Son 3 yıla yakın olacak deneyimde şunu fark ettim. Sürgünde bir şekilde geçmiş hafızanın içine yerleşiyorsun, bir dönem hatta orayı kendi nefes alma yerin haline getiriyorsun. Burada bir hafıza yitimi değil ama belki hafızayı yeniden kurma hali var.
SON MÜLTECİLER 19. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Türkiye’de çalışma koşulları kalmadığı için Fransa’ya yerleşen Sosyolog Engin Sustam ile sürgünlüğü ve devletin akademisyenlere neden yöneldiğini konuştuk. Diasporanın hep sert dille hareket ettiğini, iki toplumsal durum arasında kalmanın gerginliğini yaşadığını ifade eden Sustam, başka bir coğrafya başka bir kültürün içinde yabancı olmak değil tam da burdaki kültürün içine yerleşen birinin sürgünü direniş alanı haline getirmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Ünlü yazar Milan Kundera, ‘memleketleriyle görüşmeyen insanlar kaçınılmaz olarak bellek yitimine uğrarlar; memleket hasreti yandıkça insan daha çok unutur’ diyor. Genç bir sürgün olarak, bu durumu hiç hissettiğiniz oldu mu?
Elbetteki bu son 3 yıla yakın olacak deneyimde şunu fark ettim. Sürgünde bir şekilde geçmiş hafızanın içine yerleşiyorsun, bir dönem hatta orayı kendi nefes alma yerin haline getiriyorsun. Burada bir hafıza yitimi değil ama belki hafızayı yeniden kurma hali var keza siz sürgünün başlarındasınız aslında. Kundera’nın bahsettiği daha çok sonraki yerleşme haline ait olarak uzun zamanlı bir patolojiye dahil olmakla ilgili bir şey. Başka bir deyişle, ev sahibi bir ülkeye geldiğinde yabancı, burada ülkesi için nostalji duygusuyla karşı karşıyadır. Çünkü kozasını, yani anadilinin bir evreninde not ettiği belleğini kendini bulmak için göçmen olduğu bu yerde terk etmektedir. Anonim, boşlukta, uçurumda, yaralı bilinmeyende olan bir yurdun içinde yeni dilin temsil ettiği alanda kendisiyle uğraşır.
Julia Kristeva buna bir dil ile diğeri arasındaki dengesizlik der. Ya da o, kendine yabancı, yabancı olan, sessizliğe sığınmaya ihtiyaç duyduğunu hissetme duygusu vardır der; yani sözün ve ağzın ucundaki sözleri uyandıran öfkenin sessizliği, ama aklı boşaltan bir sessizlik bu demektedir Kristeva.
Deleuze ve Guattari’den gidersek eğer bu şey kendi dilinde konuşamamak, başka bir dilde de konuşamamak arasında sıkışmak, bir başka dominyon dilin hakimiyetini reddederken kendi anadili kaybetme korkusu sizi sürekli histerik hale sokar. Öyleki bir göçmen olarak kendi dilinizde çocuğunuzla sürgün sokağında konuştuğunuzda bazen bakışlar size döner, kendiniz bazen bir utanma duygusu içinde hemen o yabancı dile geçersiniz ama aslında o dilde bile yara bırakırsınız aksanınızla.
Arada kalmak bu durum, sıkıntılı bir ruh haline bürünmek, Kafka’nın metamorfozundaki o böcek oluş halinde yaşadığı içsel travmatik sıkıntı bu, hınç ve tedirginliği aynı anda barındıran bir şey. Bu reddetme duygusu, tüm yabancıların, yeni bir başlangıç, yeni bir başlangıç için zorlandıkları ve zorlandıkları zaman hissettikleri coğrafya ve anadil için nostalji duygusunu güçlendirir ki Kundera tam da ‘Unutmanın ve Gülmenin Kitabında’ bu durumdan bahseder: Dönememe duygusu ve geriye dönme duygusu arasındaki o müthiş çatışma ve yakınlık.
Başka bir coğrafya başka bir kültürün içinde yabancı olma duygusunu yaşadınız mı?
Benim açımdan edebiyatın, dilin, sanatın içinde olduğumdan sanırım bu sorunu bu şekilde değil politik bir öznellik olarak daha çok yaşadım. Yani herhangi bir dili bilmeden buraya gelmedim, ya da örneğin Paris’i 1871 Paris Komünü üzerinden kurarken aynı şekilde 1968 Nanterre’i ya da Place de la Sorbonne’u Sartre’ı Foucault’su ya da Deleuze’ü, Latin Mahallesi olarakta kurmakta, onun hafızasına öğrenciliğimde önceden zaten girmiş bulunmaktaydım. Ondan benim için sorunun cevabı bu değil ama başka bir coğrafya, başka bir kültürün içinde yabancı olmak değil tam da burdaki kültürün içine de yerleşen biri olarak bir direniş alanı haline burayı nasıl getirebilirimi sormaktayım.
Yani şunu demeye çalışıyorum: Sürgünde olan entelektüel, sürgüne çıktığı coğrafyadaki olan biteni dışarıdan tabiki daha iyi izleyebiliyor. Gittiği kültürün, coğrafyanın dilini bilmesede, ama buradaki tuzak geldiği coğrafyanın gündemine yerleşip oradan çıkamamak. Örneğin; 1970’lerden beri buraya yerleşmiş sürgünlük yapmış birkaç kuşağı sosyolojik olarak izlediğinizde hala o insanların siyaseti ülkeye göre ya da yaşamı oraya göre kurduğuna şahit oluyorsunuz. Bu aslında bir travma hali. Örneğin; buraya gelen bir politik sığınmacının buradaki ırkçılık, göçmen karşıtlığı ya da ezilenlerin sorunlarıyla ilgilenmemesi sadece kendi politik bilincine yabancılaşma değil aynı zamanda bir korku nesnesinin de sonucu. Kaybetme korkusu, sanırım Kundera’nın tam da demek istediği duygu hali buydu. Ondan dolayı biz sürgünde bir entelejansya, entelektüel bir faaliyet yaratmaya çalışıyoruz, hem buraya ait hem de oraya ait. Bir ortaklaşma yaratmaya çalışıyoruz entellektüeller arasında.
Ancak totaliter rejimlerden kaçan insanlar arasında, diğer toplumlar arasında ve bu faaliyet özellikle de bizim dilimize şu şekilde yansıyor. 1; biz sürgünde oradaki şiddet ve savaş rejimine karşı nasıl bir entelektüel duruş, etik geliştirebiliriz? Sürgünde olmak bize nasıl yardım edebilir? Yazmayı düşünmeyi nasıl sağlayabiliriz?
Düşünmek önemli. Düşünmeyi kaybediyoruz bazen. Aklı kullanmayı demiyorum, düşünmeyi diyorum. Çünkü şiddet olduğu zamanlarda düşünmeyi kaybeden bir sürü entelektüel faaliyeti gözlemleyebiliriz. Sosyal medyada bunu çok iyi görebiliyoruz. Sosyal medyada düşünmeden yazılan yazıları görüyoruz. Düşünmeden ele alınan yorumları görüyorsun bazen ve o ontolojik kırılmayı hissedebiliyorsun. Dışarıdan daha iyi gözlemliyorsun. İçerideki kişi bunu iyi göremiyor. Oradaki hapis hali, ki ben buna kapatılma toplumu diyorum, ona içinde bulunduğu nevrotik boyutu görünür kılmıyor. Şiddetin her gün normalleştiği, linç kültürünün tehdit nesnesi olarak gelenekten beri var olduğu agresif bir alanda düşünme yetimizi, iyi görebilme kabiliyetimizi normal olarak kaybediyoruz. Her zaman içeride olmak iyi görebilmeyi sağlamıyor. Bazen de kapanmanı. kendini tekrar etmeni sağlayabiliyor, idealize edilmiş siyasal analizlerimiz, yerele sıkışıp kalıyor şiddetin kronik tekrarından dolayı.
Türkiye, şiddetin belki de en çok yaşandığı en patolojik yerlerden biri olarak bir yorgunluk yarattı, yorulmakta insanlar Türkiye’ye dair haberlere baktığında, keza Türkiye denilince kapatılma ve sürgüne gitme, şiddete maruz kalma ve şiddeti kanıksama geliyor akla.. O kapatılma halini içeridekiler çok iyi göremeyebiliyor bazen, ama işte insanların müthiş bir enerjisi, direnme kapasitesi var, yaşamsal olan o… Sürgündekiler ise bunu iyi analiz etselerde aslında içinde bulundukları nostaljik paradigma ve sıkıntı hali onların yaşamsal siyaset geliştirmesini engelleyebiliyor, diaspora ve sürgün yeri sertleşen öznenin, geldiği zamandaki ruh haline göre devam edebiliyor. Ondan diaspora hep sert dille hareket eder, iki toplumsal durum arasında kalmanın gerginliğidir bu birazda. İşte ondan başta dediğim gibi nasıl sürgünü bir şenlik alanına çevirebiliriz? Bu yüzden sürgün de olmak bir güce dönüşebilir. Dilsel, bedensel, bilinçsel bir güce dönüşebilir.
Ego’larımızdan arınarak, hem bir aktivist, militan bir entellektüel, tam da Felix Guattari’nin mikrofaşizmlere karşı militan bir duruş ya da buradan çıkışla bir militan yazı, bir militan güç, yaşam ve sanat nasıl yaratabiliriz? Bu militanlık hali, bir kadro/ parti militanı değil, içimizdeki, çeperimizdeki hegemonyaya karşı direnen kişi olmak anlamına geliyor. Bir şeyin kadrosu olmak anlamına gelmiyor. İdeolojik anlamda söylemiyorum zaten. Ben politik anlamda yaşama baktığımız yeri konuşlandırabilmek, bir şeylere dönüşebilme kapasitesini elde edebilmek anlamımda militanlıktan bahsediyorum. Yani buraya geldiğimiz andan itibaren, örneğin diğer göçmen halklar ve sürgünlüklerle biz nasıl diyaloga geçiyoruz? Örneğin bir Kürt entelektüeli içinde bulunduğu anti kolonyal haleti ruhiyesinden kaynaklı, sömürgeciliğe karşı direnişi güçlü kılmış Afrikalı entelektüellerle nasıl bir diyalog kurabilir (Césaire, Fanon ve Biko’yu hatırlayalım)? Sürekli öteki olmaya ve marjinalleştirilmeye maruz kalmadan, mağdur psikolojisinden çıkarak, mağduriyeti bir entelektüel çalışmaya nasıl çevirebiliriz? Entelektüel için, her şeye rağmen “kimlik” sorun olmadan hem de, kültürel sermayeyi sürgünde diyalog paylaşım ve misafirperverlik dahilinde iç karartıcı olmadan neşe üzerinden nasıl kurabiliriz, soruları çoğaltabiliriz, lakin sürgün müthiş bir melankolinin de alanı olarak yazmak için bir sürü yöntem ve yol da sunuyor.
Sizce akademisyenler neden hedef alındı? Devlet bu hareketin büyümesinden mi korktu?
Aslında akademi dünyasında daha öncesinde birçok tepki olmuştu, ama sanırım özellikle 2012’de Barış İçin Akademisyenlerin (BAK) PKK’li tutsaklar için başlattığı imza kampanyası 2016’daki “Bu suça ortak olmayacağız” metninden daha radikal ve vurucuydu. Ama sanırım dönem ve konteksle pek alakalı olarak Türkiye akademi tarihinde Kürt sorununa dair ve savaş karşıtı metin ilk kez bu kadar ses getiriyor sadece yerel alanda değil küresel alanda da. BAK bir yatay platform içinde farklı politik ayrışmaları olan imzadan dolayı spontane şekilde bir araya gelmiş bir ortak vicdan. Kürdistan’daki katliam ve soykırım pratiklerine cevap vermek, karşı durmak ve üniversite içinde hakikati haykırmak üzerine kurulu bir tavırdı. İmzadan sonra HDP’nin ‘Barış için herkes’ gecesindeki konuşmamda şunu demiştim; bu imza Kürdistan sokaklarında nekropolitik bir şiddet sarmalını kullanan devletin suç aygıtlarına karşı hakikati söylemek adına yapıldı. Burada ortak bir politik duruşu sağlayan tek şey savaş istememek, ve bir ülkenin yurttaşı olarak devlete rağmen devlete karşı barışı savunmak, despotizme karşı suç duyurusunda bulunmaktı. Suça karşı suç duyurunda bulunmak sanırım devletin sınırlarını zorladı. Keza Türkiye’de devlet toplum için değil toplum devlet için vardır gibi despotik bir gelenek var. Ve bu gelenek sizin yurttaş olarak konuşma hakkı sunmuyor. Bütün bir yapı başından beri kontrol, suç ve şiddet aygıtları üzerine kurulu. Ondan siz içeriden bir akademisyen olarak toplumun herhangi bir bilgi emekçisi olarak konuştuğunuzda bilgi üzerinden konuşmaya başlayan aktörler olarak devlet için tehlikeli varlıklarsınız.
Bu bildiri neyi eleştiriyordu?
Bu bildiri, akademik olarak, Cizre’deki gibi şehir ayaklanmalarının yaşandığı Kürt illerinde devlet şiddetinin boyutlarını eleştirmekteydi. 2015 yazında iktidar, Türkiye’deki Kürt illerinde yaşanan ayaklanmaları sebep göstererek topyekûn bir askeri harekât başlatma kararı almış ve barış süreci AKP hükümeti tarafından aniden sonlandırılmıştı. Buna karşı çıkan akademisyenler, çözüm sürecine geri dönülmesini ve Kürt illerindeki kötü muamelelerin sonlandırılmasını talep ediyorlardı. Bu bakış açısından bildiri. şiddetin pratiği ile söylemini, iktidar hezeyanını ve toplumu kutuplaştıran eril ve saldırgan bir dilin yaptırımlarının baskısını görünür kılmıştı.
Barış için Akademisyenler’in savaş karşıtı duruş üzerinden kaleme aldığı imza çerçevesinde Türkiye’de akademiyi ve onun bilgi iktidarını tartışmak gerek elbette; ama aynı şekilde 20. yüzyılın başlarından beri, Türkiye’de akademik geleneğin ve siyasal durumun “dışarıda bırakılanlara, esamesi okunmayan azınlıklara ve muhaliflere” yönelik dışlama tekniklerini hatırladığımızda bu metnin ne kadar güçlü olduğunu belirlemek gerek. İlk olarak, sosyolojik perspektiften hareketle BAK bildirisinin savaşın hezeyanlaşmasına karşı üniversite alanı içinde (Foucault üzerinden gidersek) ”hakikati söylemek” (suçlu, yaşayan özne: doğruyu söyleyen) biçiminde bir etki yarattığını görüyoruz, bu devletin rahatsız olduğu noktaydı. Burada hakikati söylemek üzerine kurulu bir dil ahlak varsayımları dahilinde hakikat rejimi yaratmak değil, tam da Foucault’nun özellikle belirtmek istediği gibi, “parrêsia” etkili siyaset yapma biçimi olarak bir teknik hal olarak, şehir yönetimine aktif olarak katılmaya olanak veren ve konuşmanın açıklığıyla diğer vatandaşların desteğini kazanmaya yönelik yine vatandaşlığın demokratik hakkıyla/ihlaliyle özneye izin veren politik bir haktır.
Devlet despotik bir yapı olarak hakikati kendi ideolojik nesnesi haline getirerek değersizleştirerek, bir hafıza kırımına uğratmaya çalıştı, Kürdistan’daki suçunu saklamak üzerinden. Savaş karşısında barışı savunabilmek ve savaşın halklar arasında yarattığı eril dile karşı konuşlanmak, aynı şekilde bu hiddet anlatısının yarattığı ahlak ve kapatılma rejimlerine karşı da yurttaşlığın hakikat siyasallığı olan “her şeyi söylemek ve söylemek zorunluluğu” (sözün ve söylemenin etiği) ya da bir tavır oluşturabilme isteği üzerinden demokratik hakkı seslenmektir, imzamız ya da metnimiz 2012 ve 2016 olarak iki dönemde de tam bundan bahsediyor. Buradaki akademisyenler açısından imzaya yönelmek tavrı, Kürt coğrafyasında geliştirilen savaş rejimine ve yıkıma karşı, hakikati söyleme ve iktidar karşısında halklara bu siyasal etiği dillendirme zorunluluğuydu ve keza son 3 yıldır Roboskî’den beri esen şiddet rejimine de dur deme ihtiyacıydı. Hükümet barış sürecini tek taraflı bitirerek savaş kararı aldığında biz hala böyle faşist bir döneme gireceğimizi kanıksamamıştık. Faşizm bu coğrafyada sürekli arz eden bir devlet geleneğiyken belki de 1915’den beri yeniden bir güce, sulhaya dönüştü. Sivil ve askeri faşizm şuan iç içe bu suçun etrafında kendilerini toplumsallaştırıyorlar. Hukuğun yok edildiği artık bir istisna halinin olağan hal haline getirildiği nekropolitik bir denetim mekanizmasından ve toplumundan konuşuyoruz. Faşizm dönemlerinde iktidarlar, işledikleri çıplak ya da kapalı suçlar karşısında muhalefeti sevmezler. Sanırım bizi ikinci olarak hedef haline getiren şey buydu, hakikati despotun yüzüne söyleyebilmek. İmzadan sonra şunu anladım, ne zaman ki toplumun içine nefret ve intikam hissi bir güç arzusu olarak yerleşiyor ve iktidar tarafından toplumsal nesneye dönüştürülüyor, orada o zaman bu metnin neden değersizleştirilen “hakikat” kavramı etrafında döndüğünü daha iyi anlıyorsunuz.
Birde elbette şu var, bu metinle Türkiye akademisinin tarihinde ilk kez Kürt meselesiyle bu şekilde ilk “hesaplaşması”nın yaşandığını görüyoruz. İmzanın iktidar ve Türklük ethosunda yarattığı şiddetin patolojik boyutu bir kenara, Kürt öznesini başından beri reddeden, sömürgeciliğin epistemik ayağı akademik alanın bu şekilde alenen Kürt öznesi etrafında iktidar epistemesinin kronik hastalığını görünür kılması, trajedinin siyasal boyutunu da görünür kılıyor.
Türkiye’de akademi ya da eleştirel düşünce kaldı mı?
Aslında bu sorunun yanıtı sadece vahim demekle yetmiyor; zaten az bir çaba halinde olan Türkiye’de akademinin bütün bedeni yok edildi, şuan üniversite ya da herhangi bir akademik çalışma Türkiye alanında belirli direnç alanlarında var olsa bile en genel anlamıyla bitmiş durumda. Keza hükümet her alanı bir denetim ve otoritarizmini kurma yeri haline getirdi. Şuan üniversite de olan bazı vicdanlı dostların dışında Ziya Gökalp vs gibilerle başlayan sosyal Darwinist ve sömürge epistemesine yaslanan sosyal bilimler alanındaki bir dönemin sonuna geldik diyebiliriz.
Bu nedenle, bir taraftan Kürt toplumunun özgürlüğüne karşı hükümetin askeri aygıtlarını kullanması ve diğer taraftan akademik camiada bu otoriter baskıyı ifşa eden BAK’ın mikro-politik yaklaşımı ve belirli akademik ritüelleri “parçalayan” politik taraflılık üzerinden ilerleyen metnini incelemek, baskı sistemine karşı konuşma ve söz söyleme hakkını görünür kılmak da demektir. Bu bağlamda, dilsel otoritarizmi toplumsallaştıran iktidarın üniversitelere müdahalesi, üniversitenin otonom, bağımsız ve özerk olması gereken yapısına da ‘saldırı’ niteliğindedir. Üniversitelerde teknik eleman ihtiyacına yönelik eğitim bagajının uzun zamandır neoliberalizmle yükselişe geçişi bilinen bir durum. Lakin asıl bilinmeyen prekarya ve soylulaştırma projelerinin merkezi alanı haline getirilen üniversitelere, barış zamanında yapılamayan müdahale, savaş zamanında etkin kılınmıştır. Suçun destekleyicisi, biyopolitik yönetimselliğin ekonomi-politikasına dönüşen üniversitelerin sadece yeni işsizler ordusu yaratmadığını, tamamen güvensizlik mekânına ve sadece sistemle uyumlu aktörlere dâhil olma hakkı veren bir alana dönüştüğüne tanık oluyoruz.
Peki akademide Kürt kaldı mı?
Türkiye akademilerinde Kürtler, Kürt olarak zaten yoklar, imza sırasında da çok fazla Kürt akademisyen imza atmadı desek yeridir. Açıkçası zaten az olan ve savaşta ilk olarak hedef haline getirilecek olan bu aktörlerden bir şey beklemek sanırım abes olurdu. Ondan, üniversitede ilk kez gelişen bu yaklaşım aynı şekilde Kürtleri dışlayan, Kürt kimliğinin yok sayılmasını sağlayan sosyal Darwinci üniversite geleneğine karşı da bir çıkış olarak okunmalıdır. Bu nedenle ”Kürt fobisi”, yabancı düşmanlığı, mobbing, cinsiyetçilik Türkiye’de akademi geleneğinin pratikleriyken, metin akademi alanında bunları da ortaya seren bir dili kurabilmiştir. İlk kez “Türk akademisyen” yerine “Türkiyeli” ibaresinin kullanılışı dahi (birçok anlamda bu kavram da sorunlu dursa bile) böyle bir politik dil değişikliğinin işaretidir.
Son olarak tam sorunuza cevap olacak bir şekilde Türkiye’deki akademik özgürlüğü iki farklı siyasal açıdan inceleyebiliriz: İlki suça karşı akademinin konuşma ihtiyacı, diğeriyse herhangi düşmanlık formuna (Kürt fobisi gibi) ve ulusal hiyerarşik belirlenimlere karşı üniversitenin otonom ve özgür konuşma yeri olduğunu vurgulamak. Son olarak, otoriter hükümetlerin bagajında olan akademik özgürlükler, özgürlük olmadığı gibi savaş suçu işlemişlere yönelik tavır akademinin kendi içinde politiktir ve taraflılığı konuşturur. Artık kurumların, askeri unsurların, polislerin işledikleri suça karşı üniversite alanında ”nötr” kalınamayacağının ortaya çıkardığı bu imkansızlık hali siyasal bir düşünce yaklaşımını serimler. Direnen aktörler özneldir ve hakikati söyleyebilame cesareti devletin müdahalesine indirgenemeyecek kadar güçlü bir duruştur. Barış için oluşturulan bu metin, doğruyu mikropolitik bir yaklaşımla söylemeye dâhil olurken, tartışmamızın temel öğesini oluşturan entellektüel izleri, hafızayı ve lekeleri de peşine alarak savaşın patolojik yarılmasına karşı siyasal bir dil kurmuştur. Bu anlamıyla Foucault’nun “parrhêsia” eleştirisi, bu metnin tavrı açısından önemli, yapamadıklarımıza karşı hakikat durumunu ve hakikati söylemeyi tekrar teorileştirmemizin en önemli adımıdır. Bu amblematik bir şekilde cezaevi toplumunda Don Kişot olmaktır.
Fransa’daki akademik ortamı nasıl buldunuz? Burada ne gibi zorluklarla karşılaştınız?
Fransa’daki akademik ortam elbette bir Kürt akademisyen için müthiş bir kütüphane niteliğinde diyebilirim. Lakin hemen eklemem gerekirse preker bir durum yaşayan herkesin aynı gemide boğulmaya çalışıldığı, faşizm, savaş, çatışma ve kriz döneminde, Fransa’da olmak Kürt ya da başka göçmen uluslardan olmanız bir şey ifade etmiyor aynı durumda yer almanızı sağlıyor. Günümüzün en önemli kavramı kapitalizmi belkide en iyi anlatan kavramlardan biri güvencesizliği arttıran prekarya durumu. Türkiye de işinizden evinizden vs olup sürgüne geldiğinizde sizi cennet bahçeleri değil başka mücadeleler bekliyor. Unutmamak gerekir ki sürgüne yerleştirilmiş, işten atmalarla, davalarla boğulmaya, susturulmaya çalışılan tüm imzacı akademisyenlerin savaş karşıtı bu tutumu elbette sömürgeciliği, savaş suçunu, otoriter kapanmayı, paramiliter şiddeti ve işkenceyi kabul eden erkin abartılı ve pitoresk söylemini daha yoğun sorgulamayı gerekli kıldı, ama sürgüne geldikleri andan itibaren bir çoğumuz (elbette hepimiz değil) prekarya ve dayanışmanın bittiği aralıkta nefes almaya, yaşamaya çalışmakla yüz yüze kaldık. Barış için konuşanlar üniversite alanı içinde sivil itaatsizliği görünür kılan farklı dinamikte yan yana gelmiş ortaklığın bir sonucu, baskı ve şiddet dinamiğine “yeter” diyebilen ayrıksı sesin, doğruyu söyleme cesaretinin kendisi, lakin aynı zamanda içinde olduğumuz dünyanın sorunlarıyla da boğuşan sıradan göçmen yurttaşlardan biriyiz.
BİTTİ