Son yazıda savaşın yoğun olduğu dönemlerde (90’lar ile 2007-2012 arası) PKK gerillasının etkin olduğu bölgelerde devlet birçok yıkım getiren yatırım projesini bitiremediğini belirttik.

1999 yılında gerillanın geri çekilmesini ve yüksek düzeyde savaşın durmasını TC devleti fırsat bilip yatırım projelerine devam etse de, şöyle bir olumlu sonuç da çıktı: Kuzey Kürdistan’ın birçok bölgesinde sivil toplum kendi sesini daha fazla duyurmaya başladı. Savaşın durması baskıları ortadan kaldırmasa da hissedilir şekilde azalttı ve yeni olanaklar yarattı. Sivil kesimlerin ortaya çıkışı o yıllarda Kürt siyasal hareket tarafından geliştirilen siyasal yaklaşımla da alakası vardı. Ortaya atılan ‘demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü paradigma’ bunu en iyi şekilde ifade ediyordu. Bu durumu örneklendirirsek; Ilısu Barajı’na karşı 2000 yılına kadar sivil toplumun her adımı doğrudan polisin varlığıyla izlendi. Batman veya Amed’den Hasankeyf’e giden her grup ve heyet doğrudan izleniyordu ve birçok defa halkla konuşması engelleniyordu. O zaman kampanya çok güçlü olmadığı için gözaltı veya tutuklama olayı pek gelişmiyordu, yoksa zalim devlet afetmezdi. Bu 2000 ile değişmeye başladı. 2005 yılında yeni kampanyanın kurulmasında bizzat yer aldığımızda polis ve devlet bizi çok yakında izlese de kolay kolay müdahale edemiyordu (Bu bizim kampanyanın uluslararası boyutuyla da alakalıydı).
Hasankeyf’te konserlere kentlerden gelen otobüsleri bir kaç saat tutuyordu veya köylerde alan çalışması yapan aktivistleri korucuların şikayeti üzerine bir kaç saatliğine tutuyordu. Bu elbette antidemokratik uygulama idi, fakat zorlamayla ve iyi bir kamuoyu çalışmayla bunu bir süre sonra aşabiliyorduk. 2009’de KCK tutuklamalarıyla artan baskıyla bizim Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi’ne suçlamalar ve müdaheleler de artıyordu. Örneğin; aktivistleri Ilısu inşaat alanına bırakmıyorlardı.
Dêrsim’de de 2000 yılıyla birlikte yıkım ve sömürü getiren baraj projelerine karşı ciddi tepki ortaya çıktı ve aralıksız şekilde bugüne kadar geldi. Kuzey Kürdistan’da en büyük halk tepkisi Dêrsim’de görüldüğünü de ifade edelim. Bunun halkın tarih boyunca devlete tepkisel duruşuyla da alakalıydı. Wan, Qoser, Riha, Batman gibi şehirlerde de ‘çevre’ dernekleri de 2000 yılıyla kurulmaya başlandı, ancak bunlar ileri düzeyde ekolojik yıkımı yavaşlatacak faaliyetlerde bulunamadılar.
Ilısu barajı ve Çolemêrg-Şirnêx’teki güvenlik barajlarına 2009’den itibaren artan genel siyasi baskılar sonucu halk tepkisi azalırken, Dêrsim, Peri nehri boyunca ve Amed-Kulp gibi bölgelerde bu baskılar halk tepkisinin önüne geçemedi. Bu da Dêrsim ve Kulp’ta ciddi halk tepkisini eyleme çeviren samimi aktivistlerin olduğunu göstermektedir.
2000 ile 2008 arası ekolojik ve sosyal yıkım getiren yatırım projelerine karşı harekete geçen ve küçümsenmeyecek bir sivil tepki ortaya çıkması toplumumuz için büyük bir kazançtır. Bu kadar insanın eylem yapması ve kampanya örgütlemesi sonucu Dêrsim’de bir projenin kesin durdurulması ve onlarca projenin geçici durdurulması kısa sürede çok büyük başarı sayılmasa da ileride daha büyük başarıların habercisidir.
Önemli bir boyut daha vardır: Kürt toplumun çoğunda olmasa da büyük bir azınlığın kültür ve doğa bilincinde ciddi olumlu değişiklik oluşmaya başladı. Bunun yararı uzun vadeli büyüktür. Bir gün halkımız kendi coğrafyasında kendisini gerçek anlamda yönetirse bu gelişmiş bilinç yeni yöneticileri ve siyasi temsilcileri daha ekolojik davranmaya itecektir. Bu yatırımı şimdiden yapma şart çünkü: Kendi doğasını Türk ve İran gibi devletlerce yaygınca yıkmaya ve ölçüsüz sömürmesine devam eden bir ‘Özgür Kürdistan’ ne kadar özgür, demokratik, sosyal, eşitlikçi ve akıllı olabilir ki?