Bu sütunun okurları biliyorlar: Bir kalem adamı olarak, “süreç” denilen “şey” her neyse, ayak sesleri duyulduğu günden itibaren, yalancılar, talancı ve dolandırıcılara dikkat edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştim.

Çünkü, tarihsel yalanların dışında, AKP iktidarının kandırarak oyalama konusundaki sabıka kaydı oldukça kabarıktı. Kardeşçe bir arada bölüşenlerin dışında, güven veren tek uygulamaları, yerine getirilmiş sözleri yoktu.
Kaygılarımı açıklamakla, vicdanıma olan borcumu ödemiş,  rahatlamıştım.
Fakat dünya hallerinin zikzaklarında, her “umulana” övgü dizmeyi sorunların çözümüne katkı sanan kimileri, “sürecin”  yalnız Kürtler için değil, Türk demokrasisi, hatta bölge halkları için kurtuluş olacağını yazıyorlardı.
Oysa, “süreç” neydi, ne getiriyordu, belli değildi. Çünkü Türk tarafı ayrı, Kürdistan sözcüleri farklı “süreç”in farklı, başlıklarından bahsediyorlardı.
Ortalığın tek muktediri olarak bilinen TC Başbakanı Recep Bey, “karşılığında bir şey vermedik, pazarlığa da oturmadık, ama Allah’ın izniyle süreç çok iyi gidiyor, Cudi dağının eteğinde piknik bile yapılıyor” diyordu.
Hadi bakalım, gelin de işin içinden çıkın. Hiç bir şey vermediklerine göre, anlaşma yok demekti. Ama hazret “kazanç büyük” diyordu.
Öte yandan o, “süreç çok iyi ilerliyor” diyerek, bir şeylerden emin olmanın güveniyle, “bu süreci kimse durduramaz” derken, aynı sıralarda Kürdistan’da boy vermiş kaygılar büyüyordu.
Her şey yek taraflıydı. Yazar, Delil Karakoçan da, Kürdistan’ın bazı merkezlerine yaptığı geziden sonra izlenimlerini anlatırken, hayal kırıklığının halk arasındaki sonuçlarını satır aralarına serpiştiriyordu.
Demek ki, yalnız Türk tarafının hassasiyetleri yok, Kürtlerin de hassas beklentileri vardı. Beklentiler nafile çıkmıştı ki, bu ağır bedeller ödemiş bir halk için hayal kırıklığıydı.
 Yasaklar, her türlü baskı ve inkarlar berdevamdı. Türk devleti, gerillanın çekilmesini fırsat bilmiş gibi savunma kaleleri, Kürdistan’ın verimli topraklarını su altına alacak baraj inşaatlarına hız vermişti.
 Recep Erdoğan’ın “silahlar sussun, siyaset konuşsun” sözüne kanan Kürtler, sokağa çıkınca Lice’de arkadan kurşunlanmış, şehirler gaza boğulmuştu. TC Kürtlerin sahip olduğu televizyonlara kilit vurmuştu.
Erdoğan “süreç iyi gidiyor” derken, sıradan terbiyeli birinin ağzına alamayacağı bir üslupla, Abdullah Öcalan’ı küçümsüyor, kendince aşağılamaya çalışıyor, “daha ne olsun seyretmesi için televizyon, rahat etmesi için de büyük hücre verdik” diyordu.
Bu tavrıyla, kendince onu, Kürdistan kamuoyu nezdinde de gözden düşürüyor, “alın, görün” demeye getiriyordu.
Ama yürümedi. Çünkü “süreç” AKP’nin acil ihtiyacından doğmuştu.
Onbir yıllık iktidardan sonra, AKP’nin içeride mağduru oynama kurnazlığı artık para etmiyordu. “İleri demokrasi” masalı çökmüş, sokaklar “diktatör Erdoğan” haykırışlarıyla dolmuştu.
Dışarıda başka türlü bir iflas yaşıyordu. Yayılma (emperyal) hamleleri Suriye çöllerinde ayaklarına dolanmış, İslamı yeni keşfetmiş gibi bu dünyaya lider olma hevesi, Recep Erdoğan’ın Kahire’de protesto edilmesiyle diz çökmüştü.
Dahası, Amerikan Başkanı Obama’ya kabul ettirdikleri, “yeni tarz yeşil kuşak” projesi El Kaidecilerin Libya’dan sonra, Suriye’de katliamlara girişmesiyle tiksinti yaratmış, böylece Erdoğan-Fethullah Gülen iklisinin “ılımlı İslam” projesi uygulanabirliğini kaybetmişti.  
Ankara rejimini, yalan, dolan, kandırmacanın ayak oyunları ve “süreç” adıyla, Kürdistan cephesinde “kardeşlik” üzere huzur aramaya çıkıyordu. Kardeş, kardeşinin sahip olduğu televizyonları da susturmak için, gırtlağına dişlerini saplıyor, Kürdistan ise yeni baştan kaynıyordu.