Davutoğlu zikredildiğinde Osmanlıcılık akla gelmektedir. Davutoğlu da hep Osmanlı değerlerinden, kültüründen ve devlet geleneğinden söz eder. Geçmişle bugün arasında bağ kurmayı, o çerçevede değerlendirme yapmayı da sever. Bu çerçevede de gelecek Türkiye tahayyülleri ortaya koyar. Nitekim aday olduğu Tayyip Erdoğan tarafından açıklandıktan sonra bu yönlü yaptığı konuşmayı Tayyip de çok beğenmiştir. Bu da tarih ve gelecek arasında bağ kurma konusunda Davutoğlu’yla benzer bir yaklaşım içinde olduğunu göstermektedir.
Şu açıktır ki, tarihi doğru anlama, tarihle gelecek arasında doğru bağ kurma iyi sonuçlar da ortaya çıkarır. Özellikle yanlışlıklardan dersler çıkarıldığında sonuçları daha da olumlu olur. Davutoğlu genlerinde bulunan Osmanlı hayranlığıyla Türkiye’yi Ortadoğu'da etkin kılmak isteyebilir. Bize göre Osmanlı tarihine tecrübeler ışığında doğru bakılırsa bu Türkiye açısından da, Kürtler açısından da, Ortadoğu açısından da olumlu gelişmelere neden olabilir.
Osmanlı’da farklı kültürleri ve kimlikleri yok sayma yoktur. Farklı kimlik, kültür ve coğrafyaların özyönetimi Osmanlı yönetimiyle çelişen değil, tamamlayan karaktere sahiptir. Örneğin 19. yüzyıl başlarına kadar Kürdistan'da merkezi yönetimin her şeye karıştığı bir yönetim tarzı yoktur. Kürtler kendi kendilerini yönetiyordu. Kürtlerin doğal özerklikleri kabul edilmişti. Yine Mısır ya da Balkanlarda benzer bir yönetim anlayışı vardı. Zaten ümmet anlayışı nedeniyle İslam inancına sahip topluluklar bir kardeşlik hukuku içerisinde yaşarlardı. Daha doğrusu ulus-devlet zihniyeti halen olmadığından Osmanlı toplumları içinde özgünlükler ve özyönetim gerçeği kendisini şu veya bu düzeyde pratikleştiriyordu. Nitekim Davutoğlu da zaman zaman tarihsel gerçeğin bu boyutunu dile getirmektedir. Ancak Pan-İslamcı ve Pan-Türkçü anlayışların kendisini ortaya koymasıyla birlikte Osmanlıcılık da yeni bir karaktere bürünmüştür. Osmanlı toprakları bu yüzden 19. ve 20. yüzyılda halklar için bir cehennem haline gelmiştir.
Davutoğlu 21.yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu ve Balkanlar’da etkin olma konusuna nasıl yaklaşacak bu önemlidir. Eğer ulus-devlet zihniyetini bırakarak farklı topluluklarla yan yaşamayı kardeşlik ve demokratik birlik içinde ele alırsa, o zaman Türkiye sınırları dışında etkili olma yaklaşımı pozitif bir temelde etkili olma durumu ortaya çıkarır. Yok, ulus-devlet zihniyetiyle tarihe özlem duyulursa bu, hem Türkiye'ye hem de Ortadoğu'ya felaketler getirir. Osmanlı zihniyetinin ulus-devlet zihniyetiyle buluşması kadar tehlikeli bir düşünce, yaklaşım ve pratik olamaz. Ulus-devlet zihniyetinden kopmazsa Davutoğlu’nun yaklaşımı Enver, Cemal ve Talat paşanın pratiklerinin başka bir türevini yaşatır. Çünkü Türkiye'deki aydın ve siyasetçiler ulus-devlet zihniyetiyle yetişmişlerdir. Kürt sorununa da hala ulus-devletin farklı bir versiyonuyla yaklaşılmaktadır. Davutoğlu’nun konuşmasında sık sık restorasyondan söz etmesi ulus-devletin bazı sivriliklerinin giderilmesi biçiminde ifade edilmiştir. Bu açıdan restorasyondan neyi kastettiğinin izaha ihtiyacı var. Çünkü restorasyon eskiyi tamir ederek yola devam etmek anlamına gelmektedir.
Davutoğlu’nun tarihe bakarak siyaset yapma anlayışı yanlış değildir. Ancak şu bilinmelidir ki, Osmanlı bir ulus-devlet değildi. Olaylara ve olgulara ulus-devlet anlayışıyla yaklaşmazdı. Osmanlı yönetiminin tepkiler de ulus-devlet yöneticileri gibi değildi. AKP Hükümeti'nin tepkileri ise restore edilmiş ulus-devlet tepkileri biçiminde görülmüştür. Bu açıdan Davutoğlu’nun Osmanlıcı ve dışa yönelik politikaları birçok çevreyi ürkütmektedir. Kürtler için felaket getirecek böyle bir politika, Araplar ve İran tarafından da kuşku, kaygı ve tepkiyle karşılanmaktadır.
Ancak, Kürt sorununu ulus-devlet anlayışından arınarak demokratik temelde çözerim ve bu temelde ilk önce Kürtlerle birlikte Misak-ı Milli'yi kardeşlik ve demokratikleşme içinde güncelleşitirerek Ortadoğu'da siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik olarak etkili olurum düşüncesinde olursa buna bir şey denmez. Bu yaklaşım başta Türkiye halkları olmak üzere tüm Ortadoğu halkları için hayırlara vesile olabilir.
Türkiye, ulus-devlet zihniyetiyle Osmanlı'nın parlak tarihini yeniden yaratacağım derse Türkiye yeni bir I. Dünya Savaşı travması yaşar. Türkiye açısından tek doğru ve gerekçi politika, Türklerle Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı esas alan Misak-ı Milli'nin demokratik zihniyetle güncellenmesidir. Misak-ı Milli, Türklerle Kürtlerin birlikte yaşadığı bir ortak vatan tasavvuruyla karar altına alınmıştır. Kürtler böyle anlamışlardır. Türk egemenleri de Kürtlere Misak-ı Milliyi böyle düşündüklerini söylemişlerdir. Ancak Lozan’da ve sonrasında Türk egemenleri ulus-devlet temelinde Kürtleri yok etme karşılığında Misak-ı Milli'den vazgeçmişlerdir. Kürtlere kurulmuş bir tuzak mıydı, bir ihanet miydi, Türk egemenleri oyuna mı getirmişti? Ne dersek diyelim, Kürtler tarihin en acılı dönemini bu pazarlık sonrası yaşamışlardır. Musul, Kerkük ve bugünkü Rojava Türkiye sınırları dışında kalmış, bunun karşılığında da TC Kürtleri yok ederek ulus-devlet yaratma “hakkını” almıştır. Bu nedenle 20. yüzyıl boyunca Kürtlere yönelik uygulanan fiziki ve kültürel soykırıma kapitalist modernist sistem ses çıkarmamıştır.
Eğer Türk devleti ve Davutoğlu, “biz ulus-devlet ve kültürel soykırımdan vazgeçtik, Kürtlerle demokratik birlik içinde Misak-ı Milliyi güncellemek istiyoruz” derse, bu Türkiye tarihinin, hatta bin yıllık Türk-Kürt ilişkilerinin en büyük siyasi projesi olur. Bundan Kürtler, Türkler ve tüm Ortadoğu halkları kazançlı çıkar.
Böyle bir projede Türkiye sınırları değişmeden Güney Kürdistan ve Rojava Kuzey Kürdistan ile yakınlaşır. Türkiye'nin Kuzey Kürtlerle birliğinin gücü Güney Kürtleri ve Rojava üzerinden tüm Ortadoğu'da etkili olur. Türkiye Ortadoğu'nun siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak çekim gücü olur. Türkiye böyle bir ufka sahip olur mu, bilemeyiz. Davutoğlu böyle bir stratejik derinliğe kavuşur mu bilemeyiz; ama Türkiye'nin önünde böyle bir tarihi fırsat ve stratejik derinlik imkanı vardır. Böyle bir ufka sahip olmayan her strateji sığdır, yüzeyseldir, pratik bir değeri yoktur.
Eğer Türkiye ya da Davutoğlu Kürtleri yok ederek böyle bir güce ulaşacağını düşünüyorsa bu tarihi bir yanılgı ve gaflet olur. Eğer Davutoğlu bir stratejik derinliğe ulaşacaksa Anadolu ve Mezopotamya, tabii ki Kürdistan arasındaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel diyalektiği iyi anlamalıdır. Kürtlerle çatışan bir Türkiye'nin stratejik ufku karartılmış demektir. Kuşkusuz Kürt sorununun çözümü temelinde tüm sorunlarını demokratik temelde çözerek yükselişe geçen Türkiye'nin önünün açılmasını birçok güç istemez. Uluslararası güçler böyle bir çözümü kendilerinin Ortadoğu'daki etkinliğinin zayıflaması olarak görürler. Diğer yandan bazı hedeflere ulaşmayı Türkiye ile Kürtlerin çatışmasında gören kimi lobiler de böyle bir çözümün olmasını engellerler.
Bazı lobiler Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünün adına konuştukları halklara getireceği büyük yararı ve tarihi sonuçları görme yerine, çatışma içinde hedeflerine ulaşma gibi hastalıklı düşünce ve alışkanlıklarla ulaşma zihniyetini bir türlü bırakmamaktadırlar. Halbuki Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesi Rum, Ermeni, Yahudi ve diğer tüm halkların çıkarınadır. Bin yıllarca ortak vatan olmuş topraklarda yaşama imkanına kavuşmak da Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesiyle gerçekleşir. İşte bunu anlamadıklarından Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünü istememektedirler. Dolayısıyla Kürt kördüğümü şimdi Türkiye kördüğümü haline gelmiş bulunmaktadır. Şu anda Kürt Halk Önderi'nin büyük çabası bu Türkiye kördüğümünü çözmeye yöneliktir. Türkiye'nin siyasi güçleri bunu ne kadar anlıyor kuşkuludur. Şu ana kadarki pratik Türkiye siyasi güçlerinin ne Türkiye’yi ne de Ortadoğu'yu anladıklarını gösteriyor. Aksine içine sokuldukları Türkiye kördüğümü ve Kürt çıkmazı içinde debelenmeyi kendilerine doğru bir politika olarak belletilmiştir ya da dikte ettirilmiştir.
Kendini büyük analizci gören Davutoğlu bunu ne kadar görüyor, onu bilemeyiz. Ancak şimdiye kadar yazdıkları ve pratiği bunu anlamadığını gösteriyor. Hatta yazdıkları ve düşündükleri Davutoğlu’nun ayak bağı haline gelmiş bulunuyor. Bir yazar, Davutoğlu gibi doktrin belirlediğini ve doktrin sahibi olduğunu söyleyenlerin siyasetçi olmasının iyi bir şey olmadığını ve halkların başına felaket getirebileceğini söylemektedir. Eğer Davutoğlu stratejik derinlik kitabındaki düşüncelerini yaşadığı tecrübeler doğrultusunda düzeltmezse Türkiye'nin başına felaketler getirebilir. Bu doğrultuda burnunun dikine giden Türkiye'nin vah başına!
Stratejik sığlıktan stratejik derinliğe
Davutoğlu Türkiye'nin yeni başbakanı olacak. Davutoğlu’nun Başbakanlığında yeni Türkiye'nin nasıl bir iç ve dış politika izleyeceği tartışılıyor. Kuşkusuz yine Erdoğan lider olacak. İç ve dış politikada Erdoğan’ın sözü baskın olacak. Özellikle iç politikada Erdoğan çizgisi hakim olacak. Türkiye açısından iç ve dış politika tabii ki birbirinden kopuk olamaz. Davutoğlu’nun başbakanlığında olaylara dış politika bakışı daha fazla görülecektir. Yaklaşıma göre bunun Türkiye açısından olumsuz da, olumlu da sonuçları olabilir. Konumu Türkiye gibi olan ülkeler açısından dış politika tercihleri iç siyaseti de doğrudan etkiler.