Vizyonsuz, misyonsuz, “tek bir cümlelik” bir savunmadır: “Yedi aydır şehit gelmiyor, kötü mü?” Bu barış ve çözüm sürecinin savunması değildir; “süreç-müreç” tekerlemesidir.
Yüz yıllık bir sorunu çözecek, otuz yıllık bir savaşın kanlı sonuçlarını ortadan kaldıracak bir “çözüm süreci” böyle mi savunulur?
AKP kendi çizgisine kendisi inanmıyor. İnanmayan insan, sürekli “evet, ama” diye konuşur. Başbakan Adına konuşan Başdanışman, Yasin Doğan takma ismiyle şöyle yazdı:
“Hangi ülkeden olursa olsun Türkiye’ye dönük tahrik ve tehdit içine giren PKK ve uzantılarıyla mücadele etmek, ülkenin birlik ve bütünlüğü”nü korumak devletin asli görevidir. Ancak başka ülkelerdeki Kürtlerin siyasi iradelerini şekillendirmek, onları sopayla hizaya getirmeye çalışmak hiçbir ülkenin işi ve görevi değildir.”
Başdanışman, karmakarışık laflar etmeyi marifet sanıyor. Bu iki cümlelik lafların durumu şu: Görünüşe göre, Başdanışman, muhalefetin Rojava’ya “askeri müdahale” talebini reddediyor. Ama görünüşe göre. Çünkü “başka ülkelerdeki Kürtleri sopayla hizaya getirmeye çalışmak hiçbir ülkenin işi ve görevi değildir” derken, bir yukardaki cümlede, “hangi ülkeden olursa olsun Türkiye’ye dönük tahrik ve tehdit içine giren PKK ve uzantılarıyla mücadele etmek, devletin görevidir” deyiveriyor. Zaten muhalefetin dediği de bu. CHP ve MHP’ye göre “Suriye adlı ülkeden Türkiye’ye dönük PKK ve uzantılarının tahrik ve tehditleri var… Madem böyle tehditlere karşı mücadele görevin, görevini yerine getir.”
Ve işin daha vahimi ise şu: Başdanışman, muhalefetle güya polemik yaparken, o muhalefetle kıyaslanmaz şekilde Kürt düşmanı bir siyaset izlemiş olmakla övünüyor. Şu laflara dikkat buyurunuz:
“Bugün PKK için ‘yakın-yok edin’ diyen çevreler iktidarda oldukları dönemde ne Kandil’e bir tane bomba atmıştır, ne de Türkiye içindeki PKK’lılara karşı ciddi bir operasyon gerçekleştirmiştir.”
Kandil’i bombalamakla ve kitlesel tutuklamalarla övünen bir Başdanışman, çözüm süreci konusunda kendi tabanını nasıl aydınlatabilir, bu tabanı çözüm sürecine destek vermeye nasıl çağırabilir? Çağırsa da inandırıcı olabilir mi? Oysa Öcalan’ın inisiyatifiyle başlayan çözüm süreci, şu anda çıkarları birbiriyle uzlaşmaz şekilde zıt olan güçlerin “aynı anda” ve “farklı amaçlarla” ortak bir şekilde savunabileceği büyük bir Ortadoğu barış ve demokrasi planıdır.
AKP’nin içinde sürecin bu karakterini kavramış olanlar mutlaka vardır. Onlar artık yüksek sesle ve daha cesur bir şekilde konuşmalıdır:“Eğer çözüm süreci amacına ulaşırsa, Kuzey’de elde edilen başarı İran’ı da esinlendirirse, Irak hükümeti yeniden yapıcı bir rol oynarsa, Suriye’de Kürtler, Araplar, Nusayriler her birinin özerkliği temelinde yeniden birleşirlerse, o zaman Türkler, Araplar, Kürtler ve Farslar arasında da, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Ezidiler, Sünniler ve Aleviler arasında barış olacaktır; biz de tıpkı AB gibi o gün sınırları anlamsız kılacağız, bizim ‘yeşil sermayemiz’ de, sizin “laik sermayeniz” de ve Türk emekçilerimiz de bu sınırlardan pasaportsuz geçecektir; Bölgenin petrolü, Fırat ve Dicle’nin suyu kan renginde değil, bembeyaz ve duru renkte, refah için akacaktır; bütün bunlar olunca, Avrupa devletleri Türkiye’yi AB’ye yerlere kırmızı halılar yayarak çağıracaklardır; elbette bizim hayalimiz neo-liberal bir hayaldir, aynı zamanda İslam birlikçidir; ama böyle bir Ortadoğu’da sosyal demokratlar da, sosyalistler de, bağımsız Kürdistan diyenler de, laikler de hayallerini, programlarını gerçekleştirmek için elverişli koşullar bulacaktır; çünkü böyle bir Ortadoğu demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, adem-i merkeziyetçi bir Ortadoğu olacaktır. Burada yalnızca halkları bir birine düşman eden din ve mezhep savaşlarını körükleyen anlayışlara yer olmayacaktır. Bu büyük Ortadoğu evinde hepimiz birbirine zıt amaçlarımızı şiddet dışı yöntemlerle hayata geçirmek için yarışacağız. Özgürlükten ve refahtan hepimiz pay alacağız…
İşte yurttaşlar, bizim Abdullah Öcalan’la müzakere ettiğimiz ve PKK ile birlikte hayata geçirmek için çalıştığımız ‘süreç’ hepimize böyle bir gelecek vaat ediyor…”
Böyle bir “balkon konuşmasının” yalnız “sürecin” üzerindekileri değil, şu son üç-dört yıl boyunca enkaz haline gelen Türk dış politikasının üzerindeki bulutları da bir anda dağıtacağı açık değil mi? Yani artık “süreç-müreç” olmaz; vizyon ve misyon olmalı…
‘Süreç-müreç’ mi vizyon-misyon mu?
AKP sözcüleri ve danışmanları, sürekli “süreçten” söz ediyor ve süreci “savunuyorlar.” Bu nasıl bir “süreç” savunmasıdır.