
Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ne dediğini hatırlayalım: “Bu şehirler 90’lı yıllarda çarpık ve kontrolsüz bir şekilde gelişen şehirler. Bu olaylar yaşanmamış olsaydı bile kentsel dönüşümün yapılması gereken yerlerdi. Sur, Silopi, Nusaybin ve benzer yerlere insanca yaşanabilecek konutlar yapılabilecek. […] Diyarbakır Sur’u öyle inşa edeceğiz ki aynen Toledo gibi mimari dokusuyla herkesin görmek istediği bir yer haline gelecek”.
AKP’nin Sur planlarına erişip erişmeyeceğini kuşkusuz siyasi sürecin kendisi belirleyecek. Her şeye rağmen yapabilirse kendi koyduğu hukuk kurallarını ve uluslararası hukuku yok sayan; böylece Diyarbakır’daki varlığını sadece zor üzerinden kuran bir aygıt olduğunu tescillemiş olacak.
Kültürel miras hukuku
5 bin yıllık tarihe sahip, birçok medeniyete beşiklik etmiş ve insanlığın ortak mirası kabul edilen Suriçi savaşlara ve tahribatlara rağmen tarihi dokusunu büyük oranda koruyabilen dünyadaki az sayıdaki kentlerden biridir. Geç de olsa Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 29.09.1988 tarih ve 38 sayılı karar ile Suriçi bölgesi “Diyarbakır Kentsel Sit Alanı” olarak ilan edilmişti. İlanı müteakip 1990 yılında Suriçi Koruma Amaçlı İmar Planı hazırlandı, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Meclisi’nin 20.01.2012 tarihli kararıyla da plan revize edilerek kesinleşti. Diyarbakır Kalesi ve Surları 2000 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alındı ve 2012 yılında Dünya Mirası olarak tescillenmesi için Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından UNESCO’ya başvuru yapıldı. 2015 yılında ise Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri, Dünya Mirası olarak tescillendi. Yani hem Diyarbakır Surlarına hem de “tampon bölge” olarak tanınan Sur içindeki yapılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler nezdinde imzaladığı anlaşmalar gereğince dokunması, uluslararası hukuku çiğnemesi anlamına gelmektedir. Halihazırda 147 anıtsal yapı ve 595 tescilli taşınmaz kültür varlığı bulunan Sur’a ilişkin hükümetin kentsel dönüşüm planlarının esas amacını çözmek için birkaç yıl öncesine gitmek gerekiyor.
Kamulaştırma kararı mesnetsiz
Suriçi’nin Dünya Mirası olarak tescillenmesini müteakip 22.10.2012 tarih ve 2012/3900 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Sur ilçesinin tamamı, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun 2. Maddesi’ne göre riskli alan ilan edilmişti. Ancak, Bakanlar Kurulu tarafından alınan riskli alan kararı tamamen hukuki dayanaktan yoksundu. Suriçi’nin riskli alan ilan edilmesinden sonra 2013 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan Suriçi Afet Riskli Alan Master Planı’nda deprem riski yüksek yapıların sayısı 464, oranı ise yüzde 6.04 olarak belirlenmişti. Göründüğü gibi ortada herhangi bir risk yok(tu). Buna rağmen Sur’daki Alipaşa ve Lalebey mahallelerinde hükümetin başlattığı kentsel dönüşüm girişimleri kısmen aşama kaydetse de toplumsal tepkiden ötürü sonra durduruldu. 2016 yılına kadar geçen 4 sene zarfında herhangi bir işlem yapılmadı. Ancak çatışmalar sonrasında, 21.03.2016 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun 2016/8659 sayılı kararı ile Suriçi’nde riskli alan sınırları dahilinde yer alan 7 bin 714 adet taşınmazdan 6 bin 292’si hakkında acele kamulaştırma kararı alındı. Her ne hikmetse 4 sene boyunca tehlike arz etmeyen taşınmazlar birden bire tehlikeli hale gelmişti. Üstelik bu konuda bilimsel herhangi bir tespite de ihtiyaç duymaksızın; yukarıda zikrettiğimiz ve sadece yapıların yüzde 6.04’ünün deprem riski taşıdığına dair tespite rağmen söz konusu Bakanlar Kurulu kararı alındı.
Sıkışan AKP’nin manevraları
Peki karşı karşıya kaldığı bu açmazdan AKP hükümeti hangi manevralar ile sıyrılmaya çalıştı?
Bakanlar Kurulu’nun aldığı riskli bölge kararı öncelikli olarak Türkiye’nin kendi iç hukuk kurallarına aykırı. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca kentsel sit alanlarına dair tasarruflarda yetki Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verilmiştir. Söz konusu Bakanlar Kurulu kararıyla Kültür Bakanlığı’nın yetkisi Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilmektedir. Suriçi’nde bulunan tarihi ve kültürel yapıların korunarak iyileştirilmesi gerekirken bu yetki bilinçli bir şekilde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na verilerek yıkımın kolaylaştırılması sağlanmak istenmekte. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın icraatları şimdiye kadarki örneklerde de gördüğümüz üzere yalnızca müteahhitlik faaliyeti yürütmek üzerinden şekillenmekte. Hükümetin Sur planındaki tek mesele elbette tescilli yapıların korunup restore edilmemesi meselesi değil, bu plan bir bütün olarak tarihi ve kültürel mirasın parçası olan konut dokusu ve sokak dokusunun da yok edilmesini içeriyor.
Kamulaştırma ve gasp hukuku
Bakanlar Kurulu’nun almış olduğu acele kamulaştırma kararı da bir bütün olarak hukuka aykırıdır. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu 15. maddesinde: “Kısmen veya tamamen gerçek ve tüzel kişilerle mülkiyetine geçmiş olan korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile korunma alanları Kültür ve Turizm Bakanlığınca hazırlanacak programlara uygun olarak kamulaştırılır” denilmektedir. Farklı bir deyişle, kentsel sit alanları içerisinde yapılacak kamulaştırma işlemleri ancak ve ancak ne amaçla kullanılacağı önceden Koruma Bölge Kurulları tarafından belirlenmek ve başka amaçla kullanılmama şartıyla yapılabilir. Hükümet, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’nun getireceği külfetlerden kurtulmak ve “teferruatlarla” uğraşmamak için kanunun arkasından dolanmayı tercih etmiştir. Yine 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nun 73. maddesinde kentsel dönüşüm alanı ilan edilen alanlarda plan yapma yetkisi belediyeye verildiği halde Bakanlar Kurulu kararıyla belediyelerin bu yetkisi de kanuna aykırı olarak bertaraf edilmiştir. Bu şekliyle karar esasında yerel yönetimlerin varlık sebebini ortadan kaldırmıştır.
Gasp ve peşkeş kılıfına uyduruldu
Hükümet de almış olduğu kararın kanuna aykırı olduğunu çok iyi bildiğinden, 26.04.2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 6704 Sayılı Yasa ile 6306 Sayılı Yasaya bir madde ekleyerek “Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlar” da Bakanlar Kurulu tarafından riskli alan kararı alınabileceğine dair kanunu Meclis’ten geçirdi. Bununla da yetinmeyen hükümet “Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde” yapılacak kamu ihalelerinin de normal ihale prosedürü ile değil, 4734 Sayılı Yasanın 21. maddesine göre pazarlık usulü ile yapılacağını da kanunla düzenledi. Bu şekilde milyarlarca liralık kamu ihaleleri de idarenin takdiriyle yandaş müteahhitlere peşkeş çekilecektir.
Hükümet neyi amaçlıyor?
En sonda sorulması gereken soru şu: Bu kadar hukuksuzluk faaliyeti özünde neyi amaçlıyor? Bu denli bürokratik manevra ne için?
Hükümetin Sur planı, temelde üç hedefe dayanıyor:
* Yıllardan beri direnen Sur’un yeniden aktif bir toplumsal direniş mekanı haline gelmesini ne pahasına olursa olsun engellemek.
* Hiçbir suretle özel, vakıf, kamu mülkü ayrımı dahi yapılmadan verilen gasp kararıyla Sur’un çok kültürlü ve çok kimlikli yapısını ortadan kaldırmak. 5 bin yıllık kent kimliği yerine iktidarın görmek istediği Sur’u, yani İslam söylemini kullanarak salt bir ticaret alanı inşa etmek.
* Bu inşaat sürecini AKP’nin sermaye grupları arasında pay ederek savaş politikalarıyla halk nezdinde yitirdiği zemini orta vadede yeniden kazanmak.
Ancak hala sokağa çıkma yasağı bahanesiyle mahallelerine halk alınmazken içinde ırkçı şarkılar için kliplerin çektirildiği bir yere dönüştürülen Sur’un talan sürecini Diyarbakır halkının sineye çekeceğini düşünmek pek akıl karı değil.
Av. MUZAFFER ÖZDEMİR / Sur Hukuk Komisyonu üyesi