Hükümet, “nasılsa kış eşiğindeyiz, bahara kadar Allah Kerim” havasında. O nedenle KCK’den gelen uyarılara kulaklar kapalı. Ve o nedenle, “çözüm sürecinin” sınırlarını kabadayıca zorluyor. Kesin olan şu: Hükümet savaşın bu mevsim koşullarında nasılsa patlamayacağını hesap ediyor; o nedenle “savaş nedeni” olacak adımlar atmaktan çekinmiyor; sınıra duvar çekmekten, çeteleri desteklemeye, BDP’nin heyetleriyle oyun oynamaktan, Öcalan’la görüşmeleri savsaklamaya, kalekollar inşa etmekten, Hizbulkontrayı yeniden silahlı saldırılara özendirmeye kadar tehlikeli bir çizgi izliyor. Nereye kadar?

KCK Genel Başkanı Abdullah Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan’la 22 Ekim’de yaptığı konuşmada şöyle demişti:
“Eğer devlet heyeti gelmez ise zannederim onlar açısından süreç bitmiştir ve dolayısı ile bizim açımızdan da biter.”
Öcalan’ın bu açıklamasından bu yana 13 gün geçti ve geçtiğimiz gün Fatma Öcalan PKK önderinin “Süreçle ilgili bir şey yok. Kimse benimle konuşmadı” dediğini belirtti.
Öcalan’ın bu kısa açıklaması, “eğer devlet heyeti gelmez ise, zannederim onlar açısından süreç bitmiştir ve dolayısı ile bizim açımızdan da biter” açıklamasıyla birlikte okunduğu zaman, durumun ciddiyeti hemen anlaşılır. Öcalan “çözüm sürecinin sona ermesini önleme” çabasının, ne yazık ki sonuna geldiğini kamuoyuna ilan etmiş bulunuyor.
Bu açıklamayla birlikte, eğer yakın zamanda durum değişmez, BDP heyetinin İmralı’ya gitmesi gerçekleşmezse ve devlet heyetinden ses seda çıkmazsa, “süreç” hem devlet açısından, hem de KCK açısından bitmiş olacak… Sürecin bitmesi demek, kendiliğinden “savaşın başlaması” demek olmayacak… Başka bir şey olacak: halk direnişi saflarında “süreci bozmama” kaygısıyla ortaya çıkan tereddüt sona erecek…
Bunun anlamını herkes çok iyi düşünmeli.
Gerek Öcalan ve gerekse KCK sözcüleri, son zamanlarda “özsavunma” kavramından sık sık söz ediyorlar. Özellikle son Hizbulkontra saldırısı, “gerillanın bütün güçleriyle sınır dışına çekilmesi” durumunda halkın karşı karşıya kalacağı büyük tehlikeyi gözler önüne serdi. Her şey çok açık: Belli ki ortada “silahlı bir kontra” hareketi var ve bu hareket “legal siyasi parti” biçiminde örgütleniyor ve hızla BDP ve PKK tabanına karşı silah da içinde her türlü yöntemle saldırıya hazırlanıyor.
Bu durumda, “çözüm sürecinin” yeniden başlaması ve “gerillanın sınır dışına çekilmesi”, halkın kendisini bu saldırılara karşı koruyacak ölçüde “özsavunma” örgütlülüğüne bağlı kalıyor.
Neden?
Çünkü artık anlaşılıyor ki, devlet her geçen gün Kürt özgürlük hareketinin sivil kitlesine karşı devlet gücü kullanma olanaklarını yitiriyor ve binlerce korucu sivil halka karşı harekete geçmekten uzak duruyor. Aynı zamanda AKP Hükümeti, Rojava devrimini kendi resmi askeri, gücüyle bastırma imkanından da mahkum kalıyor. Bu “boşluğu” doldurmak için, yeni arayışlara yöneliyor. Eski Kürt örgütsel kalıntılarını birleştirerek PKK’ye “alternatif” yaratmak için atılan bütün adımlar sonuçsuz kaldı. Şimdi, hem Kuzey’in “serhildanlarını” hem de Rojava’nın “devrimini” Hizbulkontralar ve El Kaide’ye bağlı El Nusra ve Irak Şam İslam Devleti çeteleri ile bastırma seçeneğine oynuyor.
Belli ki, Hizbulkontracılar “silahlıdır”.
Şimdiye kadar BDP’li gruplar ne devlete, ne de “kontrolara” karşı silah kullanmadı. Ancak, Hüda Par etrafındaki gruplar son kanlı olayın da gösterdiği gibi BDP’ye karşı silah kullandı.
Bu açık gerçeğe karşı, AKP Hükümeti silahsız BDP’lileri kitlesel olarak tutukladı ve pek çoğu ceza alsa bile alacağı cezadan fazlasını yattığı halde, hala hapiste tutulmakta; ve Başbakan TBMM’de Grubu bulunan BDP Eşbaşkanları ile görüşmezken, çevresinde silahlı “kontroların” örgütlendiği Hüda Par’ın Başkanıyla görüştü…
“Sürecin” damarları “tıkanıyor” ve infarkt kapıda bekliyor….