1 Kasım seçimlerinden hemen sonra HDP’ye oy veren yaklaşık 5 milyon insan arasında bir anket yapılsa ve mahallerinde direnen gençlerin devletin asker ve polisin katılacağı topyekün bir saldırısı karşısında ne kadar direnebileceği sorulsa, muhtemelen kayda değer sayıda insan "en fazla 1 ay" diye cevap verirdi. Sur ablukasının başlamasının üstünden tam 1 ay geçti. Evveliyatı bir köşede dursun; Cizre, Silopi, Nusaybin ve Dargeçit direnişleri de 1 aya yaklaştı. Ve kabul etmek gerekir ki NATO bünyesinde yer alan II. büyük orduya sahip ve hiçbir NATO ülkesinde olmayan devasa bir emniyet içi savaş teşkilatına (Özel Harekat) sahip bir devlete karşı tükenmeyen bir direnç söz konusu. Tam da bu noktada sorulması gereken soru şu: Ciddi bir toplumsal, ekonomik ve fiziksel yıkıma da yol açan bu kent muharebesinin faturasını halk kime fatura edecek? Çünkü çatışmaların bir noktada durulması söz konusu olasa da olmasa da siyaseten belirleyici olacak konu tam olarak bu.
Direniş sadece birkaç hafta sürse bu fatura büyük oranda Kürt Özgürlük Hareketi’ne kesilecekti. Zamansal ve operasyonel bir planlaması olduğunu iddia eden, esas hedefinin siviller değil elinde silah bulunanlar olduğunu söyleyen, savaştan etkilenen tüm toplumsal kesimleri yıkımın tazmin edilmesi sözleriyle "teskin" eden devlet vardı. Birkaç hafta içinde hendekleri kapatmayı ve barikatları yıkmayı vad etmişti. Yapamadı. İlk başlarda YDG-H üzerinden rahatsızlık söylemi yayan Kürt orta sınıflar, düzenli gelir sahipleri, iş yapamayan esnaflar ve daha büyük ölçekli çevreleri bitirilemeyen direnişi karşısında 1 Kasım seçimlerinde talep ettikleri iktidar dengesini özünde Kürt hareketinin değil devletin bozduğunu idrak etmeye başladı. Bu algı dönüşümünün -devletin verdiği sözleri yerine getirememesinden ileri gelen- iki temel sebebi var.
Birincisi, devlet durmadan Kürt sivilleri öldürüyor. Aralıksız. Bunun, çatışmanın doğrudan parçası olmayan ama çatışmalardan etkilenen Kürtler üzerinde yarattığı duygusal borçlanma hissinin kuvvetini kimse azımsayamaz.
İkincisi, şu anda Kürt illerinde muazzam bir siyasi ve yaşamsal gelecek belirsizliği var. Sisteme entegre bir yaşam süren Kürtler için sorun artık siyasi ve ekonomik istikrar taleplerinin yerine getirilmemesi değil; ciddi anlamda hayatlarında "kazanım" olarak gördükleri her şeyi kaybetme kaygısı. O yüzden Kürt Özgürlük Hareketi son 3 yılda her anlamda güçlendiği için yeniden savaşa başvuran devletin şiddet ısrarını bu gruplar artık aleni bir şekilde görüyor. Yani süreklileşen direniş, devleti ve şiddet arzunu ifşa ediyor.
Kuşkusuz siyasi bağlamı olmayan bir şiddet dalgasından bahsetmiyoruz. Her iki taraf da özünde askeri değil siyasi bir kavga veriyor. O yüzden eğer ki Kürt Özgürlük Hareketi direnişe bakıp devleti sorgulayan Kürtlere siyasi bir yol haritası sunamazsa direniş tam anlamıyla amacına ulaşamayacak. Olağanüstü DTK Kongresi sonrası ortaya konan; Türkiye’deki tüm siyasi rejim için bir rejim değişikliği talebi, yani "demokratik özerklik ve özyönetim" çağrısı Kürtlere önemli bir eşik atlattı. Kürt cenahındaki kafa karışıklığı an be an daha da dağılıyor. Diğer yandan AKP, CHP ve MHP’nin ortaya koyduğu "biz bu talebi tartışmaya değer bile görmüyoruz" tavrı, bu üç partinin külliyen Kürtlerin statü sahibi olmaması ekseninde birleştiğini ifşa etti.
Bu ifşa halinin kurucu bir siyasete dönüşmesi için ilk aşamada birkaç söylemsel değişiklik gerekiyor. İlki, HDP’lilerin çatışmalar sürerken "biz bu ülkeyi bölmeye çalışmıyoruz" söyleminden vazgeçmeleri gerekiyor. Çünkü çatışmalar sürerken bu Türkiye kamuoyunda tam tersi bir etki yapıyor. HDP artık "bölünme korkusu" yükünü diğer siyasi partilere havale etmeli. Bir devir kapandı. Ve bu tavır devlet şiddetinin seviyesi nedeniyle Kürtler üzerinde de en uç noktadan -bağımsızlıkçılık üzerinden- ters etki yapıyor. Yani bu söylem Kürtleri yeni sürece adapte olmaktan geri tutuyor. İkinci nokta, sürekli "aslında bölmeye çalışmıyoruz" demek rejim tartışması yapılmasını engelliyor. Hendek ve bölünme başlıkları, özyönetim ve rejim değişikliği tartıştırmamak için devlet tarafından sistematik şekilde örgütleniyor. O yüzden direnişin artan bir destekle sürebilmesi adına Kürtlere konuşmayı ihmal etmemeyi ve Kürtleri özyönetime tam anlamıyla ikna etmeyi gerektiriyor.
Son bir soru ile bitirelim: Süreklileşen direniş karşısında devlet bundan sonra ne yapacak? Devlet, barış ve çözüm adına geri adım atmayacaksa Mart’a kadar Vietnam modelinden başka bir yolla içine girdiği krizi erteleme şansı olmayacak. Vietnam modelini hatırlayalım: "Asimetrik savaşta direniş kuvvetlerinin bileği bükülemiyorsa eğer, direnen halkın yaşam alanlarını yok etmek gerekir". Yani yıkmak. Yani bir direnişin halkın geri kalanı için "örnek" teşkil etmesini engellemek. Bu yıkıma karşı sadece özyönetim talebi yeterli olmayacak. Tüm pratik imkansızlıklara rağmen yıkılan her şeyin yeniden yapılacağına ilişkin umut siyasetinin de örülmesi gerekiyor. Hem de oldukça yüksek bir sesle. Belki de bağırarak.