Kuşkusuz Kürt sorunu başta Türkiye olmak üzere İran, Irak ve Suriye ulus-devletlerinin en önemli sorunudur. Bu sorun devletlerin iç işi olduğu kadar, uluslararası boyutu da oldukça önemli bir muhtevaya sahiptir.
Kürt sorunu Osmanlı’nın son dönemlerinden cumhuriyetin seksen yıllık tarihi boyunca sistemin ayağına dolanan en kapsamlı, kangrenleşmiş ve içinden çıkılamaz bir hal almış durumdadır. Bünyesinde barındırdığı potansiyel risk ve tehlikeler her zaman çatışma boyutuyla gündeme gelmesine neden olmuştur. Son otuz yıldır PKK şahsında geliştirilen Kürt Özgürlük Hareketi karşısında Türk devleti yeni dönemde uluslararası konjonktürü de dikkate alarak Ahmet Davutoğlu adında bir bürokratı transfer ederek önce Dışişleri Bakanı sonra Başbakan yapmıştır. 'Stratejik Derinlik’ adında bir diplomasi kitabı kaleme alan Davutoğlu her ne kadar ABD’li diplomat Henri Kissinger’e öykünse de esas itibariyle 19. yüzyılda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun dışişleri bakanlığını yürüten Prens Meternich’i anımsatmaktadır. Meternich, Fransız Devrimi’nin Avrupa’da yarattığı etkinin önünü almak ve İmparatorlukların ömrünü uzatmak için 'Kutsal İttifak ve Dörtlü İttifak’ politikalarıyla Avrupa’da yükselen devrimci halk ayaklanmalarını tasfiye etmiştir.
Davutoğlu da 21.yüzyılda aşılan ulus-devlet paradigmasına karşı Ortadoğu’da Metternichvari bir hamleyle sonlanan sistemlerinin ömrünü uzatma derdindedir. Metternich 1815 Viyana Anlaşması’yla 1914 1. Dünya Savaşı’na kadar imparatorluklara nefes aldırmış, yüz yıl ömürlerini uzatmıştır, fakat buna rağmen sonuçta imparatorluklar aşılmaktan kurtulamamışlardır.
Günümüz küreselleşmesinden de ulus-devletler aynı kaderi yaşayacaklardır, kendi sonlarını kotaramayacak ve aşılmak durumunda kalacaklardır.
1945 2. Dünya Savaşı’yla aşılan ulus-devletler 21. yüzyılda artık tümüyle dönüşmek durumundadır. En son ABD’nin Irak müdahalesi Baasçı Saddam ulus-devletinin tasfiyesi buna en büyük örnektir.
Kürt sorunu da kuşkusuz ulus-devlet paradigmasının sonucunda ortaya çıkmış ve günümüzde halen çözüm bekleyen en komplike sorunların başında gelmektedir. Coğrafik olarak jeostratejik bir bölgede bulunan Kürdistan küresel aktörlerin nüfuz alanlarının tam orta yerinde bulunmaktadır. Kuşkusuz bu güçlerin başında ABD gelmektedir.
 ABD çağ stratejisi ve küresel yol haritasını stratejist ve eski siyasetçi olan Brezenski’nin 'Büyük Satranç Tahtası’ adlı eserinde net bir biçimde ortaya koymuştur. Portekiz’in başkenti Lizbon’dan Rusya’nın Çin kıyılarında bulunan Vladivostok hattına kadar olan bölgeyi 'kim elinde tutuarsa dünyayı o yönetir’ biçiminde bir iktidar hattı-kuşağını tarif etmektedir. Bu hatta Balkanlar, Ortadoğu ve Orta Asya (Transkafkasya) gibi üç önemli stratejik bölgenin bulunduğunu belirtmektedir. Hatırlanacağı gibi ABD 90’lı yıllarda Balkanlara müdale etmiş ve buraları yeniden düzenleyerek yeni bir sistem ortaya çıkarmıştır.
Bu temelde de Balkanlarda kapsamlı bir savaş ve çatışma süreci gelişmiştir. İlginç olanı, ABD Balkanlar ile meşgulken Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesidir. ABD 92 yılında Irak’a müdahale ederek ve 36. paralel hattı ile Çekiç Güç adı altında bir kuvvet bırakarak yeniden Balkanlara yoğunlaşır.
Zira ABD için daha Ortadoğu’ya müdahalenin zamanı ve koşulları oluşmamıştır. Saddam sadece işgüzarlık yapmış ve bu temelde cezalandırılarak ileri bir tarihte müdahale edebilmek için rölantiye alınmıştır. ABD Ortadoğu’ya 1999 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ederek aslında müdahale etmiş, bu müdahale Sayın Öcalan’ın geliştirdiği politikalarla işlemez kılınmıştır. Şimdi dönüp geriye baktığımızda ve özellikle son dönemlerde aniden Kürt sorununun çözülmesi gerektiği noktasında hararetle gündeme getirilen hususları ele aldığımızda bu işleyen prosedürle bağlantısı olduğu izlenimi ve kanısı oluşmaktadır.
Ortadoğu’yu da Balkanlar misali yeniden dizayn etmek isteyen ABD, gözünü yeni hedeflere dikmiş bulunmaktadır. Özellikle Ortadoğu'nun ulus-devlet sisteminin en büyük mağduru olan Kürtleri, yeni sistemini inşa sürecinde kendi yedeğine alması siyaset biliminin doğası gereğidir. Bu temelde ABD düzenlemesini yaparken sisteminde Kürtlere çok önemli hatta stratejik düzeyde bir misyon yüklemek niyetindedir.
Bunu yaparken de kendi Kürt ittifakına yatabilecek siyasal aktörler yaratmak niyetindedir. Hakeza, bu temelde Irak üç güç ve bölge temelinde yeniden yapılandırılacak ve en önemli aktör olarak da Kürtler rol üstlenecektir. Yeni hedeflere (Transkafkasya-Ortaasya) yönelmek isteyen ABD giderken arkasında sorun olsun istememekte, bu temelde bölgede var olan Kürt sorununun geçmişteki yöntemlerle çözümüne onay ve prim vermemektedir. Hatta geçmişte ısrar eden aktörleri aşmakla, destek vermemekle, yalnız bırakmakla tehdit etmektedir. Bu temelde Türkiye’den de kendi Kürt sorununa çözüm bulmasını telkin etmekle sınırlı kalmamış, buna direnebilecek aktörleri de Ergenekon Operasyonuyla enterne ederek kendi siyasetinin de önünü açmaktadır. Türkiye’nin Ordusu, Hükümeti ve Dışişleri kadrolarının cümlesiyle 'Kürt sorununun çözümü süreci’ni başlatması da buradan kaynaklanıyor olsa gerek.
Yine ABD Deniz Subayları'ndan olan Thomas P. M. BARNETT 2005 yılında kaleme aldığı, ayrıca hükümet tarafından benimsenen doktrinler içeren 'Pentagonun Yeni Haritası’ adlı kitabında ABD’nin Brezenski’nin hedeflerinden sonraki yeni planlarını ortaya koymaktadır. ABD için dört stratejik alan ve tehdit sıralamaktadır. Bunlar: Güvenlik akışı, semaye akışı, enerji akışı, nüfus akışı.
ABD’nin bu stratejisi temelinde olaya dönüp baktığımızda, PKK ve KCK sisteminin ne enerji, ne güvenlik, ne sermaye ne de nüfus akışı başlıklarında tehdit yaratabilecek herhangi bir fonksiyonu, politikası, eylemi, söylemi ve etkisi yoktur.
Yani PKK bu bağlamda stratejik bir tehdit değildir. Sistem için esas stratejik tehlike İslami fundemantalist unsurlar ile Konfüçyen kuşaktaki devletlerin geliştireceği ittifaktır. Bu tehdit ise Transkafkasya hattında ortaya çıkacak bir tehdittir. Zira adı geçen güçler Ortaasya ve Uzakdoğu’da yaşamaktadırlar. İran’dan Çin’e uzanan hat adı geçen ittifak alanını oluşturmaktadır.
Kürtler bu stratejide en önemli ve hayati partner olarak ABD ve küresel aktörlerce yedeklenmek istenmektedir. Bu temelde bölgedeki tüm Kürtlerin desteği ve teveccühü elzem olmaktadır. Bundan dolayı da Türkiye devletinin kaynağını ulus-devletten alan geleneksel tekçi, inkar, imha ve asimilasyoncu saldırganlığı ve militarist politikaları destek bulmayacak gibi görünüyor.
Sonuçta ABD’nin Irak’tan çıkış planı yapması ve çıkarken de yönünü ülkesine ABD’ye dönmemesi, BARNETT’nin vurguladığı gibi 'Sıradaki kim?’ stratejisi temelinde yeni ilgilenme ve müdahale alanı olan 'Transkafkasya-Orta Asya’ hattına yöneleceği yönündedir. İşte bu nedenle Türk devlet ve hükümet erkanı sürece böylesi apar topar bir biçimde yönelmek durumunda kalmışlardır.
 Stratejik derinlik politikası ulus-devlete ömür mü katacak yoksa stratejik çıkmazla yüz yüze kalarak aşılacak mıdır?