Doğu Akdeniz’de stratejik ortamın dönüşümü: Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki yakınlaşma -1-

  • Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki üçlü yakınlaşma, Doğu Akdeniz’e kritik bir stratejik rol kazandırıyor. Doğal gaz ve elektrik ekseninde başlayan bu işbirliği, zamanla savunma ve deniz güvenliği alanlarına da yayıldı. Bölge, deniz yetki alanları ve Avrupa'ya uzanan ikmal koridorları nedeniyle bir mücadele sahasına dönüştü.
  • Üçlü ortak açıklamalarda istikrar ve altyapı yatırımları öne çıkarılıp Türkiye’nin adı açıkça anılmasa da, Ankara tarafların stratejik değerlendirmelerinde ağırlıklı bir yer tutuyor. Resmi söylemi ekonomik kalkınma ve enerji güvenliği üzerine kurulan bu işbirliğinin stratejik arka planında Türkiye’nin bölgesel gücüne ve artan kapasitesine yönelik kaygılar yatıyor.
  • Doğu Akdeniz’deki doğal gaz kaynaklarının ötesine geçen bu ortaklık, köklerini Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan kopuşta buluyor. Onlarca yıllık stratejik ortağı Ankara ile bağları bozulan Tel Aviv’in yeni ortak arayışı, Türkiye ile tarihsel rekabet içindeki Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bu yakınlaşmanın doğal adresi hâline getiriyor.
  • Türkiye yakınlaşmanın ortak stratejik paydasını oluştursa da bu durum, tarafların aynı tehdit algısına veya hedeflere sahip olduğu anlamına gelmiyor. Yunanistan askeri tırmanmayı yönetmeye, Kıbrıs bölünmüşlüğü önlemeye, İsrail ise hareket serbestisini korumaya odaklanırken; bu farklı kaygılar Türkiye’nin bölgesel ağırlığı etrafında kesişiyor.

Sarkis Kassargian* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Bu yüzyılın ikinci on yılının başından bu yana Doğu Akdeniz, köklü bir dönüşüm geçiriyor. Enerji denkleminin merkezine yerleşen bölge, deniz yetki alanları ve Avrupa’ya uzanan stratejik ikmal koridorları üzerindeki rekabetin giderek yoğunlaştığı bir mücadele sahasına dönüşmüş durumda. Bu rekabeti körükleyen çeşitli etkenler bulunuyor. Bunların başında, özellikle Hürmüz ve Bab el-Mandeb boğazlarının askeri gerilim ve çatışmaların odağına yerleşmesiyle derinleşen mevcut enerji krizi geliyor. Yaşanan gelişmeler, Doğu Akdeniz’in gelecekte oynayabileceği kritik role ilişkin beklentileri güçlendirirken bölgeyi stratejik açıdan daha da önemli hâle getiriyor.

Bu dönüşümün merkezinde Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasında gelişen üçlü stratejik yakınlaşma yer alıyor. Başlangıçta doğal gaz ve elektrik ekseninde şekillenen işbirliği, zamanla savunma ve deniz güvenliği alanlarına yayıldı. 2025’in sonlarında Kudüs’te düzenlenen onuncu üçlü zirve, 2026 yılına yönelik askeri eylem planı ve bir ay önce imzalanan “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması, bu işbirliğinin ulaştığı aşamayı ortaya koyuyor.

Bununla birlikte, söz konusu yakınlaşma henüz bağlayıcı bir savunma ittifakı niteliği taşımıyor. Üç tarafın hukuki statüleri ve uluslararası yükümlülükleri, bu yönde daha ileri bir bütünleşmenin önünde çeşitli engeller oluşturuyor. Yunanistan hem Avrupa Birliği hem de NATO üyesiyken Kıbrıs Cumhuriyeti AB üyesi olmasına rağmen NATO’da yer almıyor. İsrail ise her iki örgütün de dışında bulunuyor. Taraflar, “Üçlü askeri işbirliği” olarak adlandırılan stratejik ve askeri çerçeve ile Doğu Akdeniz’de giderek derinleşen güvenlik ortaklığı üzerinden birbirine bağlanmış durumda. Ancak mevcut yapı, kalıcı ve kurumsallaşmış bir stratejik bütünleşmeye geçişin temel unsurlarından biri sayılan kolektif savunma ittifakı düzeyine ulaşmış değil.

Bu çerçeve iki temel soruyu gündeme getiriyor. İlk olarak, söz konusu yakınlaşma, özellikle Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye ile geçmişten gelen çözümsüz sorunları ve gergin ilişkileri göz önünde bulundurulduğunda, Ankara’yı çevrelemeyi amaçlayan bir cephe mi oluşturuyor? Yoksa işbirliğinin temel amacı ticari ve ekonomik çıkarları geliştirmek, savunma kapasitesini güçlendirmek ve ortak stratejik hedeflere ulaşmak mı? İkinci olarak, bu üçlü stratejik konumlanma, bölgedeki nüfuz ilişkilerini yeniden şekillendirecek ve güç dengesini kendi lehine değiştirecek yeterli kapasiteye sahip mi?

Denizlerde enerji ve nüfuz mücadelesi

Bu yakınlaşmanın ardındaki gerçek saikleri anlamak için meseleyi yalnızca “güç dengesi” kavramı üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Bunun yerine, tarafların birbirlerini nasıl algıladıklarını ve hangi unsurları tehdit olarak gördüklerini ortaya koyan “tehdit dengesi” yaklaşımından hareket etmek gerekiyor. Türkiye küresel ölçekte en güçlü aktör olmasa da Atina, Lefkoşa ve Tel Aviv açısından bir dizi stratejik kaygının kaynağını oluşturuyor. Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, gelişen deniz ve hava gücü, deniz yetki alanlarının yeniden belirlenmesine yönelik tekrarlanan girişimleri ve Kuzey Kıbrıs, Suriye ve Libya’daki askeri varlığı, bu kaygıların başlıca unsurları arasında yer alıyor.

Bu noktada, kamuoyuna açıklanan söylem ile stratejik hesaplamalar arasındaki fark belirginleşiyor. Üçlü görüşmelerin ardından yayımlanan ortak açıklamalarda istikrar, altyapı yatırımları ve stratejik bağlantı koridorları öne çıkarılırken Türkiye’nin adı çoğu zaman açıkça anılmıyor. Buna karşılık Ankara, tarafların stratejik değerlendirmelerinde önemli bir yer tutuyor. Dolayısıyla işbirliğinin resmi söylemi ekonomik kalkınma, enerji güvenliği ve bölgesel istikrar etrafında şekillense de stratejik arka planında Türkiye’nin bölgesel konumu ve artan kapasitesine ilişkin kaygılar bulunuyor.

İsrail’i bu işbirliğine yönelten birden fazla etken söz konusu. Bununla birlikte, Erdoğan’ın bölgesel hakimiyet kurma hedefi olarak algılanan yaklaşımı, Tel Aviv açısından başlıca itici unsurlardan biri olarak öne çıkıyor. Nitekim Netanyahu, üçlü zirvenin ardından yaptığı açıklamada, bölgeye hakim olmayı amaçlayan aktörlerin emellerinin engellenmesi gerektiğini vurgulayarak bu yaklaşımın işaretlerini verdi.

Üçlü stratejinin kurumsallaşması

Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki stratejik yakınlaşmanın ardındaki dinamikler dört temel başlık altında incelenebilir.

foto:AFP

Birincisi: İkame arayışı

Bu ortaklık yalnızca Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz kaynaklarının ürünü değil. The Jerusalem Post’ta 2025 zirvesi öncesinde yayımlanan bir analiz, üçlü yakınlaşmanın somutlaşmasını 2010’daki Mavi Marmara olayının ardından Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan kopuşa bağlıyor. Tel Aviv açısından, onlarca yıl boyunca bölgedeki başlıca stratejik ortaklarından biri olan Ankara ile ilişkilerin bozulması, yeni ortaklar arayışını zorunlu kıldı. Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkiye ile tarihsel rekabetleri nedeniyle bu arayışın doğal adresleri hâline geldi.

Doğal gaz ise Avrupa’da uzun yıllar siyasi açıdan hassas ve hatta tabu kabul edilen bu yakınlaşmaya ortak bir zemin ve meşruiyet kazandırdı. Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) de Ocak 2016’da resmen hayata geçirilen üçlü işbirliği girişiminin Atina ve Lefkoşa’dan geldiğini, Tel Aviv’in ise ortaya çıkan fırsatı değerlendirerek bu çerçeveye içerik kazandırdığını belirtiyor. Bu değerlendirmeye göre Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yakınlaşmaya yönelik motivasyonları İsrail’inkinden önce şekillendi. İsrail’in sürece katılımı ise daha sonraki bir aşamada, büyük ölçüde Türkiye ile ilişkilerinin bozulmasının yarattığı stratejik boşluğu telafi etme ihtiyacıyla bağlantılı olarak gelişti.

İkincisi: Deniz yetki alanlarının sınırlandırılması

Adaların deniz yetki alanları ve özellikle Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) üzerindeki etkisine ilişkin anlaşmazlıklar, İsrail’in bu sürece dahil olmasından çok önce de Doğu Akdeniz’in temel sorunları arasındaydı. Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde uluslararası deniz hukuku hükümlerini esas alırken Türkiye, “Mavi Vatan” doktrini ve 2019’da Libya ile imzaladığı deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat üzerinden kendi tezlerini savunuyor.

Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD), üçlü yakınlaşmanın işlevini Ankara’nın adalar ve Kıbrıs çevresindeki deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklarda tek taraflı adımlar atmadan önce daha dikkatli hareket etmesini sağlamak şeklinde yorumluyor. Bu bakış açısına göre işbirliğinin temel işlevi, Türkiye’nin hareket alanını sınırlayarak caydırıcılık oluşturmak; bunun ötesinde, taraflar arasında kapsamlı bir ortak savunma düzeni kurmak değil.

Üçüncüsü: Enerji, kalıcı bir itici güçten ziyade siyasi bir zemin işlevi gördü

2013’te imzalanan üçlü enerji işbirliği mutabakatı ve ardından 2020’de EastMed doğal gaz boru hattına ilişkin anlaşmanın yapılması, ortaklığı Avrupa ölçeğine taşıdı. Ancak Washington, Ocak 2022’de yayımladığı resmi olmayan bir diplomatik belgeyle (non-paper) projeye verdiği desteği geri çekti. Bu kararın arkasında ekonomik maliyetler, çevresel kaygılar ve bölgedeki siyasi gerilimler gibi birbiriyle bağlantılı gerekçeler bulunuyordu.

Politico’nun aktardığı değerlendirmelere göre yaklaşık 6 milyar euroya mal olması ve 1.250 kilometre boyunca uzanması öngörülen boru hattı projesi, coğrafi açıdan daha elverişli bir güzergah olarak değerlendirilen Türkiye’yi devre dışı bırakıyordu. Ayrıca proje, Avrupa’nın 2050 yılına kadar karbon nötrlüğüne ulaşma hedefiyle de çelişiyordu.

EastMed projesinin sekteye uğramasına rağmen üçlü işbirliğinin devam etmesi, enerjinin yakınlaşmayı mümkün kılan önemli bir siyasi zemin oluşturduğunu, ancak ortaklığın tek ve kalıcı itici gücü olmadığını gösteriyor. Washington’un desteklediği alternatif, doğal gaz taşımacılığı yerine elektrik şebekelerinin birbirine bağlanmasına dayanıyordu. Bu yaklaşım daha sonra Great Sea Interconnector (Büyük Deniz Elektrik Bağlantısı) projesiyle somutlaştı. Böylece enerji işbirliği, tek bir boru hattı projesine bağımlı olmaktan çıkarak bölgesel elektrik bağlantıları üzerinden sürdürülmeye çalışıldı.

foto:AFP

Dördüncüsü: 2023 sonrası dönemde güvenlik kaygılarının belirginleşmesi

Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği saldırı ve ardından Gazze’de başlayan savaş, üçlü yakınlaşmayı sona erdirmedi. Aksine, İsrailli düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerine göre 2025’te gerçekleştirilen zirve, savaşın yarattığı sarsıntılara rağmen işbirliğine yeniden ivme kazandırdı. The Jerusalem Post’un değerlendirmesinde de vurgulandığı üzere değişen, yakınlaşmanın kendisinden çok içinde şekillendiği stratejik ortam oldu. Hava sahasına ilişkin ihlaller, deniz tatbikatları, Libya’daki faaliyetler ve Suriye’de nüfuz kurma girişimleri, Türkiye’nin bölgesel rolüne ilişkin kaygıları daha görünür hâle getirdi.

Bununla birlikte, üç tarafın Türkiye’ye ilişkin tehdit algıları aynı değil. Yunanistan açısından temel kaygı, topyekun bir savaştan ziyade yanlış hesaplamalar sonucunda gerilimin kontrolden çıkarak askeri tırmanmaya dönüşmesi. Kıbrıs Cumhuriyeti ise Türkiye’nin ezici askeri üstünlüğü altında adadaki bölünmüşlüğün kalıcılaşmasından endişe ediyor. İsrail’in kaygısıysa Türkiye’nin özellikle Suriye’de, daha sınırlı ölçüde de Lübnan’da artan siyasi, askeri ve güvenlik nüfuzunun kendi hareket serbestisini kısıtlayabilmesi. Tel Aviv açısından bu gelişmeler, iki hasım komşusu olan Suriye ve Lübnan çevresindeki hava sahasında operasyonel hareket özgürlüğünü korumayı daha karmaşık hâle getirebilir.

Dolayısıyla Türkiye, üçlü yakınlaşmanın ortak stratejik paydasını oluşturuyor. Ancak bu ortak payda, tarafların aynı tehdit algısına sahip olduğu ya da aynı hedefleri izlediği anlamına gelmiyor. Yunanistan’ın önceliği askeri tırmanma riskini yönetmek, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin önceliği mevcut bölünmüşlüğün kalıcılaşmasını önlemek, İsrail’in önceliği ise bölgedeki askeri ve siyasi hareket serbestisini korumak. Üçlü işbirliğini bir arada tutan unsur, farklı kaygıların Türkiye’nin bölgesel ağırlığı etrafında kesişmesi.

Bu tabloya Doğu Akdeniz’in ötesinden gelen bir başka stratejik etken de eklenebilir: Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC). Türkiye’yi güzergâhının dışında bırakan bu girişim, bölgesel bağlantısallık ve ticaret yolları üzerindeki rekabeti daha geniş bir jeoekonomik çerçeveye taşıyor. Böylece Yunanistan, Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail arasındaki yakınlaşma, yalnızca enerji ve güvenlik alanlarıyla sınırlı kalmıyor; Avrupa ile Ortadoğu ve Asya arasındaki ticaret koridorlarının şekillendirilmesine yönelik daha kapsamlı bir stratejik-ekonomik rekabetin de parçası hâline geliyor.

* Sarkis Kassargian; Ermenistan vatandaşı olan ve Lübnan’daki UCMT Medya Enstitüsü’nden mezun olan, Dubai'de çalışan bir gazeteci, muhabir ve siyaset yazarı olarak Ortadoğu ve Türkiye konuları üzerine odaklanmaktadır. 'Annahar' gazetesinin Türkiye masası editörlüğünü yürütmektedir.

DEVAM EDECEK…