yıpratıcı, ücretlerin düşük olduğu, sosyal güvence ve örgütlenme olanaklarının bulunmadığı tekstil sektöründe yerleşik kültür ve toplumdan insanlar çalışmadıklarından iş yine Kürtlere düşmektedir. İstanbul ve çevresinde merkezileşen bu sektörde işçi olarak çalışanların çoğu 1985 sonrası göçertilen Kürtlerdir. Bu işkolunda çalışan Kürtlerin çoğunluğu gençler ve kadınlardır. Ailelerde yaşanan ağır sorunlar yanında uzun çalışma saatleri, bu işkolunda çok ciddi psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklara yolaçmaktadır. Örneğin Kürt işçilerin çoğunlukta olduğu kot taşlama işine özgü ölümcül silikozis hastalığından sadece Çewlêk’e bağlı bir köyde 70’in üzerinde kişi çaresizce ölümlerini beklemektedirler.    

Yasa(k)larla statüsüzlük dayatılıyor

Esnaflık ve hizmet sektörü: Son dönemde göçertilenler içerisinde de çok az bir kısmı kurtarabildikleri arazileri ve malvarlıklarını paraya çevirerek veya akraba desteği alarak esnaflığa yönelmektedirler. Bu kişiler bakkal, manav, tuhafiye, inşaat malzemeleri satış yerleri gibi küçük ölçekli ticaret yapmakta ya da lokanta, kahvehane türü işletmeler çalıştırmaktadırlar. Ancak vergilerin yükselmesi, işletme koşullarının ağırlaşması, alım gücünün düşmesi, her alanda ticaretin merkezileşmesi ve tekelleşmesi gibi nedenlerden dolayı esnaflık yapanlar da büyük sıkıntılarla karşılaşmaktadırlar.  
Diğer işler: 1985 yılından sonra göçertilenler içerisinde az sayıda olsa da elektrikçilik, tamircilik, mobilyacılık, kaynakçılık gibi değişik meslekleri icra edenler vardır. Genellikle köylerinden göçertildikten sonra bir süre Bölge’deki şehirlerde kalan bu kişiler daha sonra göç ettikleri şehirlerde mesleklerine denk gelen işler bulamamaktadırlar.
Yapılan işlerin ortak özellikleri ve taşıdıkları sorunlara baktığımızda şu sonuçlarla karşılaşırız:
Her şeyden önce “statüsüz halka statüsüz işler düşer” der gibi yapılan işlerin statüsüz olması. İş bulmanın sürekli olmaması ve istikrarsız, günübirlik, geçici, iklim ve piyasa koşullarına bağlı olması. Sosyal güvenceden yoksunluk. İşlerin ağır, yıpratıcı, sosyalleşmeden uzaklaştırıcı, ancak ücretin az olması. Yapılan işlerin ciddi fiziksel-psikolojik rahatsızlık ve sakatlanmalara yol açıyor olması. Yasal ve yasadışı zorluklar ve sıkıntılarla sürekli karşılaşılması. Örgütlenme ve politikleşme olanaklarının olmaması.
Mersin, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde 1985 sonrası göç ettirilenler arasında yapılan araştırmalarda çalışanların yüzde  80-85’inin işlerinden memnun olmadıkları ve daha iyi iş aradıkları ortaya konmaktadır.

Yurduna dönme arayışı hep var

Köylerinde ve topraklarında daha iyi bir yaşam kurduklarına inanan Bölge halkı köyleri boşaltılıp sürgün edildikten, şehirlerinden göçertildikten sonra sürekli köyüne, memleketine; yerine yurduna dönme arayışında olmuştur. Sonradan yerleştikleri yerlerde karşılaştıkları ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal zorluklar ile sorunlar, toprağından ve toplumundan koparılmış olmanın verdiği acı ve yabancı mekanlardaki yaşam dayatmasının ağırlığı ve ayrıca tarihsel bir kültüre sahip olmanın bilinci ve sezgisi nedeniyle bu özlem sürekli canlı kalmıştır. Örneğin Mersin, Adana, Amed, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde yapılan anket ve araştırmalarda 1985 sonrası göçertilen Kürtlerin yüzde 80’i köylerine geri dönmek istediklerini belirtmişlerdir. PKK’nin tek taraflı ateşkesleri nedeniyle 1996 ile 2002 arasındaki görece az çatışmalı dönemde köylülerin yaklaşık yüzde 5’inin köylerine geri döndükleri yapılan araştırmalarla ortaya konmaktadır.
Köye dönüşlerde devletin girişimleri: Devlet, 1995 yılında ‘Güneydoğu’da yeniden yapılanma Projesi çerçevesinde ‘Köye Dönüş Projesi’ adıyla bir proje başlatmıştır. Bu temelde yeniden yerleşime tabii tutulacakların ekonomik faaliyetlere yönlendirilmesi için teşvikler de bu proje de yer almıştır. Ancak daha sonra bu projeden yararlanmak isteyenlerin bir OHAL Valiliği tarafından idare edilen bir komisyona başvurmaları şart koşulmuştur.
2000 yılı Mayıs ayında ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Eylem Planı adıyla bir başka plan devreye konmuştur. Bu plan, göç ettirilmiş olanların köylerine dönüşü veya yeni merkez köylere yerleştirilmesi için desteklenmesini içermekteydi. Diyarbakır Belediye Başkanına göre o dönemin parasıyla aslında 700 trilyona ihtiyaç duyulduğu halde Kasım 2001 Tarihinde ise İç işleri bakanı Kazım Yücelen, Hükümetin Köye Dönüş Projesi için 3.2 trilyon TL ayırdığını belirtmiştir.

Merkez köyler projesi tutmadı

Dağınık dağ köylerini kontrol edilebilecek şekilde kentlere yakın merkezlerde toplamayı hedefleyen merkez köy projesini dönemin başbakanı Tansu Çiller 1994 yılında ilan eder. 12 bin aile için Diyarbakır ve Batman’da güvenlikli alanlar yaratmak gerekçesiyle merkez köylerin oluşturulmasının içeren bu planın uygulanması için Avrupa Konseyinden yaklaşık 275 milyon Dolar istenir. Ancak Avrupa Konseyi bu projenin iflas edeceği kaygısıyla finansman sağlamaz. Ancak 2000 yılına kadar bazı alanlarda merkez köyler yapılır.
Tansu Çiller döneminde gerçekleşmeyen proje daha sonraki dönemlerde gerçekleştirilmek istenir. Sêrt il merkezine yakın Çetinkol köyü 2000 yılında merkez köy olarak yeniden inşa edilir. 2001 yılında başbakan Bülent Ecevit merkez köyler projesini yaygınlaştırmak istediklerini beyan eder. Bu temelde 2001 yılında Şirnex’ın önce Başağaç ve daha sonra Konalga ve Bayraklı köylerinde merkez köyler kurulur.
Ayıca Haziran 2001 tarihinden itibaren Diyarbakır merkeze yakın 500 evler, 450 evler isminde merkez köyler. Kulp’un İslamköy ve Buçuktepe köylerinde cazibe merkezleri adıyla merkez köyler inşa edilmiştir.
ABD devlet bakanlığının 2001 yılı raporuna göre 4 bin kişi Bölgede yapılan merkez köylerde yaşamaktadır. Merkez köyler projesi varlık itibariyle inkar-imha-asimilasyon mantığına dayanmakla birlikte gerçekleştirilmesinde ve kullanılmasında esas alınan yöntemler de çözümlerden çok sorun üretmiştir.
Bölge halkının manevi-maddi kültürüne, isteklerine ihtiyaçlarına aykırı biçimde hazırlanmış, halkın geleneksel tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin engellenmesine yol açılmış, devlet-özel sermaye ye para kazandırılmıştır. Yani pozitivist yaklaşımla köylüye şehirli yaşamı dayatılmıştır. Ayrıca bazı yerlerde bu köylere korucular yerleştirilmiştir.

AİHM davalarına karşı oyunlar

Köye dönüşler konusunda içten ve dıştan devlete yönelen eleştirilerin artması, bu konuda AİHM’e çok sayıda tazminat başvurusunun yapılması, o zamana kadarki projelerin başarısızlığı nedeniyle hükümet 2004 yılından itibaren bir takım girişimler başlatmıştır. Bunlardan en fazla öne çıkanları sıralarsak:
Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri Enstitüsü tarafından Bölgeden göçertilen nüfus konusunda Türkiye genelinde bir anket yapılmıştır. Temmuz 2004 tarihinde “terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması hakkında kanun” yani 5233 numaralı Tazminat Yasası çıkarılmıştır. Bakanlar kurulu geri dönüşlerle ilgili uygulamaların BM’nin bu konudaki yol gösterici ilkeleriyle uyumlu şekilde yürütüleceğini açıklamıştır. T.C. Dışişleri bakanlığıyla UNDP arasında yerinden edilmiş nüfusun sorunlarının çözümü yönünde görüş birliğini belirten bir anlaşma imzalanmıştır. Ancak bu girişimlerin uygulamaya geçen boyutlarını incelersek aslında sorunun gerçek anlamda çözümünün hedeflenmediği, daha çok iç ve dış kamuoyundan gelen eleştirilerin azaltılmasının ve olası sosyal patlamaların önlenmesinin hedeflendiği, AİHM’de açılan çok sayıda davanın getireceği maddi yükümlülükten ve hukuksal sıkıntılardan kurtulunmak istendiği, sorunun devletin Kürt sorunu konusundaki temel politikası temelinde çözülmek istendiği açığa çıkmaktadır.
5233 sayılı Tazminat Kanunu “terör ve terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması hakkında kanun” biçiminde adlandırılmıştır. Kanunun “Genel Gerekçe”sinde ise “Zararların sosyal risk ilkesine dayanarak karşılanması. Devlete olan güveni pekiştirecek; vatandaşla Devlet kaynaşmasını artıracak, terörle mücadeleye ve toplumsal barışa önemli katkıda bulunacaktır”; İki paragraf sonra ise, “zaten Ulusal Program’a göre bu yasanın 2004 yılında çıkarılmak zorunda olduğu ve bu yasa sayesinde AİHM’ye sadece sulh yoluyla sonuç alamayanların başvurabilecekleri” diye belirtilmektedir.
Her şeyden önce kanunun adlandırılması bile soruna doğru kaygıları haklı çıkarmaktadır. Bununla birlikte gerekçeler de yasanın hangi amaçla çıkarıldığı, bu yasanın uygulanmasında hangi yöntemler izleneceği ve bunun “devlete ne kadar katkısı olacağı” açıkça belirtilmektedir. Nitekim yasanın çıkmasından hemen sonra çoğunluğu Amed ve Dêrsîm gibi alanlardan göçertilenlerin tazminat yasası kapsamında yaptığı 400 dolayında başvuru Tazminat Yasası gereğince “sulh” yani devletle davacılar arasında uzlaşma yoluyla çözülmüştür. Bu olaydan sonra AİHM köy boşaltmaları konulu dava başvurularının çoğunluğunu Tazminat Yasasından yararlanmadıkları yani iç hukuk yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle kabul etmemiştir. Buna karşın, Tazminat Yasası için başvuranlar da çeşitli baskı yöntemlerine maruz kalarak uğradıkları maddi zararların çok az kısmını tazmin ettirebilmektedirler. Başvuruların çoğunluğu çeşitli gerekçelerle ret edilmektedir. Valiler ve OHAL denetimindeki zarar tespit komisyonlarında devlet memuru dışında sadece yerel barodan bir avukat yer alabilmektedir. 2005 yılında bu konuda bir değişiklik yapılmasına rağmen daha sonra Amed ve Elezîz’de yapılan yüzlerce başvuru benzeri belgeler eksik olduğundan reddedilmiştir. Örneğin Amed’de 8 Temmuz 2002 itibari ile yapılan 18.240 başvurudan sadece 369’u, yani yaklaşık yüzde 2’si ancak sonuçlanabilmiştir.
Ayrıca birçok yerde köye dönmek isteyenlere, ilgili karakol tarafından boş beyaz bir kağıt imzalamaları dayatılmakta, bunun yapılmaması halinde ise izin verilmemektedir. 

Köye dönüşlerle ilgili ulaşılan sonuçlar

KHRP’nin Haziran 2002 tarihli “Ülke İçinde Göç Ettirilen İnsanlar-Türkiye’deki Kürtler” adlı raporundan alıntılarsak: “T.C. hükümetinin 1997 raporunda, Güneydoğuda 15.314 kişinin köylerine döndüğü belirtilir. OHAL Valiliğinin 11 Kasım 1997 tarihinde açıklanan resmî rakamlarına göre göç ettirilenlerden yüzde 6’sı evlerine dönmüştür. TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun 1998 yılı raporunda, hükümetin köylülere verdiği köylerine dönmeleri ile ilgili sözünü tutmadığı ifade edilir ve bu konuda kapsamlı bir strateji önerilir.
İl valiliklerine ve OHAL valiliğine yapılan dönüş başvuruları kabul edilirse ancak köylüler dönebilirler. OHAL Valiliği 2000 yılında yapılan 131 bin başvurudan sadece 64 bininin kabul edildiğini, daha önceki 8 yıllık sürede de 26 bin başvuruya onay verildiğini belirtmiştir. Jandarma Genel Komutanlığı ise aynı yıl içinde yapılan 238.900 başvurudan üçte biri onaylanmış, geri kalanları ise “güvenlik” gerekçesiyle ret edilmiştir.”
Elde edilen son veriler ise Bölge genelinde 2.000 civarında köy ve mezranın meskûn olduğunu göstermektedir. Ancak bu köylerdeki nüfusun göçertilmeden önceki gibi olup olmadığı bilinmemektedir. Ancak inkar-imha-asimilasyon yaklaşımı aşılıp sorunun gerçek anlamda çözümü konusunda samimi olunmadığı ve bu temelde bir temel politika değişikliğine gidilmediği için köye dönüşler konusundaki çalışmalar da olumlu anlamda sonuçlara yol açmamıştır.
Bununla birlikte halkın kendi imkanlarıyla köylerine dönmeleri yasal veya örtülü engellerle karşılaşmış, resmi izin müracaatları dikkate alınmamış ve hatta baskıya maruz kalmışlardır. Örneğin göç ettirilenlerin sorunlarına çözüm bulmak için kurulan Göç-Der adlı kuruluşun girişimleri devlet nezdinde dikkate alınmadığı gibi son yıllarda gündeme gelen yoğun baskılar ve tutuklamalardan da nasibini almıştır. Göç-Der 1998-99 yıllarında köylerine geri dönmek isteyen 17.914 ailenin dilekçelerini TBMM’ye sunmuş bunun yanı sıra köylülerin göç ettirildikleri yerlerdeki resmi yerel yetkililere benzer talepler içeren dilekçeleri sunmalarına yardımcı olmuş ancak hiç bir olumlu cevap alamamıştır.
Köye dönüşler konusunda son yıllarda köy yaşatma dernekleri, yardım kampanyaları, göç edenlerle dayanışma dernekleri gibi oluşum ve girişimler gerçekleşse de bu çabalar ve kurumlar yasal ve yasal olmayan engellerle karşılaşmaktadır.
Bununla birlikte köylülerin devlet kurumlarından resmi ve belgeli izin almadan köylerine dönmeleri de mümkün değildir. 2000 yılından itibaren köylerine dönmek isteyen ve hatta izin de alan birçok köylü öldürülmüştür. Hatta izinli köylerine yerleşenler korucuların ve askerlerin yoğun baskılarıyla karşılaşmaktadırlar. İzin alan ve herhangi bir baskıyla karşılaşmayanlar bile köylerinde ihtiyaçlarını karşılayacakları ve geçimlerini sağlayacakları bir şey bırakılmadığı için kendilerini zor bela ayakta tutabilmektedirler. BİTTİ

HESEN GERDÛN