
SAİD-İ KURDÎ VE KÜRT SORUNU - II
1876 yılında Bitlis’in Hizan kazasına bağlı Nurs köyünde dünyaya gelen
ve gerek köyünün ismine gerekse kuramcısı olduğu Nurculuk tarikatına
izafeten, tevriyeli olarak Bediüzzaman Said-i Nursi adıyla ünlenen
Said-i Kurdî; eğitimini Kürdistan’ın çeşitli köy, belde ve şehirlerinde
özel eğitim ve medrese ortamında tamamladıktan sonra, 1900’lü yılların
başlarında İstanbul’a gelir. Dönemin padişahı II. Abdülhamid’den
Kürdistan’da Van şehrinde Medresetü’z- Zehra adıyla El- Ezher benzeri
bir üniversite kurulmasını isteyen Said-i Kurdî’nin isteği yerine
getirilmediği gibi tımarhaneye atılır. Said-i Kurdî, üniversitenin üç
dilli olmasını istemektedir: „Arapça farz, Osmanlıca- Türkçe vacib,
Kürtçe ise caiz olsun“ demektedir.
Uğur Mumcu’nun, 1900 yılında kurulan Kürd Azm-i Kavi Cemiyeti’ne de üye
olduğunu söylediği (bkz. Said-i Nursi Kimdir?, Cum. 27 Mart 1990) Said-i
Kurdî, 1908 Meşrutiyet Devrimi’ni destekleyen Kürt aydınları
arasındadır. Nitekim, bu devrimin motor gücünü oluşturan İttihad ve
Terakki Cemiyeti’nin beş kurucu üyesinden ikisi Dr. Abdullah Cevdet ve
Dr. İshak Sükuti’dir. Hatta bu Cemiyetin Diyarbekir şubesi Osmanlı- Kurd
İttihad ve Terakki Cemiyeti adıyla kurulmuş ve faaliyet göstermiştir.
Arapgirli Dr.Abdullah Cevdet Bey’le Kurd Teavün ve Terakki Cemiyeti,
Kurd Neşr-i Maarif Cemiyeti, Kürdistan Teali Cemiyeti gibi Kürt
örgütlerinde faaliyet yürüten Said-i Kurdî ile ilgili Abdurrahman Nursi
tarafından kaleme alınan ilk kitap da 1919’da Abdullah Cevdet Bey
tarafından yayımlanıyor.
Bezmi Nusret Kaygusuz gibi Türk yazarları, Meşrutiyet dönemine ilişkin
anılarında; Said-i Kurdî’nin İttihadçılar’la ilişkilerini „İttihadçılar,
bu adamı çok şaşırtmışlardı. Önceleri Said-i Kurdî’ye büyük bir paye
verdiler. Güya Kürt meselelerinde ondan istifade edeceklerdi“ sözleriyle
özetler. (Bkz. Bezmi Nusret: Fırkalar ve Ben, İst. 1328).
Doğu Cephesi’nde Ruslar’a esir düşer
O, 31 Mart 1908 ayaklanmasında yatıştırıcı rol oynar ve Meşrutiyet’ten
yana olduğunu gazete ve dergi yazılarıyla dile getirir. Balkan Savaşı
döneminde, bir ara İttihad yöneticilerince at sırtında, askeri
özendirmek ve yönlendirmek amacıyla, Hamidiye alaylarının da katıldığı
Balkan cephesine gönderilmek istenir. Nitekim Sultan Beşinci Mehmed
Reşat’la birlikte 1911’de Rumeli seyahatine katılır. Bu girişime ilişkin
elimizde bir resim bulunuyor ki, bu seyahat sırasında Padişah’ın,
Said-i Kurdî’nin istediği üniversite için 20 bin altın tahsisat ayrılır.
Bundan sonra Said-i Kurdî’nin Doğu cephesinde görevlendirildiği
anlaşılıyor. Nitekim o, İttihad- Terakki yönetimince „Harb-ı Mukaddes“
(Kutsal Savaş) ilan edilen I. Dünya Savaşı sırasında Doğu Cephesi’nde
Ruslar’a karşı savaşır ve esir düşer.
Bu döneme ilişkin (1914-1916) gözleme dayalı bir çalışmada askeri
yönetici gözüyle şu tesbitler yapılıyor: „Erzurum ricatinden (dönüşünden
MB) sonra Dersim ve Kızılbaşlık meseleleriyle de ordu rahatsız
oluyordu. Tercan kazası ahalisi kamilen Kızılbaş’tır. Cehalet saikası
(nedeni MB) ile bizim askere ve Sünniler’e adeta düşmanlık
gösteriyorlar. (s.106)
Vehip Paşa evvelce Erzincan’da bulunmuş ve bu havaliyi tanıyordu.
Dersimlilerin beylerini ihsanla tutarak kullanmağı münasip görerek
hepsini çağırtmıştı. Sırasıyla gelen beylere iltifat ediyor, ziyafet
veriyor ve avuçlarını altın ile doldurarak gönderiyordu. (s.107)
Kürtler, gerek cehalet ve gerek teşvik neticesinde kaçıyorlar. Süvari
Kolordusunda ve 33-34. fırkalarda bizzat gördüm ki, hiç birisi gönülden
harbe sokulmuyor, ilk fırsatta kaçıyorlar. Bunların halini o sırada
Orduya nasihat için gelen Şeyh Said-i Kurdî’ye gösterdim. Dedi ki; (Her
şeyi söyledim, fakat nasihat kar etmiyor. Bu halleri görünce Kürt
olduğuma utanıyorum.“ (Bkz. Aziz Samih: Büyük Harpte Kafkas Cephesi
Hatıraları, Büyük Erkanıharbiye Mtb. Ank. 1334).
Gerek Dersim Kızılbaş Kürtleri’ne gerekse başka bölümlerde Ermeniler’e
ilişkin anlatımlar, bu iki kesimin de bu savaşı bir „Harb-ı Mukaddes“
olarak görmediklerini gösteriyor…
Van’dan Isparta-Barla’ya sürgün
Esaretten İstanbul’a döndükten sonra, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin
çalışmalarına katılır. Aynı zamanda Milli Mücadele’yi desteklediği için,
Ankara’da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne „onur konuğu“ olarak
davet edilir ve Meclis’te ayakta alkışlanır. Bu ziyaretin amaçlarından
biri de, önce Abdülhamid’e, daha sonra İttihad- Terakki yönetimine
önerdiği Medresetü’z-Zehra adlı üniversite projesinin Mustafa Kemal
yönetimince desteklenmesidir.
1914’te Van valisi olan Hasan Tahsin (Uzer), bu tarihlerde Evkaf Nazırı
Hayri Bey’in desteğiyle Van’da büyük bir Medrese-i Zehra-yı Reşadiye’nin
yapımına başlandığını bildiriyorsa da, bunun tamamlanıp Said-i
Kurdî’nin istediği doğrultuda faaliyet yürüttüğüne ilişkin elimizde bir
veri yoktur. (Bkz. Y. Demirel: Van Valisi Tahsin (Uzer) Bey’in Mektubu/
Van’da Asayiş Berkemal, Toplumsal Tarih, Sayı:27/1996).
Said-i Kurdî, belli bir umut bağladığı ve destek verdiği Ankara’daki
yönetimin, gerek Fransız ve İngilizler’le gizli görüşmelerinden gerekse
Koçgiri’de yapılan katliamdan sonra uğradığı düş kırıklığıyla Ankara’dan
ayrılarak Van’da inzivaya çekilir.
1925 Kürt Ulusal Direnme Hareketi’nin bastırılması üzerine, birçok Kürt
aydını idam edilirken, muhtemelen Sevr Antlaşması’na karşıt tutumu ve
„Milli Mücadele“yi desteklemesi dolayısıyla, birçok Kürt aydınının yanı
sıra o da, Van’dan Isparta’nın Barla nahiyesine sürülür. Said-i Kurdî,
burada göreceli olarak politikadan uzak kalarak kendisini dini
çalışmalara verir ve „Risale-i Nur Külliyatı“ adını verdiği Kur’an
tefsirini incelemeye ve irdelemeye başlar. Bu tarihten sonra, daha çok
Bediüzzaman Said-i Nursi adını kullanır.
Naaşı ‘bilinmeyen’ bir yere gömülür
1925’te diğer Kürt aydınlarıyla birlikte idam edilmese de, bundan
sonraki yaşamı sürgünlerde ve hapishanelerde geçer, adeta o, 1960’ta
ölünceye kadar süründürülür… Nitekim, 1935’te Eskişehir’de hapsedilen
Said-i Nursi, 1936-1943 yıllarını Kastamonu’da sürgünde geçirir. 1943’te
Denizli’ye sevkedildiği mahkemede beraat ettikten sonra Afyon’un
Emirdağ kazasına yerleşir. Ancak, 1947’de yeniden tutuklanan Said-i
Nursi, Afyon Hapishanesi’nde iki yıla yakın süre kaldıktan sonra tahliye
edilir. Ömrünün bundan sonraki bölümünü çoğunlukla Emirdağ ve
Isparta’da geçiren Said-i Nursi, 23 Mart 1960’ta Urfa’da vefat eder.
Bundan birkaç ay sonra, 27 Mayıs 1960’ta darbeyle işbaşına geçen
askerler, Konya’da bulunan kardeşine zorla bir dilekçe imzalatarak,
mezarını açar ve naaşını ‘bilinmeyen’ başka bir yere gömerler.
Said-i Nursi, yayımladığı „Risale-i Nur Külliyatı“ adı altındaki
binlerce sayfalık eserlerinde; çoğunlukla inancın, akli ve mantıki
olarak isbatına çalışır. Bellibaşlı eserleri şunlardır: Sözler,
Mektubat, Lem’alar, Şualar, İşaratü’l- İ’caz, Münazarat, Hutbe-i Şamiye,
Sünuhat, Muhakemat.
‘Dünyada örneği olmayan bir zındıklık’
Araştırmacı Müfid Yüksel’in ortaya çıkardığı, daha önce yayımlanmamış
bir risalesi ise Rumuzat-ı Semaniye adını taşıyor ki, bu örnek, Said-i
Nursi’nin sürgün yıllarında da Kürt meselesine duyarsız kalmadığını
gösteriyor. Said-i Kurdî burada, 1937/38 Dersim Katliamını „Dünyada
örneği olmayan bir zındıklık“ olarak nitelendiriyor. Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan’ın da kaynak olarak kullandığı, Necib Fazıl Kısakürek’in
yönetiminde çıkan Doğu Mecmuası’na atıfta bulunarak, Dersim Katliamını
şöyle eleştiriyor:
„1938 Senesinde (Dersim Faciası) ki, Doğu Mecmuası 17. sayısında (Doğu
Faciası) başlığıyla, bu olayın tamtamına aynını yazdı ki, dünyada hiç
örneği görülmemiş öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatana-millete
hadsiz bir düşmanlık olduğunu kesinlikle isbat ediyor. Elbette, öyle
fevkalade canavar memurlara bin defa zındık dense, değil suç olmak,
bilakis tasdik ile mukabele lazım.“ (Ayrıca bkz. R. Peşeng: Said-i Kurdî
ve Şeyh Said, Esmer der. Sayı:37/2008).
Esasen, Said-i Kurdî’nin Kürtler’e ve Kürt sorununa ilişkin
belirlemeleri ve çalışmaları başlıbaşına bir inceleme konusudur.
Özellikle İslami çevrelerce bu konuda yapılan saptırma ve sansür,
özellikle araştırmacı Rohat Alakom ile Malmisanij’in Said-i Kurdî’yle
ilgili çalışmalarında ortaya konmuştur.
Şeyhlerin etkinliği ve Nur tarikatı...
19. Yüzyılın başlarından itibaren Kürt mirliklerine karşı yürütülen
askeri harekatlarla, mirliklerin nüfuzu önemli ölçüde kırılmış ve
özellikle yüzyılın son çeyreğinden itibaren Kürt ulusal hareketlerinin
öncülüğü daha çok dini önderlere ve Şeyh ailelerine geçmişti. Nitekim,
1880’de ortaya çıkan Şeyh Ubeydullah Nehri İsyanı’ndan sonra, birçok
şeyh ailesi önderlikli hareket gerçekleşmişti. Güney Kürdistan’da
faaliyet yürüten Barzani Şeyhleri, Talabani Şeyhleri, Berzenci Şeyhleri
bunlar arasında sayılabileceği gibi, Kuzey Kürdistan’da da daha 1864’te
Dersim bölgesinde, Seyid Rıza’nın babası Seyid İbrahim’in de içinde yer
aldığı bir Kürt- Ermeni İstiklal Komitesi kuruluyordu.
20. Yüzyıl başlarında da, Bitlis yöresi başta olmak üzere kimi Şeyh ve
Molla önderlikli hareketlere tanık olunuyordu. Bu önderler, İslam’ı
olduğu gibi benimsemek yerine, eski din, inanç ve kültürleriyle
mezcederek yeni bir yorum katıyorlardı. Nitekim, bölgede yaygın olan
Nakşibendi tarikatının da daha çok, bir Kürt tarafından
kuramsallaştırılan Halidiye koluna mensuptular. Said-i Kurdî’nin ortaya
çıkmasından sonraysa, İslam’ı 20. yüzyılın gereklerine uyarlamaya
çalışan Nur (Işık) tarikatı yayılmaya başlamış ve kabul görmüştü. (Prof.
Dr. Martin van Bruinessen’in, bu konuda özellikle 1992’de ilk kez
Türkçe olarak yayımladığımız önemli eseri „Ağa, Şeyh ve Devlet“ de
önemli belirlemeleri bulunuyor. Çünkü bu çalışma, Kürdistan’ın sosyal ve
politik örgütlenmesi üzerine yoğunlaşan bir çalışma.)
Kürdistan’da tekkelerin işlevi
Bir sivil toplum örgütü olarak Kürdistan’daki tekkelerin „Kürt
milliyetçiliği“ işlevi gizli belgelere de yansır. Sözgelimi, 1925 Kürt
Hareketi yargılamaları için hazırlanan „Esas Hakkındaki İddianame“de;
„Silahlı ayaklanmanın tek silahının din, tekke ve şeyhlik olduğu“
vurgulanarak şöyle deniyor: „…Bir hakikat daha vardır ki, içeride
senelerdenberi memleketin Doğu bölgelerinde bir silahlı ayaklanma
meydana getirmek için bir silah vardır; o da din silahı, tekke silahı,
şeyhlik silahıdır.“
Tekkelerin birer hafiy ictimagah (gizli toplantı yeri MB) olarak işlev
gördüğünü belirten Savcılık İddianamesi, aynı zamanda „Tekke ve
zaviyeler, siyasi ve ilmi örgütler haline gelmiştir“ belirlemesinde
bulunarak, şöyle devam ediyor:
„Bu tekkeler ve zaviyeler, kurucuları tarafından ancak ibadet maksadıyla
açılmış birer mahalli ibadet yeri iken bugün bu hakikatten uzaklaşarak,
hakikatte birer siyasi, birer ilmi siyasi cemiyet haline dönüşmüş ve
gizli siyasi görüşmelerin merkezi haline gelmiştir.“ (M. Bayrak: Kürtler
ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri, Ank. 1993, s. 364-365).
1925’te Diyarbakır’da yürütülen Şark İstiklal Mahkemesi yargılamaları
sırasında da, bu tekkelerde İslami kitaplardan çok Kürtçe Mevlid ve Mem û
Zin gibi Kürtçe eserler okunarak, Kürtler’de milliyetçilik fikrinin
diri tutulduğu belirtiliyordu. Zaten, Şark İstiklal Mahkemesi’nin idam
kararında da, „ayaklanmanın din perdesi altında tamamiyle milli bir
hareket“ olduğuna vurgu yapılıyordu.
Tüm bu hususlar, Şark Islahat Encümeni’nin kendileriyle görüştüğü Şark
İstiklal Mahkemesi Heyeti’nce de ifade edildiği gibi; Kürdistan’daki
tekke ve zaviyelerin kapatılmasına gerekçe yapılmak üzere, daha önce adı
geçen Hasan Tahsin Uzer’e de bir rapor hazırlatılır. Sadece Barzan,
Hizan, Sultan Memduh, Pervari, Küfrevi tekkelerine ait bölümlerini
1994’te yayımlayabildiğim (Bkz. Kürdoloji Belgeleri-I, s. 183-193) bu
raporun hüküm bölümünde, „İşte Vilayat-ı Şarkiye tekkelerinin mahiyeti
ve siyasi safhaları“ dendikten sonra şu hüküm veriliyor:
Said-i Kurdî Ehmedê Xanî’den etkilendi
„Bunlar bir tekke mi, bir ihtilal, isyan, eşkıyalık ve kötülük ocağı
mıdır?.. Ve bu ocakları kapamak değil yakmak, yıkmak bir devlet görevi
midir, değil midir?“ (Bkz. age, s. 187, 193)
Kürdistan’da saygın bir kişilik olarak anılan ve Doğu Beyazıt’taki
mezarı ziyaretçi akınına uğrayan Ehmedê Xanî’nin Said-i Kurdî üzerinde
de etkili olduğunu biliyoruz. Daha 1919’da Said-i Kurdî üstüne
„Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı“ adlı ilk kitap çalışmasını yapan
yiğeni Abdurrahman Nursi, şunları söylüyor:
„Kürdler’in edib dahilerinden Molla Ahmed-i Hani Hazretleri’nin, gündüz
bile korku ile girilebilen türbesine kapanır, bazan geceleyin de orada
kalırdı. Bundan dolayı halk Molla Said için, (Ahmed-i Hani
Hazretleri’nin feyzine mazhar olmuştur) diyor ve bu hali onun
kerametlerine yüklüyorlardı.“ (Bkz. A. Nursi: Bediüzzaman’ın Hayatı,
Nubihar yay. 3. bas. 1993, s. 20).
Aynı kaynak, Molla Said’in İstanbul’a gitmeden önce Kürdistan’ın
tanınmış şeyhlerinden Şeyh Seyyid Nur Mehmet’ten Nakşibendi tarikatini;
Şeyh Abdurrahman Taği ve Şeyh Fehim’den meslek, muhabbet ve ilmi; Şeyh
Mehmed Küfrevi’den son dersini aldığını; yine dönemin ulemasından Şeyh
Emin Efendi ile Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah’a sevgi duyduğunu
bildiriyor. Yine aynı kaynaktan, Said-i Kurdî’nin Kürt toplumunun ve bir
bütün olarak Kürdistan’ın aydınlanması için, üniversite düzeyinde
Medresetü’z- Zehra adıyla çok yönlü faaliyet yürütecek bir yüksek eğitim
kurumunun kurulması amacıyla İstanbul’un yolunu tuttuğunu öğreniyoruz…
‘Özerklik’ eksenli siyasi çalışmaları
Yiğeni Abdurrahman Nursi, Said-i Kurdî’nin siyasetle ilk defa
Mardin’deyken uğraşmaya başladığını ve siyasi faaliyetleri yüzünden bir
mutasarrıf tarafından tutuklatılarak, jandarma gözetiminde Bitlis’e
gönderildiğini söyler.
1907’de İstanbul’a gittikten hemen sonra, Sultan II. Abdülhamid nezdinde
Kürdistan’da kurulacak üniversite konusunda girişimlerde bulunur.
Ancak, bu girişim tutuklanmak ve tımarhaneye atılmakla sonuçlanır.
Said-i Kurdî, bu sürece ilişkin izlenimlerini „İki Mekteb-i Musibetin
Şehadetnamesi“ adıyla 1911’de bir kitapçık halinde yayımlar. İki
mektepten kastettiği, o günlerde atıldığı tımarhane ve hapishanedir.
Eserin bir diğer adı ise, „Divan-ı Harb-ı Örfi ve Said-i Kurdî“ dir.
Çünkü, aynı tarihlerde 31 Mart ayaklanması dolayısıyla Örfi İdare
Mahkemesi’nde yaptığı Sokratvari ünlü savunmaya da bu kitapçıkta yer
vermiştir. Said-i Kurdî, bu noktada verdiği bir söylevde; „İstediğim
nokta, Kürdlük namus ve haysiyetini muhafazadır… Ey Kürdler! Tımarhaneyi
kabul ettim ama Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş
ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim“ diyordu. (Bkz. Lem’alar, s.22,29)
Said-i Kurdî, dönemin birçok aydını gibi II. Meşrutiyet hareketini
sevinçle ve övgüyle karşılar. Onun, „Ey umum Kürdler, gözünüzü açınız,
sabah geldi“ veya „Ey bağlı arslanlar gibi Kürd bireyleri, Meşrutiyet’e
her cihatle hizmet ediniz“ söylemleri bu mutluluğunun bir ifadesiydi. Bu
dönemde, 1908- 1923 yılları arasında 20 dolayında demokratik Kürt
örgütü kurulmuş ve bunların 15 dolayında periyodu yayıklanmaktadır ki,
çoğunluğu kültür örgütleridir.
Said-i Kurdî’nin üye olduğu Kürt örgütleri
Uğur Mumcu, Said-i Kurdî’nin bilinen diğer birkaç örgütün yanı sıra
Kurdistan Azm-i Kavi Cemiyeti’ne (Kürdistan Güçlü İrade Derneği) de üye
olduğunu söylemektedir ki, bu derneğin büyük olasılıkla 1904 yılında
Abdülhamid yönetimince kapatıldığı gözönüne alınırsa, bunun pek mümkün
olmadığı kanısındayız. Ancak bu derneğin kurucularının bazılarıyla
dostluğuna ve bu derneğin yararına sonradan kimi yayınlar yapıldığına
bakılırsa, derneğin sonradan yeniden faaliyete geçtiği düşünülebilir.
„Kürdler Cemiyeti adına Lütfi (Dr. Abdullah Cevdet)“ tarafından, „Geliri
Kurdistan Azm-i Kavi Cemiyeti’ne aittir“ ibaresiyle ve „Bediüzzaman’ın
Birinci Nutku“ ile birlikte yayımlanan „Emir Bedirhan“ adlı bu kitapçığı
1990’lı yılların başlarında rahmetli Musa Anter’e „Hinker-i Zıman-ı
Kurdi“ ile birlikte çevrimyazı ve çeviri için vermiş, ancak sonucundan
bir daha haber alamamıştım. Bu nedenle, Abdullah Cevdet’in himayesinde
bu faaliyet sürmüşse, Said-i Kurdî’nin de ilişkilenmesi mümkündür. (Bu
dernek hakkında bkz. M. Lewendi: İlk Kürt Kültür Derneği/ Kürdistan
Azm-i Kavi Cemiyeti, Azadi, Sayı:2/1992).
Said-i Kurdî’nin doğrudan üye olduğunu bildiğimiz 3 Kürt örgütü bulunuyor:
1- Kurd Teavün ve Terakki Cemiyeti
2-Kurd Neşr-i Maarif Cemiyeti
3-Kurdistan Teali Cemiyeti
Kurd Teavün ve Terakki Cemiyeti, 19 Eylül 1908’de İstanbul’da
kurulmuştu. Bu örgüt bir bakıma daha sonra 1918’de kurulacak olan
Kurdistan Teali Cemiyeti’nin öncelidir. Cemiyetin kurucuları arasında
Seyid Abdülkadir, Müşir Ahmed Paşa, Dr. Şükrü Mehmet (Sekban),
(Babanzade) Ahmed Naim Bey gibi şahsiyetler vardır.
İşin ilginç yanı, 7. maddeyle sürekli Genel Başkanlığa seçilen Danıştay
Başkanı ve Ayan Meclisi Başkanı Seyid Abdülkadir’in, Seyid Taha ile
birlikte I. Dünya Savaşı yıllarında Mısır’da kurulan İstihlas-ı
Kürdistan Cemiyeti’nin (Kürdistan’ın Kurtuluşu Derneği) kurucularından
da olmasıdır. Devam edecek...
MEHMET BAYRAK