Suriye'da olanlar için sonradan akıl yürütmek
Forum Haberleri —

QSD
- Kuzey ve Doğu Suriye’de kimlerin uzlaşmayı reddettiği ve neden güce başvurulduğu konusundaki 'kullanışlı' anlatının üç temel dayanağı çatırdıyor.
Şam güçlerinin Aralık sonlarında Halep şehrindeki Kürt çoğunluklu mahallelerine saldırmasıyla birlikte, Kuzey ve Doğu Suriye’de kimin neyin olacağını tanımlama mücadelesi tam gaz devam ediyor. Farklı çerçevelemeler var ve çerçevelemesiz haber yoktur. Önemli olan, Suriye’nin ihtiyacı olan uzlaşma için vazgeçilmez olan eleştirel akıl yürütmeye ve çoğulcu yoruma açık kalmaktır. Aşağıda, hâkim anlatıların incelemeden geçemediği üç noktayı sıralıyorum. Bunlar elbette tartışmaya açıktır.
10 Mart Mutabakatı'nı okuma biçimi
Dolaşımdaki anlatıların büyük bölümü, 10 Mart Mutabakatı'nı QSD’nin kaçırdığı bir fırsat olarak sunuyor. Bu yoruma göre; mutabakat, entegrasyon için net bir yol haritası çizmiş, ancak QSD, Şam’dan gelen makul teklifleri reddetmiş, 2025 sonu için kararlaştırılan süreyi tutturamamış ve böylece sonraki tırmanışı tetiklemiştir. Ne var ki bu okuma, mutabakatı büyük ölçüde askeri entegrasyon meselesine indirgiyor; çoğu zaman bunu güvenlik sektörü reformu gibi teknik bir dilin arkasına gizliyor. Aynı zamanda Şam’daki hükümetin müzakere pozisyonunu kendiliğinden meşru, pragmatik ve iyi niyetli kabul ediyor.
Bu versiyon incelemeden geçmiyor. Halbuki 10 Mart Mutabakatı'nın birkaç temel hükmü, 'geçiş hükümeti'nin kendisi tarafından ihlal edildi. En önemlisi, 3. maddede öngörülen ülke çapında ateşkes, Temmuz 2025’teki Dürzilere yönelik geniş çaplı hükümet şiddeti sırasında açıkça bozuldu. 1. maddede tüm Suriyelilere siyasi süreçte ve devlet kurumlarında temsil ve katılım hakkı garanti edilirken, Şara çevresindeki elitlerin hâkim olduğu son derece merkezi ve tepeden inmeci süreçle bunu bağdaştırmak zor. Mart 2025 Anayasa Beyannamesi, hem oluşum süreci hem de içeriği bakımından bunun çarpıcı bir örneğidir.
Askeri entegrasyonun tamamen yalıtılması
Askeri ve güvenlik entegrasyonunda ivme, izole bir şekilde üretilemez. Herhangi bir müzakere ortamında ilerleme, temsil, katılım ve hukukun üstünlüğü konularında inandırıcı adımlara bağlıdır. Buna karşılık 18 Ocak’ta yayımlanan 14 maddelik anlaşma, siyasi hakları yeni bir anayasada bağlayıcı taahhütlerle güvence altına almadan, tek taraflı cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle şekillenen bir devlet inşası modelini daha da pekiştirdi. 30 Ocak Anlaşması'nın sıralaması ve ayrıntıları, şimdiye kadar büyük ölçüde göstermelik bir süreçte kaldığı için yeniden müzakere edilmesi gerekecektir.
Hâkim anlatının altında yatan, sorgulanmayan ama yanlış bir varsayım şudur: Suriye’de zaten tam anlamıyla meşru bir devlet otoritesi var ve bu otorite, “devlet-dışı aktör” olarak etiketlenen gruplar üzerinde egemenlik iddia etmeye yetkili. Gerçekte ise Suriye hâlâ bir geçiş aşamasında; devletin kendisi bile en görünür biçimde kalıcı bir anayasanın yokluğunda tartışmalı durumda. Egemenliği “yerleşmiş” saymak, gücü meşruiyetle karıştırmaktır. Devlet inşası, tanım gereği, egemenliğin birlikte inşa edilmesini gerektirir.
Proto-devlet tahkimi, devlet inşası değildir
Resmi açıklamalar, medya haberleri ve lobi yorumları “yeni Suriye devletine entegrasyon” ifadesiyle dolup taşıyor. Uluslararası hukuk açısından 'Suriye devletliği' devam ediyor, ancak analitik ve siyasal açıdan devlet hâlâ inşa halindedir. Temel tanım düzeyinde bir devlet; meşru şiddet üzerinde tekel iddia edebilen, kaynak toplayabilen, toprak üzerinde idare kurabilen, iç ve dış tanınırlığa sahip kalıcı kurumlar bütünüdür. Suriye’de var olan ise bir proto-devlettir. Kısmi toprak kontrolü sağlayan, sınırlı yönetim işlevleri yerine getiren, parçalı topraklar, kendi içindeki ve dışındaki rekabet eden silahlı aktörler, zayıf kurumlar, dış bağımlılıklar ve zor kullanımına dayalı otorite nedeniyle tam egemenliğe sahip olmayan bir yapı.
Şara, şimdiye kadar bu dönemi gerçek bir devlet inşasından ziyade proto-devlet konsolidasyonu olarak ele aldı. Bu mantıkta güçlü merkezi otorite, başlangıç noktası kabul ediliyor. Kapsayıcı ve somut rıza olmadan, gerçekten kapsayıcı bir geçiş hükümeti organı gibi yerleşik mekanizmalar olmadan, konsolidasyon için kullanılabilecek araçlar kaçınılmaz olarak elitlerle yapılan anlaşmalar ve çıplak kuvvet oluyor. Suriye özelinde devlet inşası, kaçınılmaz olarak millet inşası ve kimlik sorularıyla kesiştiği için bambaşka bir mantık izler. Orada güçlü merkezi otorite, siyasi katılım, temsil ve rızadan doğan bir toplumsal sözleşmenin sonucudur.
Mevcut iktidar aygıtını “devlet” olarak adlandırmak, aslında meşruiyet iddiasıdır. Bu yüzden mevcut anlatının birçok savunucusu “devlet” ile “hükümet” kelimelerini sanki eşanlamlıymış gibi birbiri yerine kullanıyor. Böylece siyasi bir uzlaşma gerçekleşmeden önce zorlayıcı konsolidasyon meşrulaştırılıyor ve her türlü muhalefet “devlet karşıtlığı” olarak yeniden çerçeveleniyor.
Ne yazık ki bu mantık yeni değil. Beşar Esad, rejimini Suriye devletinin koruyucusu olarak çerçeveleyerek devlet ile hükümet arasındaki çizgiyi bilinçli olarak bulanıklaştırmada ustalaşmıştı. XIV. Louis ise daha dürüsttü: Devlet benim.
QSD'nin kusurları vardı ama mesele bu değil
Şam güçleri Fırat’ın batısına geçtiğinde, Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi gayrimeşru ve normatif açıdan kusurlu, başarısızlığı kaçınılmaz bir yapı olarak resmetmeye çalışan yorumlar uçuştu. Özerk Yönetim'in destekçilerinin iddia ettiği gibi tam demokratik ve insan hakları feneri olmadığı şüphesizdir. QSD de öyle, ancak ufak farklılıklarla aynı şey, son 10 yılda Suriye’de fiili kontrol sağlayan her otorite için söylenebilir: İdlib’deki yıl boyu süren HTŞ karşıtı protestolarını hatırlayalım mı, yoksa bugünkü Şam hükümeti için mi?
QSD’nin Arap desteğinden yoksun olduğu konusundaki ani takıntının çoğu, fiili durumu haklı çıkarma çabasıdır. Bazıları rejimin ilerleyişini zorlama değil, kurtuluş olarak sunuyor. Gerçekten de birçok Arap topluluğu, yıllarca Kürtler (ve yabancılar) tarafından yönetilmenin yarattığı algılanan aşağılanmadan sonra hükümet güçlerini samimiyetle karşıladı ama argüman nihayetinde ikna edici değil. QSD’ye karşı taarruz, bir geçiş hükümetinin yetki alanında yer alamaz, çünkü bu harekât ülkenin siyasal rotasını nesiller boyu yeniden şekillendirecek niteliktedir. Bir geçiş otoritesinin sorumluluğu, yıllarca süren fiili bölünmenin ardından birleşmeyi kolaylaştırmak, zorla dayatmak değil. Aynı mantık, Süveyda’ya ileride yapılacak bir harekâtı da haklı çıkarır. Hatta sahil şeridinde Alevilerin korunması gerekçesiyle Rus “koruyucu” müdahalesini bile.
Şam’ın, siyasi bir uzlaşma olmadan bütün silahlı grupların entegrasyonu şartını dayatması makul değildir. Kürt güçleri yıllardır hükümetin mevcut askeri ve güvenlik aygıtının önemli bölümüyle açık çatışma halindedir ve anlaşılır güven sorunları vardır. Özerk Yönetim ve QSD’nin gayrimeşrulaştırılmasını PKK etkisi üzerinden güçlendirme çabaları, şu iki temel gerçeği ortadan kaldırmaz;
* Suriye’de Kürtlerin ardışık Arap milliyetçisi hükümetler tarafından maruz kaldığı sistematik ayrımcılığın uzun tarihi,
* Şam güçlerinin işleyebileceğine dair haklı kaygı.
Askeri güç her zaman son çare olmalıdır. Bu, yeniden inşa etmekle ve birçok bakımdan bir ulus ve devlet icat etmekle yükümlü bir geçiş hükümeti için özellikle geçerlidir.
* www.syriaintransition.com'dan çevrilerek kısaltıldı.







