Doğrusunu söylemek gerekirse başta anlamakta zorlandık, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın önünde bazı annelerin oturma eylemi yapmasını. Ne oluyordu, yeni durumlar mı gelişiyordu? Zira şimdiye kadar benzer durumlara pek rastlanmamıştı. Otuz yıllık savaşta zorlansalar da Kürt kadınları özgürlük mücadelesinin yükünü yiğitçe kaldırıyorlardı.

Daha sonra, özellikle özel savaş dairesi tarafından yönlendirilen basının fazlasıyla ilgi göstermesi “Ne oluyor?” diye düşünmemizi geliştirdi. Acaba yeni bir MİT marifetiyle mi karşı karşıyaydık? Çünkü böyle olmasa söz konusu basın bu kadar ilgi göstermezdi, dakikalarca veya sayfalarca haber yapmazdı. Kürt coğrafyasında olup bitenlere fazlasıyla kör ve sağırdı.
Ayrıca alana yönelik yeni MİT marifetlerinin olduğu yönünde bilgiler alıyorduk. Örneğin “MİT’in psikolojik savaş belgesi” diye sayfalar dolusu bazı yazılar basına yansıyordu. Bu yazılarda neler yoktu ki! Adeta yaşamın her alanında PKK’ye karşı mücadele edilmesi vardı. Bunlar içinde çocukları PKK’ye katılan ailelerle özel olarak ilgilenilmesi konusu dikkat çekiyordu. İşin tuhafı, “bu tür kesimler düşman görülse de, mücadele gereği iyi davranılması gerektiği” açıkça yazılıyordu.
Diğer yandan, muhalif hareketler içine ajan sızdırma faaliyetlerini MİT’in fazlasıyla artırdığı bilgileri bölgede yoğunca konuşuluyordu. Hatta yeni bir yöntem olarak, MİT görevlileri gözlerine kestirdikleri Kürt yurtseverlerine gidip “Gel çözüm sürecini tartışalım” diyerek bilgi toplamaya çalışıyorlarmış. Yani yumuşak bir biçimde insanları avlamak istiyorlarmış.
Biz böylesi bir kafa karışıklığı içindeyken ve “Ne oluyor?” diye sorup anlamaya çalışırken, nihayet düğüm 27 Mayıs günü çözüldü. Başbakan Tayyip Erdoğan Meclis’teki grup kürsüsünden olup bitenleri aydınlattı. Eğer çocuklar getirilmezse B ve C planlarının olduğunu ve bunların uygulanmaya konacağını söyledi. “Çocukları getirin” diye de adeta BDP ve HDP’ye emir vermeye çalıştı.
Böylece haftalardır Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı önünde olup bitenleri anlamış olduk. Meğer olayın arkasında AKP varmış. Savaşa dönük bahane yaratmak için AKP planlı provokasyon yapıyormuş. Bunun için de çocukları dağa çıkmış olan bazı anneleri kandırarak kullanmaya çalışıyormuş. Tabi ki bunu da MİT ve MİT ajanı olan bazı milletvekilleri organize ediyormuş.
Böylece olay aydınlandı ve AKP’nin yeni bir suçüstü durumu ortaya çıktı. Gerçi Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından birkaç gün önce Hüseyin Çelik dikkat çekici bir konuşma yapmış ve “Öldürmeyi düşünen ölmeye de hazır olmalıdır” diyerek PKK’yi tehdit etmişti. Bu durum tam anlaşılmadan Tayyip Erdoğan grup konuşmasıyla olayı netleştirdi.
Peki netleşen durum ne? Başbakan Tayyip Erdoğan’ın konuşmasından savaş tehdidi çıkıyor. Zaten Hüseyin Çelik’in sözleri de bu minvaldeydi. Tayyip Erdoğan’ı dinleyen herkes, “Bu bir savaş tehdididir” dedi. Nitekim kandırılan aileler de böyle anladıkları için “Biz savaş istemiyoruz” diyerek Tayyip Erdoğan’a cevap verdiler.
Madem ki AKP savaş ilan etmek istiyordu, o zaman bunu açıkça ve yiğitçe yapabilirdi. Yürekleri acılı annelerin arkasına saklanmaya ne gerek vardı? Zaten hazırlamış B ve C planlarını, o halde uygulamaya koyabilirdi. Demek ki uygulayacağı fazla yeni bir şey yok. A planı da, B ve C planı da zaten yürürlükte. AKP Kürtlere karşı acımasız ve çok yoğun bir özel savaşı günlük olarak zaten yürütüyor. Ayrıca geçmişte de yürüttü. Bunlardan öteye daha ne yapabilir ki? Gerisi herhalde toplu katliamlar ve sürgünler olur.
Burada anlaşılması gereken, zorda olan AKP’nin tehdit yapmasıdır. Bir buçuk yıldır “Çözüm süreci” diyerek toplumu oyaladı. Ama artık oyalayamıyor ve aldatamıyor. Kürt halkı,Özgürlük Hareketi ve demokratik güçler sorunların çözümünü dayatıyor. Başta Kürt sorunu olmak üzere demokratikleşme sorunlarını çözemeyen AKP ise, bu biçimde bir yandan tehdit ederek demokrasi mücadelesini zayıflatmaya çalışıyor, bir yandan da giderek şiddetlendirdiği özel savaşa kılıf bulmak istiyor. Olup biten kısaca bu!
Ama AKP’nin oyunlarının bu sefer fazla tutmadığı, maskesi erkenden düşerek AKP’nin suçüstü yakalandığı anlaşılıyor. Bir kere, ortada ciddi bir anne tepkisinin olmadığı, Diyarbakır’da toplanan annelerin MİT ve AKP’nin oyunları ve vaadleriyle bir araya getirildiği tamamen netleşmiş bulunuyor. Yani AKP anne yüreğinin arkasına sığınarak yürüttüğü kirli savaşı sürdürmek istiyor. Birinci suçüstü durumu bu.
İkinci suçüstü ise, kendi yönetimi altında Kürt gençleri dağa çıkmak zorunda kaldıkları halde, bundan başkalarını sorumlu tutmaya ve suçlamaya çalışması oluyor. Öyle ya, dağa çıkan ve PKK’ye katılan gençlerle BDP’nin ve HDP’nin ne ilişkisi var? Dağa çıkan Kürt gençleri, katıldıkları örgüt PKK ve bunların gerçekleştiği zamanda iktidar olan güç ise AKP’dir. Burada eğer bir suçlu aranacaksa, onun da Kürt gençlerini dağa çıkmak zorunda bırakan AKP yönetimi olduğu açıktır.
Üçüncüsü ise, B ve C planları tehdididir. Gerçi AKP yönetiminin bundan fazla yapacağı bir savaş ve uygulayacağı bir baskı kalmamış olsa da, yine de başka savaş planlarının olduğunu itiraf etmesi önemlidir. Bir yandan “Çözüm süreci iyi yürüyor” derken, diğer yandan alternatif katliam planları yapmış olması AKP’nin ikiyüzlülüğünün ve çözüm sürecine inanmadığının kanıtıdır. Sanki bazı katliamlar için bahane arıyor gibidir.
Daha da ilginç olan, kendisi bu durumda olduğu halde, AKP’nin “Sürece inanmıyor” diyerek PKK’yi suçlamaya çalışmasıdır. Buna kanıt olarak da Kürt gençlerinin artan oranda dağa çıkmasını göstermektedir. “Çözüm sürecine inansalar buna gerek duymazlar” demektedir. Bir anlığına bunu doğru kabul edelim. Peki ya AKP’nin durumu ne? Katliam planı oldukları açıkça ifade edilen ve anlaşılan B ve C planları neyin nesi? Eğer AKP çözüm sürecine inanıyorsa ve barış politikası izliyorsa, o zaman B ve C planlarına niye ihtiyaç duyuyor?
Belli ki çözüm sürecine inanmayan ve ikiyüzlü davranan AKP’nin kendisidir. Bir yandan “Çözüm süreci” derken, diğer yandan yeni katliam planları yaptığı, bir buçuk yıllık ateşkes durumundan yararlanarak Kürdistan’da askeri faaliyetleri kat kat artırdığı ortadadır. Bunlar her gün basına yansımakta ve çatışmalara yol açmaktadır. AKP Hükümeti böyle davranırken, PKK’ye insan ne diyebilir! Oysa gençlerin, diyelim ki çocukların dağa çıkışına böyle yaklaşmak değil de, bu gençler ve çocuklar neden dağa çıkıyor diye sormak gerekirdi. Gençleri ve çocukları hangi politikalar ve uygulamalar dağa çıkmak zorunda bırakıyor diye sormak ve sorgulamak gerekirdi. Öyle dağa çıkmak kolay mı? Dağda yaşamak kolay mı? Eğer çok zorunlu olmasa ve mecbur bırakılmasa gençler dağa çıkar mı? Soruları böyle sormak ve dağa çıkışları böyle değerlendirmek gerekir.
Nitekim PKK yetkilileri de bu gerçeğe parmak basan ve “Herkes gerillaya gönüllü katılıyor, kimse zorla tutulmuyor” diyen açıklamalar yapmışlardır. 27 Mayıs günü “HPG Amed Komutanlığı” adına yapılan açıklama bu yönlüdür. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı ise 29 Mayıs günü sert bir açıklama yaparak, “Kürt çocuklarını katleden ve zindanlara dolduran AKP’nin Kürt çocukları üzerine konuşma hakkı yoktur” demiştir.
Kısaca bir AKP oyunu daha deşifre olmuş ve bozulmuştur. Herkesin bu olup bitenlerden ders çıkarması ve AKP’nin özel savaş oyunlarına karşı duyarlı olması gerekir. Özellikle de AKP’nin katliam tehditlerine karşı herkesin tam bir bütünlük içinde olması ve direnmesi önemlidir. AKP’nin yaptığı “Ölümü gelenin cami avlusuna şey etmesine” benzemektedir. Hiçbir oyun ve baskı AKP’yi daha fazla yaşatamayacaktır.