Öcalan ile devlet arasında yirmi senedir barışçı-demokratik bir çözüm için birçok temas olduğu biliniyor. Bu temaslar sürecinde PKK ve Kürt halkının tümüne yakını-en geniş kesimleri barışçı çözümden yana olduklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Ama devlet kendi içindeki barışçı çözüm yanlılarını da tasfiye ederek bir çözümü engellemiş, savaşı tırmandırmıştır.
10 senedir tek başına iktidar olan AKP, bugüne kadar bu geleneksel oyalama- imha-tasfiye çizgisini sürdürmüştür. Öyle ki, ilk başta AKP’ye umut bağlayan geniş bir kesim umudunu kesmeye başlamıştır. Sri Lanka modeli naralarıyla Oslo sürecini-mutabakatını geçersiz kılan AKP’dir. Özellikle Roboskî katliamı bir kırılma noktası olmuştur. Hala daha bu insanlık dışı katliam basit bir “savaş kazası” olarak üstü örtülmeye ve unutturulmaya çalışılmaktadır. Bu şartlarda başlayan yeni süreç nedir ve ne sonuç verebilir?
Şunu görmek gerekir ki objektif olarak savaşın tıkandığı-çürüdüğü ve halkların çıkarına tek yolun diyalog ve barışçı çözüm olduğu bir noktadayız. Kürdistan halkı barışçı-özgür bir yaşama susamıştır. Türk halkı adına ırkçı savaş naraları atanlara da aldanmamak gerekir. Uzun savaş yılları milliyetçi bir tepki yaratmıştır. AKP kendisi de bu Türk-İslam sentezcisi birikimin ürünüdür, bunu görmek gerekir. Ama linç saldırıları için meydanlara sürdükleri gençler zorunlu askerlikten kaytarmak için her yola başvuruyorlar. Paralı ordu için açılan askerlik kadrolarını bile dolduramıyorlar. Yani Türk halkı ve gençliği bu sömürgeci savaşa gönüllü olarak katılmıyor. Türk tarihinde sayısız örneği görüldüğü gibi kontrgerilla örgütlenmeleriyle aç-işsiz kalabalıkların kışkırtılıp meydana dökülmesi bizi aldatmamalıdır. Türkiye’de halkın geniş kesimleri de savaştan bıkmıştır. Bunu bir de askerde ya da askerlik çağında çocuğu olan, çocuğu Fırat’tan öteye memur-subay-astsubay olarak atanan anne babalara sormak gerekir.
Halklar açısından barışçı çözüm için bu kadar uygun şartlar olmasına rağmen barışçı çözüm kolay değildir ve kolay olmayacaktır. Çünkü TC devletindeki ırkçı-inkarcı ve savaşçı yapı etkisiz hale gelmiş değildir. Dahası AKP iktidarının bu yapıyla mücadele etmek yerine uzlaştığı görülmektedir. Örneğin bir Roboskî katliamının üstü niçin örtülmektedir? Niçin Kürdistan’da her mitingte halkın üzerine saldırılmakta ve gençler öldürülmektedir? En son Diyarbakır’da polis tarafından öldürülen Şahin Öner’in katillerini ortaya çıkarmak yerine, “Elindeki bomba patladı ve öldü” diyen vali niye hala görev başındadır? Sinop’taki vali ve Emniyet müdürü hala nasıl görevde kalmaktadır? Bunlar tekil olaylar değil, devletin sistemli imha politikasının ürünleridir. Her gün azgınca sürdürülen operasyonlar da bunun göstergesidir. Lice’de halk savaşa-askeri operasyonlara karşı barış için dağlara çıkmaktadır. Sinop’ta ise derin devlet çeteleri savaş için halkı kışkırtmaktadır. Süreç böyle ilerliyor.
(Burada çuvaldızı kendimize batırmak gerekirse BDP’nin Karadeniz gezisinin iyi değerlendirilmesi gerekir. Özünde çok doğru olan ve hatta çok geç kalmış olan bu hamle yanlış zamanlama ve yetersiz ön hazırlık yüzünden barış karşıtı provokatörlere fırsat vermiştir.)
Süreci zora sokan bir diğer faktör de “dış güçler”dir. TC devleti yöneticileri yıllardır Kürtleri bastırmak için bütün devletlerle işbirliği yaptılar. Böylece bütün devletleri işin içine soktular. Sorunun bir parçası ve tarafı yaptılar. Kürtler ve Türkiye arasında daha kolay çözülebilecek olan bir sorun çok taraflı bir hale geldi. Bugün TC ve Kürtler anlaşsa bile bazı güçlerin bunu bozması mümkündür. Paris’teki alçakça katliamın karanlıkta kalan ve belki de hiç aydınlanmayacak olan perde arkası aktörleri bunu gösteriyor.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen diyalog-müzakere ve barışçı bir çözüm mümkün müdür? Evet, elbette mümkündür hatta kaçınılmazdır. Ama ilk şart AKP Hükümetinin inkar ve imha siyasetine kesinlikle son vermesi, Rojava’ya yönelik saldırılar da dahil olmak üzere bütün imha operasyonlarını durdurması ve müzakere yolunu açması gerekiyor. İkinci olarak sadece AKP’nin değil, Türkiye siyasetinde etkili olan ve barışçı çözümden yana olan bütün partilerin savaş rantçılarına karşı sadece ellerini değil bütün vücutlarını taşın altına koymaları gerekir. Son 30 yıllık değil, 100 yıllık bir sorunun çözümünü konuşuyoruz. Çözüm için çözüm iradesinin iki tarafça da net olarak ortaya konması ve gereğinin yapılması gerekiyor. Yoksa lafla peynir gemisi yürümüyor. Süreç hiç yürümez.
Süreç: Lice ve Sinop
Eskiden sol örgütlerin siyasi literatüre kazandırdığı bir kelimedir süreç. Sonraları Özgürlük Hareketi de çok kullandı ve herkesin diline yerleşti. Son dönemde hem başbakan ve hükümet üyeleri, hem muhalefet sözcüleri dolayısıyla hem de medya süreç kelimesini dilinden düşürmüyor. İster açılım süreci-ister İmralı süreci deyin, isterseniz başbakanın önerdiği gibi çözüm süreci deyin, istediğiniz gibi süsleyin ama buna gerek kalmadı. Süreç deyince herkes neden söz edildiğini anlıyor, biliyor. Günümüzün kilit kelimesi “süreç” oldu. İmralı tecridiyle süreç kilitlenmek istendi. Bugünkü görüşme ile Sayın Öcalan’ın süreçteki tıkanmayı açacağına inanıyorum.