Bir ilmi tufandı göklerde kopan. Tanrılar lanet yağdırmıştı Şubatın karanlığına. İhanet yüreğimizde saklı duran paslı bir hançer yarasıydı. Cüzzamlı bir ceset misali çürümüş bedenden arta kalan. Ölümün utangaç yalnızlığı çırpınıyordu körelmiş 'vicdanlar' denizinde. İnsanlar ölürken aforoz edilmiş bir günahlı gibi. Çarmıha gerili bir bilgenin acılı yalnızlığı, kor bir ateş gibi dağlar parçalanmış benliğimizi. Hüzün dolu göz yaşlarımız boğar bizi, kendi yalnızlık denizimizde.
Oysa biz analık etmiştik medeniyete, beşiğinde çocuklar büyütmüştük uygarlığın. Şimdi ise, eski bir zamanın çığlığı kadar uzak, korkulu gecelerin ürkek ve tedirginliğinde yalnızız. Yarınlar bir kurşun gibi saplanıyor bedenimize. Acılar sarıyor her yanımızı. Analar ninniler fısıldıyor kulaklarımıza bir umut türküsü misali...
Yer değiştiriyor kutsallık ile lanetlilik. Bu topraklar kan kusuyor için için. Kin ve öfke bürüyor gözlerimizi. Geride bir hüznün ve acının gözyaşları kalıyor yüreklerimizi dağlayan. Hazin bir son oluyor çaresizliğimiz ve yarınlarımız. Güneş koparılıp çalınıyor bulutların arasından. Yaşananlar bir filmin kareleri gibi resmediliyor belleğimize. Bir hüznün ve korkunun son mısrası çalınıyor, yaralı ve ürkek bir ceylan tedirginliğinde. Şubat soğuk. Şubat dondurucu bir karanlık ve baştanbaşa ihanet künyemizde.
Kötülük tanrıları ferman biçiyor cümlemize. Katlimiz aydınlıktan korkan yarasa soylu, kara cellatlar tarafından kaleme alınıyor. Payımıza ise esaret düşüyor. Tutsaklık içinde tutsak ve kayıp diyarların yolculuğundayız şimdi. İsa gibi çarmıha gerilip, Hallac-ı Mansur, Nesimi ve Mani gibi zincirlere vurulup derilerimiz yüzülecekti. Daha da olmazsa Bruno gibi ateşlerde yakılmalıydık. Diller suskun, kulaklar mühürlü, rüzgar konuşuyor dertlerimizi. Yıldızlar kayıyor acının yüreğimizi kanattığı yerden. Mevsimler dolduruyor geceyi çocukça utangaçlığıyla.
Ben ise, umutlar topluyorum yıkıntılar arasından. Ayın gözyaşlarıyla yıkıyorum hayallerimi, özlemlerimi güneşin kızıllığında büyütüyorum. Duygular katıyorum Dicle ve Fırat'ın asiliğine. Kır çiçekleri topluyorum yıldızlar güzelliğinde. Yağmur sularında yıkayıp, okyanuslara seriyorum demet demet. Çiçekten taçlar örüyorum güneşe asmak için. Yıldızlarda asılı kalan düşlerimi bırakıyorum denizin maviliğine. Evreni güneşle aydınlatıyorum bir baştan bir başa.
Neolitik ananın kutsal çocuğu ise özgürlüğü dokuyor ilmik, ilmik, sevdalar nakşediyor dağların doruklarına. Şubat'ın soğuk, ruhsuz, kin ve öfke demlerini eritiyor sevgi sıcaklığıyla. Ölümden yaşamı yaratmak için köprüler kuruyor, adanın ıssızlığından tüm dünyaya. Binlerce yıldız parıldayıp, umut oluyor bütün yalnızlığı. Mühürlü dudaklar haykırıyor çığlık çığlığa "Güneşimizi karartamazsınız!" diye. Yürekler adada atıyor, özlemler ve sevgiler adada. Bir ırmak gibi dolaşıyor ülkenin dört bir yanını...

Adıyaman E Tipi Cezaevi