Sevim Akyürek'in bu linkteki ( http://arkadaş.ch/sevim-akyürek-dovulduler-asagilandilar-tecavüze-uğradılar.asp ) harika yazısını okuyunca aklıma Zweig'in "İnsanlık Tarihinde Yıldızın Parladığı Anlar" adlı kitabı düştü. Öyle ya fikir, insanın aklına elmanın düştüğü gibi düşmüyor. Zweig'in, bir romanın tanrı anlatıcısı gibi hikayelendirdiği onlarca hikaye var kitapta. Her biri harf harf okunmaya değer. Belki de bu değerliliktendir ki kitabın tamamına yayılan anlatıları konu etmek sıradan bir okur-yazar davranışı olur. Yıllar önce okuduğumda kitabı hayranlıkla arkadaşlarıma öneriyor, konusu açıldı mi İstanbul'un işgalinden Waterloo Savaşı'na, George Hendel'den, Tosltoy'a ondan Goethe'nin fırtınalı aşk hayatından Lenin'in malum tren yolculuğuna kadar bir şeyler tartışabiliyordum minik meclislerde. Ama bu bilgilenmeyi asla "sosyal statü" işine çevirme gafletine düşmemek lazım. Zaman zaman küçük dünyamı kamçılayan bu duygu, çok daha derinlikli okumalar yapan birine denk geldiğimde can çekişiyordu, elem veriyordu bilgisiz halime... 


İspanya'nın belaları ve sömürgecilik 

Büyük Okyanusun Keşfi Kolomb'un Amerika'yı keşfinden sonra İspanya'a dönmesiyle hikaye başlıyor. Sıradan İspanyolları daha çok "daha önce görmedikleri hayvanlar, çığlıklar atan rengarenk papağanlar, daha sonra Avrupa'yı kendilerine vatan edinecek bitkiler, Hint buğdayı, tütün" ve daha nice şey cezbederken kral, kraliçe ve saray görevlilerini büyük oranda sandıklardaki altınlar, altın tozları ilgilendiriyor. Zira İspanya o yıllarda açlıkla pençeleşiyor ve krallık bütçesi giderek erimekte. Bu cazibeli keşiften sonra duyurularla yeni keşiflere katılacak insanlar aranır, onlardan birlikler oluşturulur. "Gerçek soylular, gözü pek serüven düşkünleri, yiğit askerler dahil, damgalı hırsızlar, yol kesen eşkiyalar, borçlular, yaşamlarını çekilmez kılan karılarından kaçıp kurtulmak isteyen kocalar, çapulcular'' kısacası İspanyol adliyesinin aradığı ne kadar suçlu varsa hepsi o günlerde Cadiz ve Palos limanlarına akıyor. Yeni dünyanın nimetlerinden yararlanmak istiyor. İspanya bir anda tüm baş belalarından kurtulmanın imkanını da yakalıyor dense yeridir. Lakin başka bir belanın türeyeceği kimsenin aklına gelmezdi. Sömürgecilik, Amerika'nın bir yarısını kılıçtan geçirirken, kalan yarısını da kendisine benzetmekle şaha kalkıyor. İlk talan ettikleri ada, Hispanola (Haiti ya da San Domingo)... Bu dehşetli gemi gemi yolcudan sonra Haiti'de talan edilmedik yer, kazma kürek vurulmadık toprak kalmıyor; kendisine bir çiftlik kurmuş biri var ki Hispanola'nın en acımasız efendilerindendir ama ne hikmetse işleri bir türlü istediği gibi gitmez ve İspanya'a dönmek durumunda kalır: Vasco Núñez de Balboa...


Keşfin yol açtığı değişim

Zweig'in hikayenin merkezine aldığı kişi de adı Büyük Okyanus'un Peru (Biru) kıyısına adı verilen (Mar del Sur o Mar de Balboa) De Balboa'dan başkası değildi. Eğer De Balboa'nın 1510 yılında bindiği gemide Leoncico adındaki o köpek olmasaydı Peru ve dolasıyla Büyük Okyanus'un o kıyısı belki yüzyıllar sonra keşfedilirdi. Zira De Balboa, yük olacak halde Altın Kastilya'ya gidecek sandıkların içindeydi. Ve geminin kaptanı da Zweig'e göre sadece nitelikli elemanları barındıran, işe yaramazları bir çırpıda balıklara yem eden, zalimlikte ün salmış Martin Fernandes Enciso'dur ki De Balboa'nın Hispanola'da ada valisinin tüm desteklerine rağmen başarısız olması onun işe yaramaz olduğuna en büyük delildi. Köpek Leoncico saatlerce bir sandığın önünde duruyor, kuyruk sallıyor, kokluyor ve havlıyor. Böylece yük sandığından bir döneme damgasını vuracak, İspanya krallığının bir döneminin çalkantılarının ve Amerika yerlilerinin sonsuza dek sürecek çilesinin baş müsebbibi çıkacaktır. Bundan sonra olacak olaylar: Martin Fernandes Enciso ve ekibi Amerika karasına vardığı an düşmanlarının saldırıları ve sıtmadan ötürü otoritesini kaybediyor, De Balboa, Hispanola deneyiminden işe yarar tüm erkekleri silahlandırıp emrine alıyor. Enciso ise çareyi İspanya'ya kaçmakta bulacak, krallığa bu asi serüvencinin krallığın emirlerine karşı geldiğine dair dilekçe yazacaktır. Sandıktan çıkanı denize atmamanın tüm pişmanlığını yaşamış bir beyefendi olarak... Ne yazık ki krallık merkezi topraklarına varmadan yolda boğulacaktır. Böylece De Balboa, bir sömürge valisinin ölümüne sebep verecek bir itaatsizliği sergilemiştir. 


Yerli kırımı 

Yerlilere yönelik beyaz İspanyol kırımı daha da katmerleşerek gelişiyor. Balboa yönetimindeki sömürgeci ordu (130 asker gerisi devşirme yerliler) her tarafı soyup soğana çeviriyor. En akllıca işi bir kabile reyisinin kızıyla evlenerek kendisine yerli işbirlikçi tutması eylemi oluyor. Ama sömürgeci eylem aynı zamanda birçok yerli kabilenin hayatta kalmasını sağlayan garip ama pozitif bir etkinlik oluyor. Yoksa barbarlık tek bir yerlinin bile yeryüzünde kalmasına razı değil. Sorun çıkaranlar Balboa'nın köpekleri tarafından acımasızca parcalanıyorlar. Köpeklere canlı canlı yerli parçalatmak dönemin en lüks eğlencisi... 

Kızını, Balboa'ya veren kabile reyisinin bu teklifini Zweig söyle değerlendiriyor: "Reyisin yerlere kadar eğilerek kabul ettiği bu gökyüzü çocukları, bu tanrıya benzeyen güçlü yabancılar, altını görür görmez bütün şan ve ihtişamlarını kaybediyorlar. Tıpkı zincirlerinden boşanmış köpekler gibi birbirilerine saldırıyorlar, kılıçlarını çekiyorlar, yumruklarını sıkıp haykırarak birbirleriyle boğuşuyorlar. Hepsi de daha çok altın kapma derdinde." Balboa, İspanya'da kendisi hakkında olup biten her şeyi de rüşvet karşılığında kuryelerden öğreniyor, krala, kraliçeye, saray hukukçularına sürekli altın ve değerli eşyalar gönderiyor, krallığın topraklarını genişleteceğine dair uzun uzun mektuplar yazıyor, nutuklar çekiyor. Böylece krallığın üzerine göndereceği orduyu da geciktirmiş oluyordu. Bu arada Balboa ve ordusu önce Panama'dan geçmeyi başarıyor, ardından Peru'un içlerine Darien'e ulaşıyor sonra da Büyük Okyanus'u gören ilk beyaz olarak tarihe geçiyor. "Yalnızca birkaç adım daha: Mesafe gittikçe azalıyor ve şimdi tepeye ulaştığında önünde uzanan eşsiz bir manzara ile karşılaşıyor. Sarp meyille inen dağların, yemyeşil ormanlarla kaplı tepelerin arkasında, bir maden parçası gibi ışıldayan uçsuz bucaksız bir deniz." O ana kadar Kolomb ve diğerleri tarafından aranan efsane denizi keşfetmek Vasco Núñez de Balboa gibi bir gangstere nasip olacaktı. Francisco Pizzaro, Vasco Núñez de Balboa'yi oyuna getirip kellesini vurduğu ana kadar Bilbao'nun sadece birkaç aylık zamana ihtiyacı vardı der Zweig. Eğer bu zamanı yakalmış olsaydı Peru şimdilik Bilbao adıyla anılabilirdi. Tanrının, iyi işler başarma şansını yakalamış insanlara cömertliğini bir kereden fazla gösterdiği az görülmüştür.