İnsanları bir sürü zaman anlamadığımı itiraf etmeliyim.  Mesela neden hala herkesin evinin olamadığını anlamıyorum. Neden çocukların içeceği suyu kirlettiğimizi, yok ettiğimizi, neden salakça her günümüzün en az 8 saatini çalışarak geçirdiğimizi yani ömrümüzün en az üçte birini bir patron, müdür ya da velinimet müşteriler kaprisinde tükettiğimizi, geri kalan üçte birini de bu kaprise ulaşabilmek için okullara gittiğimizi filan hiç anlamamaktayım. Geriye kalan üçte birinin çoğunu da uyuyarak geçirdiğimize göre geriye biraz televizyon seyretmek ya da bir kaç el kağıt oynamak için zaman kalıyor ya buna neden hayatımız dediğimizi ve buna neden katlandığımızı hiç anlamıyorum.
Son zamanlarda neden cezaevlerine atıldığımızı da anlamamaktayım. Bazen onların yerine geçerek anlamaya çalışıyorum. Onların açısından bile çok mantıksız geliyor, vazgeçiyorum. Hayatımda hiçbir zaman egemenler, kadar mantıksız düşünemedim doğrusu.
Bir de kesinlikle anlamadıklarım var. Mesela bugün kendini çok güçlü hissedenlerin aklına hiç yarın gelmiyor mu? Bırakın yarını bazen akşam, hatta bazen öğleden sonrası ya da 35 yıl sonrası? Arjantin askeri faşist diktatörlük yıllarında, 30 bin kişi kaybedildi. Bunlara işkence yapanlar, bazen öldürenler, genellikle uçaklardan nehirlere, okyanuslara atılması için yok edici timlerine teslim edenler, birbirinden bağımsız küçük gruplardı. Hepsinin kendilerine ait işkence haneleri vardı. Tabii ki amirleri, rütbeleri filan da. Çoğunlukla, içinde insanlarla girildiğinde dikkat çekmeyeceği için garajlar kullanılıyordu. Ancak sadece garajlar yetmediğinden ve işleri çok olduğundan bir sürü farklı yer de kullanılmıştı. Bunlardan biri de Club Atletico’ydu. Buenos Aires’in ortasında bir spor kulübüydü.
İşkenceciler burada yüzlerce kişiye işkence yaptılar, uçaktan okyanuslara atılmaları için yok edici timlere teslim ettiler, çocuklarını çaldılar ve sonra evlerine döndüler. Muhtemelen o gece ellerini yıkayıp, kendi çocuklarıyla akşam yemek yediler, ‘Lütfen’ demeyen çocuklarını payladılar, kiliseye gitmeyi hiç bırakmadılar, rütbe artışlarını, televizyon taksitlerini filan düşündüler, yüreklerine bulaşmış kan ve şiddetleriyle, eşleriyle seviştiler ve sabah işlerine geri dönüp yeniden öldürdüler.
Bunların aklına hiç mi ‘en güçlü’ olmadıkları zaman gelmedi?  ‘Club Atletico’ işkencecileri bu konuda biraz şanslıydı. İşkence hanelerinin üzerinden otoban geçirilmesine karar verilmişti.  Eski bina yıkıldı. Üstünden yol geçti. Şanssızdılar çünkü yolun tam burasına bir viyadük denk geldi. Hayatımda tek sevdiğim viyadüktü. Tam oradan yükselip, altta yaşananların sadece üstünden geçti. Club Atletico’nun elinden kurtulabilen, bir kadın devrimci, uzun yıllar ısrarlı aramaları sonucu burayı buldu ve her şeyi ortaya çıkardı.
Şimdi soruma geri dönüyorum. Bugünün en güçlülerine soruyorum; Yarın ya da daha yakın bir zaman da böyle bir şey olabileceği hiç aklınıza gelmiyor mu? Hatta bazen elinizden dünün çok güçlüleri de geçiyor, yine mi gelmiyor? Vicdanınızdan vazgeçtim çünkü bazen hiç bir vicdanın dayanamayacağı şeyler yaşıyoruz ama siz hiç korkmuyor musunuz? Çok mu cesursunuz ve arkanızda en güçlüler olmadığında, bu cüppeden kaplan, cesaretiniz devam edecek mi?
Kolombiya dağlarından gerilla, yeni yıl mesajında ‘En güçlü olmayanlara ama haklı nedenleri olanlara…’ diyordu. Hepinize biraz geç kalmış , iyi yıllar...