Sayın Öcalan’ın “Silahlar sussun, siyaset konuşsun” çağrısından sonra siyaset sahnesi canlanıyor. KCK silahlı güçlerini medya savunma alanlarına çekerek birinci aşamanın tamamlandığını ve ikinci aşamaya geçildiğini açıkladı. BDP liderleri de artık ikinci aşamanın adımlarının atılması gerektiğini belirttiler. Bu nedenle hükümetin ve devletin gerekli adımları atması isteniyor ve bekleniyor.

Ne var ki AKP ve hükümet çevrelerinin ayak sürüdükleri ve adım atmakta pek de hevesli olmadıkları görülüyor. CHP ve MHP gibi muhalefet partileri zaten baştan sürece karşı olduklarını açıklamışlardı. Bugün de hükümeti adım atmaya zorlamak bir yana hükümetin atmayı düşündüğü-atması beklenen basit adımları bile engellemeye çalışıyorlar. Bu amaçla ellerinden gelen her türlü kışkırtmayı yapıyorlar. Gerçi, herkes 5-6 aydır ölüm haberi gelmiyor diye haklı olarak seviniyor. Bu durumun kalıcılaşmasını istiyor gibi görünüyor. Ama kalıcılaşması için gerekli siyasi adımlar atılmıyor. Bu şartlarda, Kürdistan halkında ve barışçı çözümden-demokrasiden yana olan tüm halk kitlelerinde haklı bir endişe ortaya çıkıyor. “Hükümet ve devlet yeni oyunlar, tasfiye planları içinde mi?” sorusu her yerde soruluyor. Bu soruların gündeme gelmesi gayet doğaldır. Ama önemli olan bu endişelerin nasıl giderilebileceği ve sürecin nasıl başarıya ulaşabileceğidir. Bu durumda iş başa düşüyor. Var olan statükoya karşı olan, düzen tarafından ezilen bütün halk kesimlerinin başına.
Gezi Parkı direnişi gösterdi ki sadece Kürdistan halkı değil, toplumun en geniş kesimleri özgürlük, barış ve demokrasi istemektedir. İşçiler ve emekçiler başta olmak üzere tüm çalışanlar, tüm ezilenler düzene isyan etmektedir. Şimdiye kadar birbirinden kopuk olan ezilenlerin, yine birbirinden kopuk olarak gelişen direnişleri zulümle bastırılmıştır. Ama Gezi Parkı direnişinde hep birlikte ortaya konan direniş, baskı-zulüm düzeninin kader olmadığını göstermiştir. Ezilenler uzun yıllardır biriken öfkelerini ortaya koymuşlardır. Bir ay önce 1 Mayıs kutlaması için işçileri ve halkı sokmadıkları Taksim meydanına, 20 gün boyunca polis girememiştir. Halkın bu direnişi hala birçok park ve alanlarda sürmektedir.
Tam da bu noktada konferansların önemi ortaya çıkmıştır. Halk, bazı parti ve örgütlerin çağrısıyla değil de, kendi özgücüyle mücadele alanlarına çıkmıştır. Kimsenin karşı çıkamayacağı meşru demokratik istemlerini haykırmıştır. Bu istemler halkın geniş kesimlerini birleştirmiştir. Halk oluşturduğu komünal örgütlenmeleriyle mücadeleyi ve geleceğine dair her şeyini tartışmanın, paylaşmanın tadını almıştır. Silahlar susarken halk konuşmaya başlamıştır. Halkın kendisine olan güveni artmıştır.
İşte süreci başarıya götürecek olan da halkın bu gücüdür. Konferanslar bu gücün örgütlenmesi olacaktır, olmalıdır. Halk arasındaki farklılıklar-çelişkiler ne kadar çok olursa olsun temel istemleri ortaktır. Temel istemleri herkese özgürlük, eşitlik, barış ve en geniş demokrasidir. Bunu elde etmek için ortak hedefler doğrultusunda birlikte mücadele zorunludur.
AKP, göstermelik bir sandık demokrasisini yeterli görmektedir. Anayasa, yasalar, seçim yasasındaki demokrasi dışı ruh ve maddeler bir yana, demokrasinin sandıktan ibaret olmadığı açıkça görülmüştür. Halk örgütlenmesiyle ve mücadelesiyle demokrasiyi sadece sandıkta değil, sokakta da meydanlarda da kazanmak sorundadır. Zaten tarihte ve bütün ülkelerde de böyle olmuştur. Şimdi bizde olan ve olacak olan da budur.
Bu nedenle var olan sistem tarafından ezilen tüm halk kesimleri konferanslarda bir araya geliyor. Hiçbir farklılık bir araya gelmeye engel değildir. Farklılıklarımızı da bir araya gelerek tartışmak ve ortak bir program oluşturmak, ortak bir mücadele vermek zorundayız.
Hükümet ve devletten fazla bir şey beklemeden demokrasiyi mücadele ile kazanmak, örgütlemek zorundayız. Konferanslar süreci, bu bilinci tüm ezilenlere kazandırmak ve ortak mücadeleyi yükseltmek için en önemli adımdır. Ankara ve Amed konferanslarından sonra Brüksel’de “Avrupa Barış ve Demokrasi Konferansı” toplanıyor. Sürece Avrupa cephesinden de azami katkı yapılmalıdır. Bu nedenle tüm ezilenler ama-fakat demeden bu süreçte yer almalıdır. Siyaset konuşacaksa, hep birlikte ve orada siyaseti konuşturmalıyız. Daha iyi bir çözüm öneren varsa, vakit kaybetmeden buyursun söylesin.