Doğu Akdeniz’de stratejik ortamın dönüşümü: Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki yakınlaşma -2-
- İsrail ve Batılı düşünce kuruluşlarının ortak görüşü, bu hizalanmanın Türkiye’ye yönelik olduğudur. İttifakın ayakta kalmasını sağlayan faktörler ise; ortak tehdit, on yıllık kurumsal çerçeve, Yunan askeri kapasite açığını kapatan savunma alımları, aralıklı ABD ilgisi ve Akdeniz’in ötesine uzanan bir transit koridordaki potansiyel düğüm noktası konumudur.
- En olası sonuç, Doğu Akdeniz’de gerilim arttıkça güçlenen caydırıcı bir düzenlemenin sürmesi ama bağlayıcı bir savunma ittifakına ya da “Akdeniz NATO’su”na dönüşmemesi. Sağlanan avantajlara rağmen, üçlü işbirliği taraflar açısından çeşitli stratejik, operasyonel ve siyasi maliyetler de doğuruyor.
Sarkis Kassargian* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki stratejik yakınlaşma, her üç tarafa da farklı alanlarda önemli avantajlar sağlıyor.
Yunanistan açısından kazanımlar
Yunanistan, bu işbirliği sayesinde kısa vadede kendi kaynaklarıyla geliştirmesi veya temin etmesi güç olan askeri kapasitelere erişiyor. 31 Ağustos 2026’da imzalanan ve yaklaşık 3 milyar euro değerindeki anlaşma kapsamında David’s Sling, SPYDER ve BARAK MX hava savunma sistemleri, radar altyapısı ve operasyonel komuta kabiliyetleri, Yunan savunma sanayisinin de katılımıyla “Aşil Kalkanı” projesinin merkezine yerleşiyor. Bu anlaşmadan önce de yaklaşık 750 milyon euro değerinde PULS çok namlulu roketatar sistemlerinin tedariki gündeme gelmişti.
İkinci kazanım siyasi nitelik taşıyor. Yunanistan, 2019’dan bu yana ABD ile yürütülen 3+1 diyalog mekanizması ve Haziran 2026’da gündeme gelen Doğu Akdeniz Enerji Merkezi aracılığıyla deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıkları yalnızca Türkiye ile arasındaki ikili bir mesele olarak ele alınmaktan çıkarıp daha geniş bir Amerikan stratejik çerçevesine taşıyor. Böylece Atina, kendi tezlerine uluslararası destek sağlama ve bölgesel meselelerde Washington’ın ağırlığından yararlanma imkanını artırıyor.
Üçüncü kazanım coğrafi konumundan kaynaklanıyor. Girit’teki Souda Körfezi Üssü, NATO’nun güneydoğu kanadında ABD açısından kritik bir askeri ve lojistik merkez olmayı sürdürüyor. Üçlü işbirliğinin güvenilir ve işlevsel bir ortaklık olarak algılanması, Yunanistan’ın bu stratejik konumunu daha da değerli hâle getirerek Atina’nın bölgesel ağırlığını artırıyor.
Kıbrıs açısından kazanımlar
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel kazanımı, kendisine yönelik baskı ve zorlayıcı adımların siyasi ve stratejik maliyetini yükseltmek. Lefkoşa’nın bunu yalnızca kendi askeri kapasitesine dayanarak gerçekleştirmesi oldukça güç. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS), iki taraf arasındaki ilişkilerin 2010’dan itibaren enerji, güvenlik ve acil durumlara hazırlık gibi alanlarda giderek derinleştiğine dikkat çekiyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti, 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’e yönelik uluslararası eleştirilerin yoğunlaşmasına rağmen bu işbirliğini sürdürdü. Bu tutum, Hizbullah kaynaklı tehditlerin ve Türkiye ile yaşanan gerilimlerin gölgesinde dahi stratejik ortaklığın korunmasına öncelik verdiğini gösteriyor.
Dolayısıyla Lefkoşa açısından asıl kazanım, askeri dengenin belirgin biçimde Türkiye lehine olduğu bir ortamda caydırıcılığını artırmak ve uluslararası alandaki siyasi konumunu güçlendirmek. İsrail ile geliştirilen ilişkiler, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenlik arayışına destek sağlarken uluslararası meşruiyetini pekiştiren bir ortaklık zemini de oluşturuyor.
İsrail açısından kazanımlar
İsrail ise güvenlik, askeri kapasite, ekonomi ve diplomasi alanlarında birbiriyle bağlantılı çeşitli stratejik avantajlar elde ediyor. Bölgesel ortaklarla kurulan bu ilişki ağı, Türkiye’nin artan nüfuzuna ilişkin kaygıların yanı sıra askeri tatbikatlar, enerji güvenliği, acil durum yönetimi, ekonomik işbirliği, çevre politikaları ve Avrupa ile ilişkiler gibi ortak gündemler etrafında şekilleniyor.
Bu işbirliğinin İsrail’e sağladığı avantajlar somut karşılıklar buluyor. Bunlar arasında ortak eğitim faaliyetleri için hava sahası ve deniz alanlarına erişim, Türkiye’yi devre dışı bırakan alternatif ulaşım ve enerji güzergahları, Avrupa Birliği üyesi iki ortakla ilişkilerin güçlendirilmesi ve Washington ile Brüksel’deki Yahudi ve Helen diasporalarının siyasi etkisinden yararlanma imkanı bulunuyor. Son unsur, ortak zirvelerin açıklamalarında da gündeme getirilen bir yumuşak güç aracı olarak öne çıkıyor.
Bununla birlikte, İsrail açısından en önemli kazanımlardan biri askeri teknoloji ve operasyonel tecrübe paylaşımı. Özellikle insansız hava araçlarına karşı savunma ve elektronik harp alanlarındaki bilgi birikiminin ortaklara aktarılması, işbirliğinin askeri boyutunu güçlendiriyor. 23 Aralık 2025’te Lefkoşa’da imzalanan askeri eylem planı da bu alandaki işbirliğinin çerçevesini oluşturuyor. İsrail’in Iron Beam gibi sistemlerin geliştirilmesi ve kullanılması sürecinde edindiği tecrübenin bu işbirliğine katkısı, Tel Aviv açısından önemli bir stratejik avantaj olarak değerlendiriliyor.
Ortak kazanım: Kurumsallaşan işbirliği
Üç tarafın bugüne kadarki en belirgin ortak kazanımı, işbirliğinin kurumsal bir çerçeveye kavuşturulması. On defa üçlü zirvenin gerçekleştirilmiş olması, yıllık askeri eylem planlarının hazırlanması, havada Iniochos ve denizde Noble Dina gibi ortak tatbikatların düzenlenmesi ve hükümetler arası anlaşmaların yapılması, bu sürecin temel unsurlarını oluşturuyor.
Bu kurumsal yapı, üçlü yakınlaşmayı liderler arasındaki geçici bir siyasi mutabakatın ötesine taşıyor. Düzenli toplantılar, ortak planlama ve somut işbirliği mekanizmaları, taraflar arasındaki ilişkilerin süreklilik kazanmasını sağlıyor. Böylece ortaklığın siyasi koşullardaki değişimlerden etkilenmesi mümkün olsa da kısa süreli bir anlaşmazlık sonucunda dağılması daha zor bir yapıya kavuşması hedefleniyor.
Yakınlaşmanın taraflara maliyetleri
Sağlanan avantajlara rağmen, üçlü işbirliği taraflar açısından çeşitli stratejik, operasyonel ve siyasi maliyetler de doğuruyor.
Operasyonel bağımlılık
Askeri sistemlerin satın alınması, tedarikçi ülkeye bağımlılığı ortadan kaldırmıyor; aksine uzun vadeli yeni bağımlılık ilişkileri yaratabiliyor. Radar sistemlerinin bakımı, yedek parça ve mühimmat tedariki, yazılım güncellemeleri, modernizasyon çalışmaları ve lojistik destek gibi unsurlar, Atina ve Lefkoşa’nın İsrail’in üretim ve ihracat takvimlerine bağımlı kalmasına yol açabilir.
Ayrıca hava savunma sistemlerinin oluşturduğu koruma kalkanı, olası bir ilk saldırının maliyetini yükselterek caydırıcılığa katkı sağlasa da Türkiye’nin deniz kuvvetlerinin ölçeği ve bölgedeki coğrafi üstünlükleri karşısındaki yapısal dezavantajları ortadan kaldırmıyor. Başka bir ifadeyle, gelişmiş savunma sistemleri belirli tehditlere karşı koruma sağlarken genel askeri güç dengesini tek başına değiştirmeye yetmiyor.
Atlantik ittifakından kaynaklanan maliyetler
Yunanistan ve Türkiye’nin aynı zamanda NATO üyesi olması, üçlü işbirliğinin sınırlarını belirleyen önemli bir unsur. Ege’de ya da deniz araştırma faaliyetleri sırasında yaşanabilecek bir olay, yalnızca Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki ilişkilerle sınırlı kalmayabilir, kısa sürede NATO’nun kendi içindeki bir krize dönüşebilir.
Bu durum, Atina’nın Ankara ile siyasi ve diplomatik iletişim kanallarını açık tutmasını zorunlu kılıyor. Yunanistan açısından Türkiye ile gerilimi yönetmek, askeri işbirliğini derinleştirmek kadar önemli bir öncelik. Ancak bu yaklaşım, İsrail’in tercih edebileceği daha kapalı ve ortak tehdit algısı etrafında şekillenen bir blok oluşturma anlayışıyla her zaman örtüşmüyor. Dolayısıyla Yunanistan’ın NATO üyeliği ve Türkiye ile ilişkilerini yönetme zorunluluğu, üçlü ortaklığın ne ölçüde ileri götürülebileceğine ilişkin sınırlamalar yaratıyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti açısından siyasi maliyetler
INSS’nin değerlendirmesine göre Kıbrıs’ın geleceği, adanın yeniden birleştirilmesine yönelik girişimlerle Türkiye’nin bölünmüşlüğün kalıcılaşmasını öngören çözüm yaklaşımı arasındaki gerilim tarafından şekilleniyor. Enstitü ayrıca, adanın kuzeyinin Türkiye tarafından ilhak edilmesi ihtimalinin düşük olduğunu savunuyor, çünkü böyle bir adım Ankara’ya mevcut durumun sağladığından daha fazla hareket serbestisi kazandırmayabilir.
İsrail ile yakınlaşma, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası alandaki konumunu güçlendirirken ada sorununa ilişkin siyasi uzlaşma ihtimallerini de karmaşıklaştırabilir. Güvenlik ortaklıklarının derinleşmesi ve tarafların stratejik pozisyonlarının belirginleşmesi, gelecekteki müzakerelerde esneklik alanını daraltma riski taşıyor.
Daha da önemlisi, bu yakınlaşma Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ada meselesinin ötesine geçen daha geniş bir bölgesel çatışmanın parçası olarak algılanma riskiyle karşı karşıya bırakabilir. İsrail ile askeri ve güvenlik işbirliğinin derinleşmesi, Lefkoşa’nın doğrudan taraf olmadığı bir gerilimde dahi stratejik hedef hâline gelmesine veya kendi topraklarının daha geniş çaplı askeri faaliyetlerle ilişkilendirilmesine yol açabilir. Böyle bir senaryo, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin güvenliğini güçlendirmek amacıyla kurduğu ortaklığın aynı zamanda yeni riskler üretmesi anlamına gelir.
İsrail açısından maliyetler
Doğu Akdeniz, Suriye ve Gazze kadar tartışılmayan, ancak Türk Deniz Kuvvetleri’nin üstünlük taşıdığı bir sürtüşme hattına dönüşme riski taşıyor. Üçlü ilişki derinleştikçe Tel Aviv’in Akdeniz dosyasını Ankara’yla normalleşme veya gerilimi azaltma çabalarından ayrı tutma imkânı azalıyor. Ayrıca İsrail’in Atina üzerinden kazandığı Avrupa’daki diplomatik itibar, işbirliği Yunan dış politikasına AB içinde yük haline gelirse tersine dönebilir.
Ekonomik ve siyasi maliyetler zaten ödenmiş durumda. ABD’nin 2022’de EastMed boru hattına desteğini çekmesi, “enerji ittifakı” söylemini taşıyan projenin inşaattan çok önce kırılgan olduğunu gösterdi. Atlantic Council’den Charles Ellinas o dönemde boru hattının on yıl önce mantıklı olduğunu, yeni enerji piyasasında ise önceliğin elektrik bağlantısında olduğunu söyledi. Dolayısıyla hizalanmayı Avrupa’ya gaz koridoru açan bir araç olarak sunmak artık ABD’nin projeye bakışını yansıtmıyor.
Türkiye’nin tepkisi
Zirveden bir gün önce Jerusalem Post, Erdoğan’ın Türkiye’nin haklarının ihlaline izin vermeyeceği uyarısını aktardı, bu açıklama Kudüs toplantısına açık bir mesaj olarak zamanlanmıştı.
2026’da FDD, diplomatik kanallar dışında bir dizi baskı taktiği gözlemledi: Mart’ta F-16’ların ilk kez savaş uçağı olarak Kuzey Kıbrıs’a konuşlandırılması; Haziran’da Yunan, Fransız ve Hollandalı savunma bakanlarını taşıyan uçağın taciz edilmesi; “Mavi Vatan” iddialarını yasalaştıracak düzenleme hazırlığı; Ağustos’ta Yunan hava sahası ihlalleri; ve savunma kalkanı imzalandıktan sonra Atina’ya adaları silahlandırma “yanlış yolundan” dönme uyarısı.
24 Eylül 2026’da Al-Monitor, Türkiye Savunma Bakanlığı’nın “Büyük Deniz Bağlantısı” kablosunun kendi kıta sahanlığı saydığı sularda döşenmesini önceden eşgüdüme bağladığını bildirdi. Bakanlık 2019 Libya mutabakatına ve 2020’deki BM başvurusuna dayanıyordu. Haberde 2024’teki araştırma faaliyetleri sırasında Türk deniz unsurlarının konuşlandırıldığı da hatırlatıldı.
Ayrıca Mısır’ın izlediği çizgi, hizalanmanın Doğu Akdeniz’in büyük güçlerini kapsayan her şeyi kucaklayan bir çerçeve olduğu fikrini zayıflatıyor. 22 Eylül 2026’da Kahire’de Yunan, Kıbrıslı ve Mısırlı savunma bakanlarının toplantısı sahaların ve ikmal hatlarının korunmasını vurguladı, İsrail yoktu. Kahire, Lefkoşa ve Atina’nın enerji ve deniz güvenliği ortağı ama İsrail hizalanmasının üyesi değil. Bu da üçlünün tüm Doğu Akdeniz’i temsil etme iddiasını sınırlıyor.
Gelecek senaryoları
Birinci ve en olası senaryo: Zirveler, eylem planları ve anlaşmalar sürer. Amaç, deniz veya hava ihlallerinin maliyetini artırarak caydırıcılığı güçlendirmek, erken uyarı sistemlerini iyileştirmek ve dosyayı Washington’a bağlamak. Bu senaryo yeni bir askeri denge doğurmaz; sürekliliği üç tarafın tehdit algısının uyumlu kalmasına bağlıdır. Suriye İsrail için sakinleşirken Ege Yunanistan için gergin kalırsa üçlü tempo yavaşlar ama çökmez; çünkü Atina-Lefkoşa ekseni Tel Aviv’den bağımsız işliyor.
İkinci senaryo: Gaz yerine elektrik enerjisi ortaklığına geçiş. EastMed’in transit proje olarak canlanması zor; bunun için gaz fiyatlarında ve Avrupa finansmanında nadir bir değişim gerekir. Washington zaten 2022’den beri karşı. Aktif güzergâh elektrik kablosu; başarısı Avrupa finansmanına, en riskli anlaşmazlık bölgelerinden kaçınan araştırma güzergâhlarına ve Ankara’ya veto hakkı vermeden deniz statükosunu yönetmeye bağlı.
Üçüncü senaryo: Araştırma faaliyetleri üzerinde sürtüşme. Mevcut kırılma noktası, Girit’in güneyinde kablo döşeme veya araştırma sırasında yaşanan “NAVTEX’e karşı NAVTEX” düelloları gibi görünüyor. Geçmiş örnekler doğrudan çatışmadan çok deniz unsurlarının konuşlandırılmasına işaret ediyor. Daha fazla tırmanma NATO kısıtlarına ve ABD’nin güneydoğu kanadının ikincil bir krize dönüşmesini istememesine takılır. Bu senaryo açık çatışmaya varmadan sürekli gerilim kaynağı olabilir; hizalanmayı sağlamlaştırır ama anlaşmaya dönüşmesini engeller.
Dördüncü ve en az olası senaryo: Kısmi savunma dondurması. Ciddi bir Yunan-Türk kanalı açılırsa veya Tel Aviv Suriye’de Ankara’yla gerilimi azaltmak zorunda kalırsa görülebilir. Ancak 2010 sonrası deneyim, sakin dönemlerin üçgeni dağıtmadığını gösteriyor. Böyle bir durumda beklenen, imzalı anlaşmalar iptal edilmeden ortak tatbikatların yavaşlaması.
Sonuç
Hizalanma Türkiye’ye yönelik. Bu tanıtım amaçlı bir sonuç değil; dosyayı izleyen İsrail ve Batılı düşünce kuruluşlarının okuması: 2010 sonrası Ankara kaybının telafisi, daha eski bir deniz anlaşmazlığıyla kesişme ve Türkiye’nin Suriye ile Kuzey Kıbrıs’taki etkisi netleştikçe savunma alanında hızlanma.
Hizalanmanın ayakta kalmasını destekleyen unsurlar var: ortak tehdit (çok boyutlu olsa da), on yıllık kurumsal çerçeve, Yunan kapasite açığını kapatan savunma alımları, aralıklı ABD ilgisi ve Akdeniz’in ötesine uzanan bir transit koridorda potansiyel düğüm.
Ancak güç dengesini kökten değiştirmek için gereken bileşenler eksik: karşılıklı savunma taahhüdü yok; ana anlatıyı haklılaştıran gaz boru hattı 2022’de terk edildi; elektrik kablosu projesi yerleşik bir olgudan çok tartışma konusu; Kıbrıs kırılgan; Yunanistan NATO tarafından sınırlanıyor. Dolayısıyla en olası sonuç, Doğu Akdeniz’de gerilim arttıkça güçlenen caydırıcı bir düzenlemenin sürmesi; ama bağlayıcı bir savunma ittifakına ya da “Akdeniz NATO’su”na dönüşmemesi.
Kaynak: Kürt Araştırmaları Merkezi (The Kurdish Center for Studies)