Amerikan yerlileri ile ABD hükümeti arasındaki ilişkilerin tarihi, bir “bozulan anlaşmalar” tarihidir. İlk Avrupalı yerleşimcilerin kıtaya gelmesinden bu yana yerliler, yüzlerce yıllık savaş ve soykırıma maruz kaldı. Toprakları bölündü ve azaldı, kültürleri ve dilleri yok olmaya yüz tuttu ve doğal koruma alanlarının içindeki yaşam kaliteleri, çok daha yoksul ve daha az gelişmiş ülkelerdekiyle aynı seviyeye düştü.

On dokuzuncu yüzyılda, ABD içindeki yerli halkların federal olarak tanınan topraklarını oluşturan ve genellikle onlara hükümetin istemediği toprakları veren anlaşmalar yapılmaya başlandı. Ne yazık ki bu anlaşmalar, yerli topraklarında değerli bir kaynak bulunur bulunmaz hızla göz ardı edildi. İlk önce değerli hayvan kürkleri, sonra altın, en son da petrol.


Dakota Erişim Hattı projesi

Yerlilerin kara yılan dediği üç milyar dolarlık Dakota Erişim Hattı (DAPL) projesinin, ham petrolü Kuzey Dakota’dan Illinois’ye taşıması planlanıyor. Çalışmalar dört eyaleti kesen bir rotada başlatıldı. Bu rota yerli topraklarını ve mezarlıklarını tehdit ediyor ve Missouri Nehri’nden iki kez geçiyor. Buradaki tüm olası petrol sızıntıları, yalnızca Büyük Sioux Ulusunun suyunu ciddi şekilde tehlikeye düşürmekle kalmayacak, Kuzey Amerika’nın en uzun nehrinin suyuna muhtaç şehirlerdeki 16 milyon insanı da etkileyecek.

Bu yıl Temmuz ayında bir Guardian makalesi okudum. Sayısız Amerikan yerli ulusundan iki yüz kabile üyesinin Kuzey Dakota, Standing Rock Sioux’da, daha önce benzeri görülmemiş şekilde, at sırtında, boru hattının inşasına karşı çıkmak için bir araya geldiklerini yazıyordu.


Suyun Koruyucuları’nın gözleri

Kendilerine “Suyun Koruyucuları” diyen bu barışçıl insanların gözlerindeki bir şey dikkatimi çekti. Güven gördüm, umut gördüm. Birkaç ay içinde yüzlerce kabile üyesi iki binden fazla insana ulaştı; kabile üyeleri ve dışarıdan gelenler, DAPL’ye karşı çıkmak için güçlerini birleştirdi. Yerliler ve dünyanın dört bir yanından yerli olmayanlar aynı dava için mücadeleye başladılar: Su. Toprak. Yaşam.

Protestoları o dönem sadece birkaç medya kuruluşu takip ediyordu ama bu tek makale bende büyük bir etki yaptı. Bu modern zaman savaşçılarını fotoğraflamak istediğimi anladım. Ama bir gazeteci değildim ve haber veya protesto aktarmak değildi istediğim. Halihazırda benden çok daha deneyimli fotoğrafçılar o işi yapıyordu zaten.

Bir belgesel fotoğrafçısı olarak insanlara ve hikayelerine ilgi duyuyordum. Kabilelerle ilgileniyordum. Haberlerin arkasındaki kişisel hikayeleri anlamak ve belki de tüm bu ruhları birbirine bağlayan bir anlatı bulmak istedim.

Onları çeken ne idi? Kimdiler? Diğer herkes içinde onları bu kavgayı seçmeye iten neydi? Neden şimdi? Neden burada? Bir sürü sorum vardı ve cevap alabilmenin tek yolu ilk uçakla Kuzey Dakota’ya gitmek ve kendi başıma bulmaktı. Ben de öyle yaptım.


Nasıl fotoğraf çekiyorum?

Oceti Sakowin’e veya Yedi Konsey Ateşleri kampına geldim ve elimde iki kamera ve bir not defteri ile dolaşmaya başladım. Jack Kerouac’ın yazdığı gibi, dolana dolana fotoğraflarım. Fotoğrafladığım bir süjenin beni diğerine götürmesine izin veririm, açılan her yeni kapıdan girer, süjelerimle bir öğle yemeği yerim. Acelem yoktur.

Bir ajandam yoktu, sadece fotoğraflamak zorunda olduğumu düşündüğüm şeylerin bir listesi ile birkaç eşya. İlginç bir insan veya bir şey bulana dek tek başıma yürüdüm. Dolaştım, sohbet ettim, güldüm. Bazen anlamlı karşılaşmalar, harika muhabbetler ama berbat resimlerle sonuçlanır, kimi zamansa kısa karşılaşmalar iyi fotoğraflar çıkarır ortaya. Bazı karşılaşmalar beş dakika sürdü, diğerleri iki saat, hatta iki gün. Sanırım bazı fotoğraflarda bunu görebilirsiniz, fotoğrafladığım insanların bazıları kamera önünde çok rahattı. Onlardan bir görüntü çalmadığımı biliyor olmayı seviyorum. Yerlilerin zaten çok şeyi çalındı. Benim ilgim samimiyetle onların yaşam şekillerine, ümitlerine, kavgalarına, hayallerine dair.


Kalben bağlılık

İnsanların birçoğu farklı kabilelerden, farklı arka planlardan, farklı uluslardan ve hatta farklı ülkelerden olmasına rağmen, hepsini bir araya getiren şeyin bir aidiyet duygusu olduğunu düşünüyorum. Yaklaştığım herkesin su kadar basit bir şey için bu bir araya gelişte, bu mücadelede, bu kavgada, derin bir amaç hissettiğini biliyorum. Önemli doğal kaynakların ötesine geçen bir kavgaya kişisel katılımlarının ve bunun daha derin etkilerinin farkındalar.

Hangi kabile veya ulustan gelirse gelsinler, kalben birbirlerine bağlılar. Yüzyıllardır ilk kez, farklı kabileler ortak bir kavgada bir araya geldi. Daireler oluşturup atalarının şarkılarını söyleyen genç yerlileri gördüğümde, tek bir halk olduklarını anladıklarını ve kendi kültürlerinin güzelliğini ve önemini fark ettiklerini hissettim.


Biz kaybettik, onlar yaşatıyor


Ben ayrıldıktan birkaç gün sonra işler kızıştı. Birçok protestocu gözaltına alındı, plastik mermiyle vuruldu. Ama bana umut veren bir şey vardı. Bu adaletsizliğe dair haberler yayıldı ve dokuz aydan fazla süre önce başlamış olan bir kavga nihayet büyük medya kuruluşlarında yer almaya başladı.

Rosebud Kampı’na önceki hafta sarı bir kartal inip protestocularla bir saatten fazla takıldığında o işareti almıştım. Birkaç gün sonra bir bufalo sürüsü polisle büyük bir karşılaşma sırasında yanlarından geçti. Bu olaylar doğanın da onların tarafında olduğunu görmemi sağladı.

Sonunda onların hayvanlarla ve doğa ile bizim gelişmiş dünyada tamamen kaybettiğimiz bir bağı halen hissettikleri için mücadele ettiklerini anladım. Polis, ordu, devlet ve DAPL’nin arkasındaki iş çıkarları, bu bağı veya suyun ve onun hayat veren özelliklerinin değerini anlamıyor. Dar dünya görüşleri yalnızca büyüme, para ve petrolden ibaret. Hepsi de sözde “ilerleme” adına ama biliyorum ki gerçek motivasyonları aç gözlülük.

Projem daha bitmedi. Önümüzdeki yıl geri döneceğim ama işlerin farklı olacağını biliyorum. Belki boru hattı ilerleyecek, belki sonunda durdurulacak. Ne olursa olsun, burada yaşananlar, dahil olan herkes üzerinde önemli izler bıraktı. Umarım gördüğüm bağ ve benzeri görülmemiş bir araya geliş hiç kaybolmaz, su koruyucuları DAPL’yi durduramasa bile.

Sonuç ne olursa olsun, burada şahit olduğumuz aylardır süren direniş umarım bir dalga etkisi yaratır ve insanlara bir araya geldiklerinde bir şansları olduğunu göstererek büyük petrol şirketlerine karşı savaşan herkese yol gösterir.

* Mico Toledo’un çalışmalarına Instagram’da ulaşabilirsiniz.

** huckmagazine.com


Diz çöküp özür dilediler


Kuzey Dakota yerlileri ve onlara destek veren çevre aktivistlerinin, su kaynaklarını ve kutsal saydıkları toprakları hedef alan petrol boru hattı projesine karşı direnişleri devam ediyor. Geçtiğimiz hafta sonu ABD ordusunun, söz konusu toprakların boru hattı projesi nedeniyle kazılmasına şimdilik izin vermeyeceğini açıklamasıyla önemli bir kazanım elde etmiş görünen protestolar sırasında dikkat çekici sahneler de yaşanıyor.

Huffington Post’tan Jenna Amatulli’nin haberine göre, Pazartesi günü direnişin merkezi konumunda olan Standing Rock bölgesindeki bir salonda yerliler bir bağışlama seremonisi düzenledi. Yerlilerden af dileyenler ise oldukça dikkat çekiciydi: Amerikan ordusundan bir grup eski asker.

Başlarında emekli general ve NATO eski Başkomutanı Wesley Clark’ın oğlu Wes Clark Jr.’ın da bulunduğu eski askerler, Sioux yerlilerinin reisi Leonard Crow Dog’un önünde diz çökerek tarih boyunca ABD ordusunun yerlilere karşı yürüttüğü askeri eylemler nedeniyle özür diledi. Seremoni sırasında Wes Clark Jr. şunları söyledi:

“Ben de dahil olmak üzere çoğumuz, yıllar boyu sizlere zarar vermiş olan kurumlardan geliyoruz. Geldik, sizinle savaştık, topraklarınızı aldık. Sizinle daha sonradan bozacağımız anlaşmalar imzaladık. Kutsal tepelerinizi yağmaladık. Başkanlarımızın büstlerini kutsal dağlarınıza kazıdık. Tanrı’nın size verdiği dili yok etmeye, size yeni bir dil dizayn etmeye çalıştık. Size saygı duymadık, doğanızı kirlettik, size türlü zararlar verdik ancak şimdi sizden özür dilemeye geldik. Sizin hizmetinizdeyiz ve bizi affetmenizi istiyoruz.”

Sembolik anlamı büyük olan seremonide yerlilerin şefi Leonard Crow Dog (Karga Köpek Leonard) ise, bağışlanma talebini kabul etti ve dünya barışı temennisinde bulundu. Şef Crow Dog, “Biz toprağa sahip değiliz, toprak bize sahip” dedi. 500’den fazla kişinin katıldığı seremoni diğer yerli şeflerinin konuşmalarıyla devam etti.