Hayatı bildiğimden beri sevmedim Şubat’ı, kişiliksizdi, silikti; Aralık’ın hiç değilse bir “son ay” olma, bir “ömrü bitirme” özelliği vardı, ama Şubat, karakteristik özellikten yoksun, Yozgat-Niğde kıvamında bir gereksizlikti. Kelime kökeninin Süryanice olduğunu öğrendiğimde biraz sempatim gelişti ama sonra baktım aslında Arapça ve İbranice’den, “Şabat”, “Şobat” ve “Şavat” kelimelerinden etkileşimle Şubat olmuş, kelime tadı da kalmadı. İklim özellikleriyle de sevmedik Şubat’ı, hala da sevmeyiz; beladır, sevimsizdir, soğuktur; “dünyanın en soğuk doğusu”nda yaşayan bizler için melanet hırkasıdır. Güneşi en az gördüğümüz iki aydan biridir, ömrümüzü üştür. 

Bu ayın böylesine bedbaht bir ruha sahip olmasının arka planında bir şeyler olmalıydı, bu kadar derbederliğin bir nedeni olmalıydı, zira dünyadaki “varlık” ve “yokluk”ta hiçbir şey nedensiz değildi, neden-sonuç ilişkisi olmayan hiçbir şey yoktu; bu, doğanın canlı-cansız tüm yaşamlara dair “mantık ve neden örgüsü”nün gereğiydi. Nitekim Şubat’ın da tarihsel arka planında diğer aylardan farklı bir biçimlenme şekli vardı ve ben bunu yakın yıllarda öğrendim. Meğer Şubat, ailenin “kötürüm” çocuğu olarak doğmuş ve “gelen vurmuş giden vurmuş”.

Hep Roma’da şekillenmiş Şubat, ay olarak da, sayı olarak da, ruh olarak da. Ve tarihin derinliklerinden beri dikiş tutmadan şekillenip gelen o Şubat ve Roma ilişkisi ki, takvimin hiç umulmadık bir yerinde kara bir çığ gibi gelip bizim üzerimize de düştü. 

Ama altında kaldık mı? 

HAYIR. 

Biraz sürüklendik belki ama altında kalmadık, silkinip toparlanmamız uzun sürmedi ve şimdi bütün “kara Şubat”ları aslında en aydınlık şekilde yaşıyoruz, onu da yazacağım.

Şimdi, Şubat-Roma ilişkisine en başından bakalım, bu derbederlik nereden geliyor?  

Antik Roma Dönemi’nde bir yıl dört aydan oluşuyordu; Venüs, Mars, Terminus, Luventus. Julius Sezar bu basit takvimi yetersiz bulup dönemin en iyi astronomi bilgini olan Mısırlı Sosigenes’ten yeni bir takvim yapmasını istedi. Bugün kullandığımız Gregoryen Takvimi’nin de temeli olan Sosigenes’in takviminde Şubat yılın son ayıydı ve artı ve artık zamanların hesap toplamı nedeniyle dört yılda bir 30 gün, diğer yıllar 29 gündü. Sezar, doğumuna tekabül eden Temmuz’a da kendi adını vermişti, “Julius” demişti ve Temmuz 31 gündü. 

Sezar’dan sonra tahta oturan İmparator Augustus, “Madem Sezar’ın ayı var, benim de olmalı” deyip “Julius”tan yani Temmuz’dan sonraki aya kendi adını verdi fakat bu ay 30 gündü. Sezar’ın “Julius”u 31 gün olur da Augustus’un ki 30 olur mu? Derhal astronomlarına emir verip “Augustus” ayını yani Türkçe’deki Ağustos’u 31 gün yapmalarını istedi. Astronomlor da çareyi Şubat’tan bir gün alıp Ağustos’a eklemekte buldu. Böylece Ağustos 31 gün oldu, derbeder Şubat 28 güne düştü. Şubat halen dört yılda bir 29, diğer yıllar 28 gündür; Temmuz ve Ağustos ise her yıl 31 gündür.

Şubat’ın bedbahtlığı bununla bitmedi. Çok tanrılı Antik Roma Dönemi’nde Lupercus diye bir tanrı vardı, adamları onu “Bereket Tanrısı” ilan etmişti, başkaları “Çoban Tanrısı” diyordu ama her ne menem çelişkiyse artık her yıl bu “bereket veya çoban tanrısı”nın onuruna binlerce keçi kesilir, postlarını adamları giyer, Roma sokaklarını şimdi Müslüman’ların Kurban Bayramı’nda olduğu gibi kan götürürdü. Ve bunun için nedense 13-15 Şubat tarihleri seçilmişti. Olan yoksullara oluyordu tabi, onlar da keçi kesmek zorundaydı ve eğer kesmezlerse ne cezaya çarptırılacakları önemli değil, Antik Roma’da ve Şubat’ta bir yoksulun her yıl keçi kesmek zorunda olduğunu düşünün. Ama cezayı da düşünün; ya kırbaç, ya taşlama, ya idam. Bir Şubat ve Roma mezalimiydi yani. Benzer ritüel ve mezalim aynı dönemde Antik Yunan’da da vardı ve bu “tanrılar” paslaşırdı, ona girmeyeceğim.

Sonra Aziz Valentine meselesi var; ki şimdiki modern kapitalizmin tüketim ve kazanç endeksine muazzam bir Şubat ve Roma hediyesidir. Şöyleki: Milattan sonra 260’lı yıllarda Roma tahtında İmparator 2. Claudius oturuyordu. Roma’nın en kanlı ve savaşçı imparatorlarından biriydi. O kadar çok savaşıyordu ki artık ordusunu güçlü tutacak adam bulamıyordu. Bu yüzden aşkı ve evliliği yasaklayıp herkesi askere alıyordu. Fakat Roma azizlerinden Valentine kanlı zalimin kararına rağmen çiftleri gizlice evlendiriyordu, kendisi de aşıktı ve aşkı seviyordu. Claudius 270 yılında, yine her nedense Şubat ayının başında bunu öğrendi ve Valentine’i tutuklatıp 14 Şubat’ta idam ettirdi. Böylece bir Şubat ve Roma mezalimi daha tarihe geçmiş oldu. 14’üncü Yüzyıl’dan bu yana değişkenlik göstererek kutlanan ve bugün dehşet verici bir tüketim kültürü haline getirilen “sevgililer günü” meselesi Aziz Valentin’in bu hikayesine dayanır.

Ama ne dayanma! 

Bir Aziz’in savaş yerine bireysel ve toplumsal aşka olan inancını ve bu yolda verdiği mücadele masumiyetini alıp hunharca bir ticarete dönüştürmek ancak halk ve masumiyet düşmanlığının felsefesi olurdu ki modern kapitalizm denen vahşi sistem bunu yapıyor. 

İğreniyorum.

Antik Çağ’dan Uzay Çağı’na uzanan “lanetli Şubat”, kanlı Roma”, “aşk” ve “kapitalizm” metaforunda ilginç olan denklemin son halkasında Kürtler’in de yer alıyor olması. Nitekim hunhar modern kapitalist sistemin koca bir halka sunduğu “son kara hediye” olan “15 Şubat” bir dağın üzerine çığ düşmesi gibi olmuştur. Ama dağ bu, çığın altında kalmaz ve kalmamıştır. Daha da ilginci, dört ayaklı büyük bir “Şubat tuzağı”na düşürülen Kürtler’in tuzaktan çıkıp toplumsal aşkı “Şubat ve Roma metaforu” bilinciyle büyütüyor olması. 

Bu bilinçteki Kürt’ü seviyorum.