• Profesör Vasileios Fouskas, Türkiye’yi bir alt-emperyalist ülke olarak görüyor. 1950’lerden itibaren ABD ile ilişkilerin Türkiye’ye bu yönlü bir özerklik kazandırdığına dikkat çeken Fouskas, Kürt birliğinin ise ulusal ve uluslararası alanda demokratik tarzda yürütülecek bir kampanya ile gelişebileceğini vurguluyor.

AYTEN TEKİN BAGOK/LONDRA

University of East London Profesörü Vasileios Fouskas, Türkiye’yi küresel güçlere bağımlılığını sürdürürken kendi bölgesinde ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel nüfuz alanı oluşturan “alt-emperyalist” bir güç olarak tanımlıyor. Fouskas, Türkiye’nin bu pozisyonunu sadece Erdoğan ve AKP dönemiyle de sınırlı tutmuyor ancak bu durumun son 25 yılda geliştiğini belirtiyor.

Uluslararası sistem içinde alt-emperyalist Türkiye tanımına Fouskas şu şekilde açıklama getiriyor: “Buharin, Lenin veya Luxemburg’un çalışmaları gibi emperyalizm üzerine klasik eserler, günümüzdeki küresel hiyerarşilerin bütünlüklü bir tablosunu ortaya koymak açısından yeterli değildir. Bu çalışmalar esas olarak Avrupa merkezliydi; Avrupalı güçlerin biçimsel, yani sömürgeci niteliğini, aralarındaki rekabeti ve genişleme ya da daralma süreçlerini analiz ediyorlardı. 1945 sonrası emperyalizm ise esas olarak gayriresmi niteliktedir ve Amerikan gücünün sürekli genişleyen merkezi konumuna dayanır. Klasik emperyalizm analizinden korumamız gereken şey onun temel tanımıdır: Emperyalizm her şeyden önce uluslararası değere el konulması ve büyük sermayenin ihracı anlamına gelir. Emek, değere sahip metalar üretir. Bazı insanların veya ulusların ürettiği değere başka ve daha güçlü uluslar ya da devletler tarafından el konulur. “Merkez” devletler “çevre” devletleri sömürür. Sömürü, tahakkümle ve çevrenin merkeze bağımlılığıyla el ele gider. İster biçimsel ister gayriresmi olsun, emperyalizmin özü budur.  Bununla birlikte, 1945 sonrası Amerikan merkezli emperyalizmin yalnızca “merkez-çevre” ikiliğine indirgenemeyecek başka özgül özellikleri de vardır. Bunlar, merkez ekonomilerinin, ABD, Batı Almanya ve Japonya’nın, şirket kârlılığında büyük bir düşüş yaşadığı ve bunun Amerika’nın Vietnam’daki yenilgisiyle birleştiği 1960’lar ve 1970’lerde ortaya çıkar. O dönemde bazı büyük çevre devletleri, özellikle Brezilya, Amerikan vesayetinden kısmen sıyrılmayı ve Brezilyalı şirketlerin üstünlüğüne dayalı Latin Amerika çapında bir ekonomik ağ geliştirmeyi başardı. Rui Marini gibi dönemin Latin Amerikalı teorisyenleri bunu “alt-emperyalizm” olarak tanımladılar. Bence bu kavram oldukça anlamlıdır, çünkü Latin Amerika’nın ötesindeki örneklere de uygulanabilir.

ABD’nin öncelikleri Türkiye lehine

NATO üyesi ve AB’ye aday ülke Türkiye’nin alt-emperyalist durumunun oldukça kendine özgü özellikleri olduğunu ifade eden Prof. Vasileios Fouskas, Türkiye’nin ülkeye giren ve çıkan “sıcak para” konusunda ABD’ye kısmen bağımlı olduğunu vurguluyor. Fouskas’ın tespitleri devamla şöyle: “Buna karşın Washington, Moskova, Brüksel ve Pekin arasında serbestçe manevra yapabilmektedir. Türk devleti, 1945 sonrasındaki hakimi ABD ile karşılaştırıldığında büyük ölçüde özerkliğe sahiptir. Buradaki ironi, Türkiye’nin bu rolü oynayabilecek şekilde güçlenmesini sağlayanın bizzat ABD olmasıdır. Soğuk Savaş döneminde NATO üyeliği Türkiye’ye askeri-sanayi teknolojisi ve teknik bilgi sağladı. Türk elitleri de zaman içerisinde bunları kendi avantajlarına kullanarak bağımsız bir askeri-sanayi kompleksi inşa etti. ABD elitlerinin Türkiye’ye atfettiği bölgesel öncelik de Türkiye’nin lehine işledi. Kıbrıs örneğinde bunu görebiliriz. Yunan elitleri, Kıbrıs’ın iki NATO devleti olan Yunanistan ile Türkiye arasında bölünmesi ve İngilizlerin de kendi üslerini ellerinde tutması gerektiği konusunda Washington aracılığıyla Türk elitleriyle tamamen iş birliği içindeydi. Ancak Erdoğan döneminde Türkiye, alt-emperyalist potansiyelini bütünüyle geliştirdi. Yapısal ve tarihsel açıdan, MÜSİAD ve TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütleri etrafında şekillenen Türkiye’nin iç ekonomik büyümesi ve sanayileşmesi, ülkenin bölgesel ve uluslararası ölçekte genişlemesinin ön koşullarını yarattı.Türk holdingleri Avrupa’nın bir çok ülkesinin, Balkanlar’ın, Kafkasya’nın, Orta Asya’nın ve Afrika’nın siyasal ve ekonomik yapılarına nüfuz etmiştir.”

Vasileios Fouskas kimdir?

Vasileios Fouskas, University of East London bünyesindeki Royal Docks School of Business & Law’da uluslararası siyaset ve ekonomi profesörüdür. Devletler, Piyasalar ve Halklar Araştırmaları Merkezi’nin (STAMP) kurucu direktörü ve Journal of Balkan and Near Eastern Studies dergisinin kurucu editörüdür. Fouskas, Cyprus 1974: Anatomy of an Invasion ile The Disintegration of Euro-Atlanticism and New Authoritarianism kitaplarının ortak yazarları arasında yer alıyor.

Almanya’da Türk sermayesi

Türk şirketlerinin Almanya’da ekonomik anlamda önemli bir rol oynadığına dikkat çeken Fouskas, Koç Holding’in Almanya’nın Grundig şirketini satın almasını örnek gösteriyor, bunun da Alman elektronik pazarının yüzde 19’unun Türk sermayesinin kontrolünde olduğu anlamına geldiğini belirtiyor.   

Fouskas “Bu gelişmelerin büyük bölümü son yaklaşık 25 yıl içerisinde, yani Erdoğan’ın iktidarı döneminde gerçekleşti. Türkiye bugün, yapısal genişlemesi ABD ve Rusya tarafından ancak kısmen sınırlandırılabilen, tam anlamıyla alt-emperyalist bir ülkedir. Ancak bildiğiniz üzere Türk elitleri, her iki emperyal güçle de işleyen düzenlemeler oluşturma konusunda oldukça becerikli ve çeviktir” diyor.

1950’lerden beri süren ilişki

Fouskas, büyük küresel güçlere ve uluslararası sermayeye bağlı bir ülkenin bölgesinde daha zayıf devletler ve toplumlar üzerinde ekonomik, askeri ya da siyasi güç uygulamasının mümkün olup olmadığına ilişkin sorumuza da şu cevabı veriyor:

“Elbette uygulayabilir. Ne de olsa bütün ülkeler bir şekilde birbirlerine bağımlıdır. Örneğin Çin ile ABD arasındaki karşılıklı bağımlılığın düzeyi olağanüstüdür. Buna rağmen ABD, Çin devletini veya Çin ekonomisini kontrol edemez. Aynı şekilde Çin de ABD’yi kontrol edemez. Türkiye’nin ABD ile hâlâ bir tabiyet ilişkisi vardır, çünkü 1950’lerden bu yana Türkiye’de bulunan nükleer silahlar bütünüyle ABD’nin kontrolündedir. Buna ek olarak Türkiye, sermaye hesabını serbestleştirmiştir ve ABD doları cinsinden varlıklar Türk finans kuruluşlarına serbestçe girip çıkabilmektedir. Bu da ABD’ye karşı benzeri görülmemiş düzeyde bir finansal bağımlılık yaratmaktadır.”

Erdoğan döneminde Türkiye’deki finansal krizlerin ABD tarafından tetiklendiğine de dikkat çeken Prof. Fouskas, buna rağmen Türkiye’nin hızlı bir şekilde toparlandığını, savunma ihtiyaçlarının yüzde 70’inin Türk şirketleri tarafından karşılandığını ifade ediyor.

Prof. Fouskas, Türkiye’nin Güney Kürdistan’da başlıca ekonomik güç, inşaat şirketleriyle Moskova’da banliyölerin inşasında temel aktör olduğunu ifade ettikten sonra alt-emperyalist pratiği hakkında şu vurgulamada bulunuyor: “Türkiye’nin Kıbrıs’ta, Libya’da, Suriye’de, Somali’de ve Irak’ta askeri üsleri bulunmaktadır. Türkiye, 1974’ten bu yana Kıbrıs’ın neredeyse üçte birini hukuka aykırı biçimde işgal etmektedir. Peki ABD bu konuda ne yapıyor? Ya Rusya? Hiçbir şey. Levant’ta Türkiye’ye karşı koyuyor gibi görünen tek ülke İsrail’dir. Türkiye-İsrail ilişkisi ise son derece karmaşık bir olgudur.

***

Osmanlı sınırlarında hakimiyet çabası

University of East London Profesörü Vasileios Fouskas, Türk devletinin Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki topraklar üzerinde yeniden bir güç olmaya çalıştığını vurguluyor, bu denklemde Kürtler için de şu tespiti yapıyor: “Kürt birliği, Kürt kültürel haklarını ve kültürel ürünlerini teşvik eden ulusal ve uluslararası bir kampanya yoluyla demokratik biçimde gelişebilir.

Fouskas düşüncelerini şu şekilde dile getiriyor:”Daha önce verdiğim emperyalizm ve alt-emperyalizm tanımında önemli bir eksiklik vardı: Emperyalizm ve alt-emperyalizm aynı zamanda kültürel metaların ihracı anlamına da gelir. Joseph Nye’ın daha sonraki analizlerini izleyen bazıları buna “yumuşak güç” adını verir. Örneğin TİKA’nın, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı’nın, uluslararası rolüne bakın. Latin Amerika ülkeleri de dahil olmak üzere 170’ten fazla ülkede faaliyet gösteren birimleri vardır. Tunus’tan Lagos’a ve Pakistan’a kadar Türk kurumu, dezavantajlı gruplara, çocuk sağlığı kurumlarına, yetimlere, savaş mağdurlarına ve düşük gelirli topluluklara yardım etmektedir. Türk devleti, yani Türk vergi mükellefi, bunu finanse edebilecek kapasiteye sahiptir.

Türkiye ayrıca eski Osmanlı coğrafyası boyunca, özellikle Balkanlar’da, çeşitli camilerin inşasını finanse etmiştir. Türk televizyon dizileri, Bosna-Hersek’in Sırp çoğunluklu bölümü olan Sırp Cumhuriyeti gibi beklenmedik yerlerde şaşırtıcı ölçüde popülerdir. Demek istediğim şu ki Türkiye’nin alt-emperyalist genişlemesinin sonuçları yalnızca ekonomik ve jeopolitik değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal imajını ve yurttaşlık modelini eski Osmanlı coğrafyasına ve onun da ötesine ihraç etmeyi amaçlayan kültürel sonuçları da vardır.

Kürt birliği nasıl sağlanır?

Bu bağlamda, Türkiye’nin Kürt meselesini yalnızca bir güvenlik sorunu olarak görmediğini düşünme eğilimindeyim. Türkiye açısından, kültürel boyutu da bastırıyor olsa bile, meselenin kültürel-medeni yönü en az güvenlik boyutu kadar, hatta belki ondan da daha önemlidir. Ancak Kürt birliği, Kürt kültürel haklarını ve kültürel ürünlerini teşvik eden ulusal ve uluslararası bir kampanya yoluyla demokratik biçimde gelişebilir. Dünyanın dört bir yanında başarıyla sunulabilecek Kürt kültürel ürünü ya da ürünleri nelerdir? Ben Kürt toplumunun sürdürülebilir biçimde güçlenmesini çatışma ve savaş yoluyla değil, bu şekilde görüyorum.