‘Gazap Üzümleri’, John Steinbeck’in en kült eseri denilebilir. Ezen/ezilen teması itibariyle de hala çok güncel… Uzun yıllar önce yazılan bu roman, bir “yol” hikayesidir. Yazar yol boyunca, Joad ailesi şahsında, hem kapitalizmi deşifre ediyor hem de onun kendini nasıl yaşattığını ve onunla nasıl baş edilebileceğini gösteriyor. Topraklarından koparılmaları ile başlayan ve Amok koşusuna dönüşen yolculukta yaşananlar üzerinden emeğin sömürüsü ön planda tutulsa da, daha özgün durumlara dair ilginç eleştiri ve çözümlemeler var kitapta. Bunlara kısaca bakıp, Steinbeck’in Kürdistan’daki Özyönetim hamlesi ve taleplerine neredeyse bire bir şeyler önerdiğine naçizane değinmek istiyorum…

Tom Joad hapisten yeni çıkmış, ailesini görmeye gider. İlk karşılaştığı şey terkedilmiş, yıkılmış bir evdir. Yolda tanıştığı rahip Casy, ona eşlik etmektedir. Casy rahipliği terketmiş ve yeni bir yaşam arayışındadır. Bu karakter önemlidir çünkü kitabın ideolojik arka planıdır. Söylemleri, başta din eleştirisi olmak üzere, yoğunca toplumsallık arayışına tekabül eder. Birey değil, toplum der. Rahipken düşman olarak gördüğü “şeytanın” bir yanılsama olduğunu, esas şeytanın görülmeyen, şekli şemali belli olmayan, kendini sürekli sahte maskelerle saklayabilen sömürü düzeni olduğunu söyler. İnsanın göçe zorlanması, köklerinden koparılması bir yıkımdır. Köyden ayrılmadan önce, yola çıkmak istemeyen, yaşamını verdiği bu toprakları bırakamayacağını ama zorla götürülen ve yolda ölen yaşlı dedeye dair “O şimdi ölmedi. Evinden ayrıldığında öldü” diyerek köyden kopuşun manasını en başta ortaya koyar…

Yine Casy’ye göre kötülüğü yaratan devlettir. Polisler kötülüğü önlemezler, tam tersine yaratırlar ve bunu çarpıtarak yoksulların sırtına yüklerler. Egemenin kötülük kol gezerken takındığı nobranlığa “Burada gözyaşlarının dile getiremeyeceği bir üzüntü var” diyerek isyan eder. Casy bilinçlidir ve bu bilinci ile Tom’u etkilemektedir. Casy cezaevine girer ve orada örgütlü olmadan bu savaşın verilemeyeceğini derinden kavrar. Örgütlemeyi çok geçmeden Tom üstlenir…

Tom özgürlükten yanadır. Dürüstlük onun vicdanıdır. Aç ve yoksul yüzbinlerin öz bilinçlerine varmaları ile hiçbir silahın onları durduramayacağı inancındadır. Zaten kitap boyunca birlik olamamaktan şikayet eder. Yine Tom bir adım ileri giderek “Özyönetimi” kurtuluş reçetesi olarak gösteriyor. Binbir zahmetle çektikleri yolda “kendilerini yöneten”, öz güçlerine dayanarak iş yapan bir kamp onu çok etkiler. Kitabın sonlarına doğru, polisten kaçıp saklandığı tarlada ona yemek getiren annesine “İnsanlar kendi kendilerini yönetebilirler. Sorunlarını kendileri çözebilirler. Polisler ortalıkta silahlarıyla olmayınca düzen çok daha kolay sağlanıyor. Bunu her yerde hayata geçirmek gerekiyor. Neden kendi kendimizi yönetmeyip, toprağımızı işletmeyelim?” der. Bunlar dönemine göre ileri görüşlerdir ve özyönetimin evrensel aklına işarettir.

Tüm yol boyunca parçalanan aileye ve sorunlara göğüs geren, ayakta kalabilen anne ise “Biz halkız… Ölmeyiz” diyerek destek çıkar oğluna. Tarlada çalışan bir işçi de “Kendi kendini yönetmenin” tehlike olarak görüldüğünü, sistemin böylecek çıkar elde edemediğini söyleyerek net bir teşhis koyar olan bitenlere…

Steinbeck’e göre devlete karşı toplum savunulmalıdır. Din, ekonomi, güvenlik ve daha pek çok alan üzerinden egemenlik kuran devlet, dinin de yardımı ile kötülüğünü derinleştirmektedir. Bombalar yağdırması, boğazları kesmesi, emeği sömürmesi; atılan bazı ileri adımları gördüğü içindir. Savaşı sürdürmek onun temel misyonudur. Steinbeck iki önemli konunun daha altını çizer. Birincisi “ben”den, “ben” dilinden, zihniyetinden çıkıp “biz”e doğru evrilmenin gerekliliği…

İkincisi, onun ağzından olduğu gibi ifade etmek gerekirse, “İnsanoğlu bir kavram için savaşmadığı, uğruna ölmediği zaman, felaket gelip çatmıştır, çünkü bu tek nitelik insanoğlunun temelidir ve insanın bu tek niteliği belirleyicidir.”

Evet, tüm bunları yol öğretmiştir Joad ailesine. Hikayeyi yolun orta yerinde, hüzünlü bir kare ile bitiren Steinbeck, yolun bitmediğini, devam alınacak çok yol olduğunu der gibidir…

***

Şimdi bir başka yola, kırk yıldır soluksuz yürünen bir yolun söylediklerine bakalım. Bu bitmemiş yolda, hikayede düşmanı, kötülüğün, yakıcılığın, felaketin, ölümlerin, göçün, dağılıp kaybolmanın, faillerin binbir yüzüne tanıklık ettik, ediyoruz. Ama en çok hala bu yolu yürüyenler, pes etmeyenler iz bırakıyor, yol açıyor, rotayı belirliyor…

Yol öğreticidir. Mesele onun sonuna varmaktan öte oraya nasıl vardığın nasıl kat ettiğindir. Bugün bu yolun en görkemli duraklarından birinde kendimizi en iyi doğru ifade ettiğimiz, bilincimizi keşfettiğimiz bir zaman diliminde devlet denen ahlaksız örgütlü sapmaya “+demokrasi” tezi ile bir yaşam kurmak istiyoruz. Yolun arkada kalan kısmı bunun en iyi çözüm olduğunu gösteriyor. Sosyal, ekonomik, politik, diplomatik, hukuk, kadın, meşru savunma ve daha başka pek çok alanda “varoluş” hissedilmek isteniyor.

Toplumsallığımızı öz gücümüzle, talansız, sömürüsüz, kendi toprağımız üzerinde yaşamak istiyoruz. O topraktan koptukça/koparıldıkça ölüyoruz. Özden kopuş, kendi bahçesinin ayrıksı otu kılınmaktır ve soykırım pratiğidir.

Ben’leştirilen bizler, biz’leşmek istiyoruz… Bundan ötürü özgürlük, özgür yaşam diyor; bu kavganın insanlığı ilgilendirdiğini ısrarla ifade ediyoruz.

Kötülüğe boğulmuş yoksulluk kaderciliğini, gaza boğulmuş sahte demokrasiyi, kurşunlarla - tanklarla hizaya getirmeye çalışılan kardeşliği, yalanlarla yürütülen siyaseti, erkekleştirilmiş hakaretvari kadın politikalarını, ikiyüzlülüğün din diye satılmasına ısrarla karşıyız…

Özyönetim denilen şey her şeyden önce kendini bilme, keşfetme uğraşı ve evrensel bir ahlakın arayışı/sonucudur. Bundan ötürü Steinbeck’in yıllar önce Kaliforniya’dan söyledikleri bugün Kürdistan’ın herhangi bir sokağında “devlet kötüdür, onun şiddeti kötülüğün sebebidir. Kendimizi sorunsuz yönetiriz, koruruz o çekilirse üzerimizden” deyişi ile ifade edilenler aynıdır. Hakikatin birleşen iki ucudur...