Bu satırları yazarken Türk medyası, „tutmayın beni, yol açın lan; Türk korkmaz!“ naralı 9 günlük tatilin bilançosunu, 180 ölü 800 yaralı rekoruyla açıklıyordu.
Türk devleti, yenilgiden sonra İran’a sığınıp, Kürdistan dağlarını bombalıyor, Kürt kadın ve bebeklerini katlediyordu.
Milliyet gazetesi ise Amerikan haber ajansı AP’nin, aralarında Hindistan, Pakistan, Afganistan, Irak gibi çatışmaların yaşandığı ve dahası Recep Erdoğan’ın, bize „atma Recep din kardeşiyiz“ dedirte dedirte demokrasisi ihraç etme gösterisine çıktığı Suriye, Libya dahil, 66 ülkenin, „terörle mücadelede adalet cephesini“ inceleyen araştırmasını, „dünya birincisi olduk“ başlığıyla duyuruyordu. 66 ülkede son dört yılda, toplam 119 bin 44 kişi tutuklanmış, bunlardan 35 bin 117 kişi, mahkemece cezalandırılmıştı. TC adaleti, son dört yılda 12 bin 897 kişiyi (Kürt) mahkum ederek, ceza yağdırma rekoru kırmış, eğer şerefse dünya şeref listesinde baş sıraya oturmuştu. Çin 7 bin kişiyle ikinci olmuş, ikisi bir arada dünyadaki toplam cezanın yarısını elde etmişti.
AKP rejiminin dilinde din, iman kanmaca, yersen Kürt açılımı kandırmacası, ama adaleti, yalnızca 2009 yılında, 6 bin 345 kişiyi mahkum etmişti.
Kendi diliyle, „bana bir bardak su verebilir misiniz?“ diyen Kürt de bu teöristlerden biriydi. Oğluna, „ez goriya te, heyrano“ diyen anne, „insanları öldürmeyin“ diye yalvaran ihtiyar, bir başka teröristti.
Bunlar AKP kod adı altında teşkilatlanmamışken de, adaletleri aynıydı. Recep Erdoğan beyninin yarısı derin adamlar Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu her iktidarın „derin bakanı“ Recep Erdoğan din, iman satışının gırla gittiği partinin koalisyonunda yönetici vatansever katiller Kürt avında, dört bin köy alevler arasındaydı. Türk adaleti de tuttuğunu mahkum ediyordu. Teslim olmayan Kürtler, denizler, nehirlerde boğulmayı, Türk kurşununa hedef olmayı göze alarak Avrupa’ya dağıldılar, bu süreçte. İnsaniyetlerinin ezberi düşman azalıyor diye seviniyorlardı, bunlar. Kürdü, Kürdistani ruhu tanıyıp, bilemediklerinden, bir Kürdistan’ın da sürgünden kurulacağını hesaplayamadılar.
Oysa, soylarını kırayım derken Kürtlere iyilik ettiler. Büyülü Kürdistan yerinde. Avrupa’da da, ayrı bir Kürdistan ruhu inşa oldu. Bu sürgünde Kürdistan’dır. Avrupa üniversitelerinde, binlerce Kürt genci öğrenim görüyor. Bunlar, anne ve babalarından zulüm ateşinin yakıcılığını, katillerin postal sesinin yaydığı dehşeti dinleyerek büyüdüler. Günü ve yeri geldiğinde zalimin karşısına dikilmek üzere, kin ve öfkelerini bilimle sarmalıyorlar, bugün. Zalim, sadece bu kitle karşısında, düne göre daha da zorda...
Cumartesi günü Köln’de, dört parçadan savrulmuş Avrupa Kürtlerinin artık gelenekselleşen buluşması, ta Amerika ve Avustralya’dan gelenler vardı.
Yıllardır, bu buluşmayı izleyen biri olarak, her defasında kitlede gelişen, dönüşen farklı bir nitelik gördüm. Ama bu kez bambaşkaydı. Kalabalık konusunda rakam vermek abartılı olabilir. Bundan çekinirim ben. Ama kilometre karelik stadyum alanı, onu çevreleyen parklar, bahçeler insan deniziydi. Dahası kendinden güvensiz, çekingen tipoloji erimiş, ak saklılar azınlığa düşmüş, yepyeni bir gençlik ve kendine güvenen Kürdistan’ın inşaasına inançla, güvenle bağlanıp, adanmış bir kitle vardı. Zalimin anlayacağı dille söylemek gerekiyorsa eğer, „başına bela“ olacak farklı bir Avrupa Kürdistanı…
Elimden geldiğince, aralarına karıştım. Pikniğe çıkmışçasına hazırlıklı gelenlerin, çimenlere serili, tanımadık sofralara oturdum, Kürdistan’ı yaşayarak. Tanımadığım dostlarla kucaklaştım.
Sürgündeki Kürdistan, rengindi. Demokrasi, insanın insanı renkleri, giyim tarzı, davranışıyla kabullenip, içselleştirmesi, onu kendisi olarak görüp, tarzını içine sindirmesiyle başlar. Sürgündeki Kürdistan rengarenk demokratlıktı. Görgüsüzler, dünya görmemiş, insanı insan yapan değerlere yabancı türedilerin kadını aşağılarak dışlayan, köleleştiren tutumu, davranış ve bakışı yoktu, Sürgündeki Kürdistan’da. Kadınlardan kimileri, geleneksel giyisileri içindeydi. Kürdistani olarak başları laçıklı, kıtanlıydı. Kimileri, yaşadıkları Avrupa’yla bütündü. Ama Erbakan’ın Suudilerden ithal ettiği AKP’nin bayraklaştırdığı, Kürt geleneksel baş örtüsüne ters düşen, Türk din satıcılarının simge haline getirdiği „türban“ denilen sahtekarlık yoktu. Kürt geleneği kadın baş örtüsü vardı. Kensine yakışan ve kişilik veren… Düne kadar, dönmeyi hayal eden Kürtler İstanbul, İzmir, Ankara’yı mekan seçiyor, buralarda ev edinmeye çabalıyorlardı. Hayalleri artık başka yerdeydi. Kürdistan diyorlardı. Biri, ötekine nisbet yaparcasına, köyünde yaptırdığı evi anlatıyordu. Bu Kürdün, yurdunda efendi olma hayaliydi. Güveni tam, umudu kurşun işlemez, ölümsüzdü.
Murat Karayılan’ı dinlerken seyrettim, onları. Sevinçten ağlıyorlardı.
Düne kadar Kürdistan mücadelesine katkıdan bulunmayı angarya sayanların, artık bağış yapma kuyruğuna girdiklerini anlatıyorlardı. 
Avrupa medyası ve entelektüelleri görerek, son zamanlarda Kürtleri Türklerden ayırmaya „artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak“ düşüncesini yaymaya başlamaları bundandır. İsrail’den sonra, bölgede dünyaya ayak uyduran başlıca halk diye değerlendirmeleri de…
Sürgün Kürdistan, modern işaanın harcını karıyor.