100. yıla girerken...

ERMENİ SOYKIRIMI 3. bölüm


Modern zamanların başka bir moda ideolojisi ise “ulus devlet”ti. Ulus olmadan, ulus devlet olmadan, modernizm asla mümkün değildi. Bu yaklaşımın bir başka uzantısı ise, büyük güçlerin çıkarlarına göre çekiştirilen “kendi kaderini tayin hakkı” oldu. Bu fikrin şampiyonu Wilson’dı. Ama Lenin de yabancısı değildi. Bir anlamda, dağılan Rus İmparatorluğu -her ne kadar Rus merkezli olsa da- toparlanmayı ve meşruluğunu bu ilke çerçevesinde sağladı. 1936 yılında Bukharin tarafından kaleme alınan Sovyet Anayasası ile birlikte bu ilke temel bir ilke haline geldi ve Sovyet İmparatorluğu’nun görece barışçıl biçimde dağılmasına olanak sağladı. Bu proje özerklikler alt yapısı ile küçük milliyetlere de bir şekilde varlıklarını sürdürme olanağı sunmuştu; coğrafyanın lingua frankası olan Rusça’nın hegemonyası altında olsa bile.

Balkan travmasının bedeli Ermenilere...

Avusturya-Macaristan ve Osmanlı mirası üstünden ise devasa “azınlıklar” sorunu ile ulus devletler yükseldi. Türkiye aslında bu dizinin sonuncusu oldu. Ermeniler ulus devletlerini Türkiye parçasında kuramadılar çünkü 1915’in bir amacı da, Ermenilerin kendi kaderini tayin hakkını kullanarak Balkan örneği kendi ulus devletlerini kurmalarını engellemekti. Ermenistan ancak Sovyet devrimine biat ettikten sonra Doğu parçasında, bir anlamda tarihsel Ermenistan’dan tecrit olmuş bir “homeland” olarak yükseldi. Sonuç, Balkan yenilgisi ile bir travma yaşayan doğmakta olan Türk milliyetçiliği, yeni ulus devletlerce Balkanlardan kovulmuş olmanın travmasının bedelini Ermeni halkına ödetmiş oldu. Doğu’da bir “yeni Bulgaristan” yükselmesinin önüne geçildi. Ama ne pahasına: Nazım’ın deyimiyle, “alna sürülmüş olan bir leke” pahasına. Bilinç altı suçluluk duygusu ise, daha da zalim olunmasına, zalimliğin süreklilik kazanmasına neden oldu. Balkanlardan sonra Anadolu’dan atılma korkusu, kazandıkları halde aşılamadı. Batının topyekün Ermenilere ihaneti, bir anlamda, onları yani Kemalistleri Batı karşısında da bazen paranoyik bir özellik taşıyan korkuya itti.
Gerçekten de, mucize kabilinden bir beceriyle, 1917 Ekim Devrimi’nin getirdiği yeni dünya dengesini kullanarak, sadece savaş ile değil aynı zamanda diplomasi ile küller arasından yeni bir Türkiye yükselmesini Kemalistler sağladı. Talat Paşa’nın ve diğer İTF önderlerinin maceracılıklarının ürünü Pantürkizm politikasıyla oluşan soykırımlar, cephe savaşları, salgınlar ve açlık nedeniyle, sadece 1 milyonu aşkın Ermeni’nin, 1 milyonu bulan Anadolu Hristiyanlarının değil, aynı zamanda Kürt ya da Türk veya diğer soydan milyonu aşkın Anadolu Müslümanının, Alevisinin, Êzidisinin de ölümünden sorumlu oldukları unutuluyor. Türkiye’nin resmi tezi hala Ermeni Soykırımı’nın olağan bir savaş kaybı olduğunu savunmak! Ve insanlığa karşı suç işlemiş, milyonlarca ölü ile bir imparatorluğu batırmış kişiler oldukları halde İTF otoritesinin anıt mezarları, üstelik Hürriyet adlı bir tepeye dikilebiliyor.

‘Meds Yeghern’ aşılamadı

Sonuç olarak belki “Balkan travması” aşıldı ama Ermenice deyimle “Meds Yeghern” (Büyük felaket) aşılamadı. Aşmak bir yana bir çeşit suçluluk duygusu, 1965 yılından beri Ermeni Soykırımı’nın insanlıkça anılır olması ve amnezyanın sis perdelerinden çıkması, Ankara’yı özür ve telafiye yöneltmek yerine agresif bir inkar politikasına itti. İnkar bir yana, bir çeşit inkar sanayisi kuruldu. Genç kuşaklara yalanlar üretilerek zehir verildi. Suskunluk genç kuşaklar açısından daha az tehlikeliydi. Hiç olmazsa eski kuşaklar, onaylasalar da onaylamasalar da, bir insanlık trajedisinin yaşandığını biliyorlardı. 2000 yılından itibaren milliyetçi Ecevit/Bahçeli Hükümeti’yle daha agresif inkar politikası başlatıldı ve dünyadaki Türk diasporaları Ankara tarafından ajite edildi. Nefret söylemi hem ülkede hem dünyada körüklendi. Bu bir çeşit kriminal lobiciliğe dönüştü. Anıtlar bombalandı. Anma toplantıları saygısızca taciz edildi. Türk toplumunun bizzat konsolosluklar tarafından ajite edildiği de bir gerçek. Öte yandan bazı yayınlarda Alman devleti gizli servisinin, bu konuda araştırmalar yapan Tessa Hoffmann ve Taner Akçam gibi araştırmacıları desteklediği ileri sürüldü. En sert kampanyanın Almanya’da yapılmasının nedeni ise Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı ve soykırım sırasında müttefik olmasıydı. Almanya’nın kabul ve özrü, inkarın devamını olanaksız kılacaktı.
Resmi inkarcılık, aynı zamanda İngiliz ve Amerikan Parlamentolarını son derece önemsiyordu. Bunun önlenmesi için inanılmaz lobi çalışmaları yürütüldü. Oysa İngilizler için buna gerek yoktu. Onlar daha Malta’da vazgeçmişti bundan. Buna rağmen Erdoğan dahil 550 milletvekili, İngiliz Parlamentosu’na ortak bir mektup yollayarak 1915’te olan kıyımların ilk belge ve tanıklık derlemesi olan Mavi Kitap’ın bir “savaş propagandası“ materyali olarak iptalini talep etti. Bunu örgütleyen emekli diplomat milletvekili Şükrü Elekdağ bunu başaramadı ama Mavi Kitap’ın Türkçe’sini yayınlayan Muzaffer Erdoğdu’yu “kendisine hakaret edildiği” gerekçesiyle ağır bir para cezası ödemeye mahkum etmeyi başardı.
Aynı mekanizma, o dönemde Türkiye’de de aslında son derece marjinal bir kesim olan misyonerlere karşı linç kampanyası sürdürüyordu. Ve buna sayısız resmi inkarcı tezi savunan makale ve kitaplar, inkarcı seminer ve konferanslar, taciz eylemleri eşlik ediyordu. Bunun şahikası ise Hrant Dink cinayeti ile misyoner ve Katolik din adamlarının cinayetleri olacaktı. Artık soykırım inkarı, TC’nin milli güvenlik siyasetinin en önemli unsurlarından biri haline gelmişti. Soykırımı kabul etmek, incelemek, ülkenin ulusal güvenliğine yönelik bir tehditti. Peki bütün bunların arkasındaki Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu (ASİMKK) neydi?

İnkarın koordinatörü: ASİMKK

Süreç, 2000 yılında Fransız Senatosu çatısı altında yapılan mütevazı bir Ermeni-Türk aydınlar diyalog toplantısına reaksiyon olarak başlamıştı. Bu toplantıda sunulan tebliğler, Türk üniversitelerine yollanan “gizli” antetli yazıya iliştirilerek bunlara karşı tezler üretilmesi istenmişti.
Daha sonra Başbakanlık, 29 Mayıs 2001’de “B.02.0.PPG.0.12.320-8312-2” sayı numarasıyla bir genelge yayınladı. Burada, “Yurtdışında ülkemiz aleyhine sonuçlar elde etmeye yönelik sürekli gündeme getirilen soykırım iddialarıyla ilgili çabaların bertaraf edilmesini sağlamak, bu konuda bilinçli kamuoyu yaratmak ve daha kapsamlı mücadele edebilmenin” amaçlandığı söyleniyordu. Genelgeye göre Başbakan Yardımcısı’nın başkanlık ettiği ASİMKK bünyesinde Milli Savunma, Adalet, İçişleri, Dışişleri, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları ile Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarlığı, Türk Tarih Kurumu (TTK) Başkanlığı, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ile Başbakanlık Tanıtma Fonu Genel Sekreterliği temsilcileri yer alacaktı.
Genelgede kurulun görevleri, “Kamuoyu oluşturma planını uygulamak, sivil toplum örgütlerinin kamuoyu planı kapsamında bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi konularında çalışmalar yapmak ve Ermenilerin yanı sıra ‘Yunan-Pontos ve Süryani iddialarıyla’ ilgili gelişmeleri takip edip alınacak tedbirleri tespit etmek” olarak belirtilmişti. Kurulun ilk toplantısında şu karar alınıyordu: “Türk toplumunu öğrencilik yıllarından başlayacak şekilde soykırım iddiaları konusunda bilgilendirmek ve bilinçlendirmek amacıyla MEB Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı koordinatörlüğünde ASİMKK Milli Eğitim Çalışma Grubu oluşturulması kararlaştırılmıştır.”

Devlet okullarında inkar

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, söz konusu dönemde devlet yanlısı tarih yorumunun hegemonyasını koruma amaçlı bir tamim gönderecekti: “Ortaokul ve lise öğretmenleri Ermeni, Pontus Rum’u ve Ortodoks Süryanilerin asılsız iddialarını derslerinde işlemeli ve yarışmalar düzenlemelidir. Müfredat ve kitaplar buna uygun olarak düzenlenmelidir.”
Aynı dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı, misyonerlere karşı müminleri uyaran vaazında şöyle diyordu: “Gençlerimizden İslam’ı çalmaya yeltenen modern bir haçlı seferinin varlığını kimse inkar edemez!”
Din işlerinden sorumlu devlet bakanı ise, “öğretmen, doktor ve hemşire kisvesi altında Hristiyan misyonerlerin kötü emelleri doğrultusunda çalıştıkları” uyarısında bulundu. Rahşan Ecevit ise, “Türk topraklarının 272,5 kilometre karesi 2007 Nisan’ından beri yabancılara satıldı. Bunun arkasında Ermeni ve Yunan lobisi vardır” diyordu. (13.06.2006 tarihli basın toplantısı) Yoksa Bayan Ecevit miydi asıl, “lobicilik” yapan birileri adına?
20.09.2006 tarihli TSK raporunda ise misyonerler şöyle hedef gösteriliyordu: “Hristiyan misyonerliği devlete zarar verir. AKP, Hristiyanlığın daha fazla yayılmaması için yasa çıkarmalıdır. Misyonerler, jeopolitik durumun değişmesiyle de ilgilidirler.” Rapora göre 2020 yılında Türkiye’nin %10’u, özellikle de Kürt ve Aleviler, Hristiyan olacaktır. Ev kiliselerinde beyin yıkanmaktadır.
24.04.(!)2006 tarihli MİT raporunda ise şunlar söyleniyordu: “Misyonerler 19. yüzyıldandan beri ülkenin bölünmesinde aktiftirler. Bugün Ermeniler, Avrupa Kiliseleri, Ortodoks Alyansı ve Dünya Kilise Örgütü ile birlikte çalışmaktadır. Türk bölgeleri Yezidi, Keldani, Hrıstiyan Kürt, Ermeni, Pontus ve hatta Batı Kıyısı, kadim Hristiyan olarak adlandırılmaktadır.” Raporda, ayrıca 1998-2001 arası sekiz milyon İncil dağıtıldığı iddia edilmektedir.
Başlatılan sistematik çalışma ile sadece ilk ve orta öğrenimde değil, son 10 yıl içinde üniversitelerin, bürokrasinin, diplomasinin ve askeriyenin çeşitli kademelerinde, sayısız inkarcı seminer yapıldı. Din işleri çalışanları ve turist rehberlerinin bile bu seminerden geçmesi ihmal edilmedi. Üniversitelerde sayısız inkarcı “akademik” konferans düzenlendi.
Anti-Soykırım Cihatı’nda canla başla savaşan militan çevre ise, İP ve Aydınlık çevresi oldu. Onların öncülüğünde bir Talat Paşa Komitesi oluşturuldu. İsviçre’de, Berlin’de, Lyon’da provokatif eylemler yapıldı. Bu çevrenin hazırladığı inkarcı kitapların çeşitli dillerdeki çevirileri, Ankara (Ergenekon sanığı olan başkanı şimdi CHP milletvekili, İstanbul’daki ise rüşvet ithamı ile yargılanıyor) ve İstanbul Ticaret ve Sanayi odalarınca dağıtıldı.
Yurttaşların “yanlış” fikirlerden etkilenmesini önlemek için yüzlerce kitap yazdırıldı ve büyük kitabevlerinde “Ermeni” seksiyonları oluşturuldu.
Ecevit-Bahçeli hükümeti ile başlayan çalışmalar, Erdoğan hükümetince de devam ettirildi. ASİMKK’in, 15 Mart 2007 tarihinde Abdullah Gül başkanlığında yaptığı 17. toplantısında, “Ermeni çetelerinin 1915 öncesinde Türk köylerini basarak insanları öldürdüğü, köyleri yaktığı, işkence yaptığı” tezini işleyen “Sarı Gelin” adlı belgeseli Türkiye’ye “izlettirme” kararı aldığını öğreniyoruz. Kararın alındığı tarih de ilginçti! Karar, darbe hazırlıklarının hummalı bir biçimde sürdüğü, Hrant suikastinin gerçekleştirildiği bir dönemde alınmış; kısa bir süre sonra Malatya katliamının yapılmış; daha sonra da ünlü 28 Nisan İnternet Muhtırası ile Türkiye’nin erken bir seçime sürüklendiği bir dönem yaşanmıştı. Özellikle de Hrant Dink suikastının ardından bu işin yapılması daha da acıydı. Kararda şunların altı çiziliyordu: “İç kamuoyunu bilgilendirme maksatlı olarak kullanılmak üzere “Sarı Gelin-Ermeni Sorunu’nun İç Yüzü” belgeselinin DVD’leri yapımcı firmadan satın alınarak Genelkurmay Başkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve MİT Müsteşarlığı ile ihtiyaç duyacak kurumlara gönderilecektir.”
Sonuç olarak, yurttaşlar için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermekle görevlendirilen tutucu asker ve bürokratların oluşturduğu ve şu sıralarda mizah dergilerini hedef alan ve en son “Harakiri” mizah dergisine kestiği ağır ceza ile bu enfes mizah dergisini harakiri yapmaya zorlayan Muzır Kurulu gibi MGK’nin bir alt kurulu olan ASİMKK, yurttaşlara yönelik bir “vesayet kurulu” olarak işlev görüyor.
Bu kurula hep “ilginç” kişilikler başkanlık etti. Kurucu Başkan Devlet Bahçeli’den sonra, AKP içindeki Truva atlarından ve “e-muhtıranın” işbirlikçilerinden Erkan Mumcu başkan oldu. Sonra ise görevi, Dışişleri Bakanı sıfatıyla Abdullah Gül devraldı, diaspora ile başa çıksın diye... Ondan sonra, bildiğim kadarıyla genel olarak başkanlık dışişleri bakanlarında kaldı. Ama bu konuda ilginç bir karartma var. Bütün valiliklerde vali yardımcılarından birinin görevi, bulunduğu ildeki ASİMKK çalışmalarını koordine etmek. Ayrıca “sivil toplum” bağlamında, bu mücadeleyi iş edinmiş bir dernek bile var.
O zaman böyle bir kurul pasif varlığını sürdürürken Ermeni ve Türk tarihçilerden oluşacak “ortak bir kurul” nasıl gerçeği ortaya çıkarıp 1915’in soykırım olup olmadığına karar verecek? Bizimle alay mı ediyorsunuz?  BİTTİ


 Ragıp ZARAKOLU