KNK Dış İlişkiler Komitesi Üyesi, kapatılan Özgür Gündem gazetesinin köşe yazarı ve Rusya konusunda uzman isimlerden biri olan Selahattin Soro, Rusya-Türkiye ilişkilerini ve Suriye İç Savaşı'nda gelinen aşamayı değerlendirdi.

Türkiye'nin Cerablus işgaliyle birlikte Suriye İç Savaşı'nın niteliksel bir dönüşüm yaşadığını kaydeden Soro, "Suriye savaşı, Deraa'da başlayan sivil isyandan, artık resmen bölgedeki devletlerin doğrudan dahil olduğu bir düzeye evrilmiş oldu. Türkiye'nin Cerablus müdahalesi, bu niteliksel dönüşümün başlangıcıdır" dedi.

"ABD ve Rusya, her iki güç de istemese, Türkiye Cerablus'a giremezdi" diyen Soro, Özel Kuvvetler Komutanı Kabasakal'ın Sünni militanlarla sarılırken görüntülerinin paylaşılmasını ise İran'a mesaj olarak yorumladı: "Suriye ve Irak'ta İran'ın çıkarlarını temsil eden Kudüs Tugayları'nın komutanı Kasım Süleymani'ye bir naziredir. Şii siyaset adına Şah İsmail'in torunları buradaysa, Yavuz Selim'in torunları da buradadır, diyorlar."


15 Temmuz darbe girişimi ardından, Rusya'nın süreç boyunca Türkiye'den yana tavır aldığı, hatta girişimi Erdoğan'a Rusya'nın haber verdiği sıkça ileri sürüldü. Nasıl bakıyorsunuz?

15 Temmuz konusunda çeşitli spekülasyonlar var ama bazı değerlendirmeler zorlama. Girişimin kuşkusuz bölgesel ve uluslararası dinamiklerle de birebir bağlantısı var. Sadece Rusya'yla ve Putin-Erdoğan ilişkisiyle değerlendirmek ise sorunu ifade etmekte yetersiz kalabilir. Türkiye darbe sürecinin Kürt Özgürlük Hareketi ve önderi Öcalan'la yürüttüğü müzakere sürecini araçsallaştırmasıyla zeminini oluşturdu. Dolayısıyla darbenin temel gerekçesi, Kürdistan sorununa yaklaşımdı.


Orası tamam ama Rusya-Türkiye özelinde konuşursak... 15 Temmuz ardından Rusya-Türkiye ilişkilerinde önemli değişiklikler olduğu da görülüyor...

Darbenin açığa çıkardığı sonuçların Rusya siyasetince değerlendirilmesi doğal. Rusya'nın Suriye zemininde, Türkiye'nin düştüğü aciz durumu bir fırsat olarak değerlendirip kullanılabilir pozisyonundan faydalanmak istediği söylenebilir.


Başka bazıları da, darbe girişimini yapan kanadın Rusya-Türkiye geriliminde de parmağı olduğunu söylüyor; şimdi devlet içindeki Avrasyacı kanadın yeniden güç kazanmasıyla ilişkilerin değiştiğini öne sürüyor...

Türkiye'de Ergenekoncu-Avrasyacı kanadın varlığını uzun yıllardır biliyoruz. Türkiye, daha baştan kendini NATO ve Sovyetler kutuplaşması üzerine şekillendirmiş bir devlet. Kriz ve kaos, çelişki ve çatışma üzerine ulus-devlet siyasetini inşa etmiş bir devlet Türkiye. Bu çelişki ve çatışmadan yararlanarak Kürdistan'ı statüsüz bırakma niyeti de hep esas oldu. 

Her zaman rejim içinde bir kısım kendini Sovyetik gösterirken, bir kısım NATO'cu gösterdi. Aslında bir denge politikasıydı bu. Her iki gruptan yararlanma tavrıydı. Atatürk'ün bile cumhuriyetin kuruluşunda Lenin'e yanaştığını, böylelikle İngiltere'yi tehdit ettiğini biliyoruz. Bu, 20. yüzyıl siyasetinin bir kültürüdür. AKP de bu kültürü devralıyor. Darbe girişiminde de Avrasyacı ya da NATO'cu kanatlar aramanın yerine şunu görmek lazım: Bu bir mekanizmadır ve daha çok da Kürdistan'ı statüsüz bırakmak üzerine kurulmuştur. Rusya ya da Amerika blokuyla izah etmek, biraz dar kalır diye düşünüyorum.


Rusya'nın Kürt politikasının da bir tarihselliği var. Mahabad'dan bu yana Kürtlerin hafızasında Rusya, 'bir müddet desteklese dahi ardından satabilecek güç' olarak duruyor. Halen böyle mi bakmak lazım?

Mahabad'dan öncesi de var. Rusya'nın Ortadoğu ve Kürt politikası, özellikle 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başında çok yoğunlaşır. Kürdolojiye ilgi duyan ilk ülke de Rusya. Çarlık, Sovyetler ve Rusya'nın, her üç siyasal sistemin de Ortadoğu ilgisi stratejiktir ve Kürtlerle ilgilenmeleri de eşyanın doğası gereğidir.

Kürtlerin aydınlarının, siyasetçilerinin her şeyden önce Kürtleri bir özne olarak görmeleri gerekir bence. Nesne olarak tarif etmek, çözümü ve geleceği dış güçlerin yapacağı hamlelerde görmeyi doğuruyor.


Bugün Kürtlerin özneleşmesinin olanakları var mı?

Tabii. Ortadoğu'da Kürt Özgürlük Hareketi'nin geliştirdiği çok daha farklı bir mücadele dinamiği var.


Ama öte yandan çevresinde bir sürü devlet ve çok güçlü siyasal gelenekler var...

Bakın, Kürtler Kobanê Direnişi'nde Rusya'nın desteği, Rusya'nın silahıyla bir çıkış gerçekleştirilmiş olsaydı, Kobanê'nin merkezinde bugün Esad rejiminin ya da başka bir gücün bayrağını görecektik. Onlara yaslanıp siyaset yapan Salih Muslim'in de Mahabad örneği gibi bir örnek yaşaması kaçınılmaz olacaktı. Tarihsel olanla güncel olanı karşılaştırmak için bunları söylüyorum. Rahmetli Qazî Muhammed, rahmetli Şêx Selim... Hep örnektir. Hatta tarihçiler Bitlis İsyanı için "Rus Konsolosluğu'nda başlayan isyan, Rus Konsolosluğu'nda biter" der. Oysa PKK, 1984'teki çıkışından bu yana başka bir şey yapıyor.


Rusya'ya dönersek... Birkaç ay öncesinde kadar Rojava'da Kürt otonomu fikrine yakın görünüyordu. Bu pozisyonunda bir değişiklik görüyor musunuz?

Rusya'nın Rojava ve Kürt siyasetinde son dört yıllık süreci takip ettiğimizde belli bir ivme kazandığını görebiliriz. Özellikle kantonlar politikasına en esnek yaklaşan ve Rojava Temsilciliği'nin açılmasına ilk onay veren ülke olması açısından önemli. Hatta Rojava siyasetinin Moskova merkezli konferanslarda meşruiyet kazanması noktasında da olumlu yaklaşımları olduğu söylenebilir. Fakat tarihsel konjonktürden dolayı Kürt sorununun, realitesisinin Rusya tarafından çok kolay içselleştirilebileceğini düşünmek yanılgı olur. 

Üstelik Rusya'nın Suriye'de federasyon konusundaki yaklaşımları da Amerika'ya benzerdir. TEV-DEM'in Kuzey Suriye projesine yaklaşımı, ABD ve AB gibi...


Hangi açıdan benzer?

İhtiyatlı ve temkinli yaklaşıyorlar.

Özellikle Suriye zemininde Rusya'nın, Amerika'nın ve Kürtlerin pozisyonunu bence irdelemek gerekiyor bu noktada. Rusya'nın Esad'ı esas alan bir politikası var ve onun dışında bir projesi yok. Amerika'nın ise Sünni blokta yer alan Katar-Suudi Arabistan-Türkiye merkezli muhalif gruplar merkezli bir politikası vardı, o konuda bir karmaşa söz konusu. Amerika'nın da Suriye'nin geleceği açısından ciddi bir projesi yok. Kürtlerin ortaya koyduğu çok ciddi bir üçüncü seçenek söz konusu. 

Hem Rusya'nın hem de ABD ve AB'nin Suriye'de Kürtlere dayattığı şudur: Ya rejimin yanında yer alacaksın ve Rusya'dan destek arayacaksın ya da tam tersi Sünni blokta, rejim karşıtı muhalefetin yanında yer alacaksın ve Amerika'dan destek arayacaksın.

Amerika'nın da Rusya gibi Kürtlere hiçbir garanti vermeyeceğini Kürtler bilmek durumunda. Kürtlerin Suriye'de en büyük sermayeleri, geliştirdikleri üçüncü seçenektir. Bu sermaye sayesinde güçlerle bu kadar ilişkilenebiliyorlar.


Hesekê'de rejim saldırdı; ardından Türk devleti saldırıyor. İki saldırıya da Rusya'nın sesi neredeyse çıkmadı. Bunun gerekçesi nedir?

Rusya'nın temsil ettiği blok, Amerika'nın temsil ettiği blok ve Kürtlerin temsil ettiği çizgi... Bütün meseleleri bu perspektifle değerlendirirsek çok daha sonuç alıcı olacağını düşünüyorum.

Hesekê'de rejimin Kürtlere saldırması, Rusya'nın onayı olmadan mümkün değil. Fakat burada İran'dan bağımsız düşünmek, yine mümkün değil. Bu, Kürtlerin o çizgiye çekilmesi talebidir. Çünkü Minbic'te Kürtler, Koalisyan desteğiyle çok büyük bir zafer elde etti. Bu zafer, Kürtleri sanki o bloka daha yakınlaşmış gibi gösteriyor ve inisiyatif sahibi haline getiriyor. Bu inisiyatif, hem Batı hem Doğu bloku açısından korkutucu. Üçüncü çizgi, bir statü sahibi oluyor çünkü.

Bir yandan da bölge güçleri, başta Türkiye, Suriye, İran, 20. yüzyılın ulus-devlet mefhumundan hareketle, Kürtlerin statü elde etmesine karşı. Sadabat Paktı, Cezayir Anlaşması, Lozan... Şimdi de başka bloklarda yer alsalar bile Kürt meselesinde ortaklaşıyorlar. Kürdistan'ın paylaşılmasında, Kürtlerin statüsüz bırakılmasında, bu devletlerin ortak ve geleneksel politikaları var ve Suriye zemininde de bu canlı. Dolayısıyla bölge güçlerini ve Kürtleri ele aldığımızda çok komplike ele almak durumundayız. Yoksa Kürtler önünü göremez. Uzun erimli bir bakış açısı oluşturamazsa Kürtler, günlük politikalar içinde boğulur. Dolayısıyla Rusya'nın da Hesekê zemininde İran rejimiyle birlikte yapmak istediği, Kürtleri yanına çekmek...

Fırat'ın batısına geçildiğinde ise ABD'nin yaptığı budur. "Ya benim yanımda yer alırsın ya da Türkiye gelir" gibi şantajlar söz konusu.


Yani Hesekê'yi doğrudan Rusya mı organize etti?

Hesekê'de Rusya parmağı var ama daha çok İran'ın siyasetini görmek mümkün. Kaynaklardan edindiğim bilgiye göre Hesekê ve çevresindeki Sünni aşiretlere İran'ın iki binin üzerinde silah dağıttığı söyleniyor.

Tayyip Erdoğan, 500. yılında Yavuz Selim olarak kendini tarif ederken bir yönüyle Halep'e işaret ediyor, diğer yanıyla da Şah İsmail'e yönelik algılamak gerekir. Şah İsmail de bugünkü İran rejimidir. O da Sünni bloka karşı kendini güçlendirmeye çalışıyor.


Nasıl yani?

Şimdi Suriye'de gelinen aşama şudur: Ya mutlak bir çözüm ya da devletlerin savaşı. O ara dönem bitmiştir. Tam da bu noktada, Suriye zemininde kendisini tanımlayan bir Şii blok var. İran, Rusya, sahada resmiyette var. 

Bunun dışında ABD, Kürtler üzerinden sahada; muhalefeti de CIA üzerinden destekliyor. 

Suudi Arabistan bazen görünüyor, bazen görünmüyor. Ama sahada Sünni siyasetin görünümü açısından bir boşluk söz konusuydu. İşte Cerablus'ta Suriye savaşına Türkiye'nin dahil olması, bununla da ilgilidir. Yavuz Selim'in halifeliğini ilan etmesinin yıldönümünde Türkiye, Cerablus'a girdi. 

Özel Kuvvetler Komutanı Kabasakal'ın Sünni militanlarla sarmaş dolaş poz vermesi, belki Kürtler kendilerine yönelik algılayabilirler ama, aslında Suriye ve Irak'ta İran'ın çıkarlarını temsil eden Kudüs Tugayları'nın komutanı Kasım Süleymani'ye bir naziredir. Şii siyaset adına Şah İsmail'in torunları buradaysa, Yavuz Selim'in torunları da buradadır, diyorlar. 


Bu gerilim, sıcak çatışmaya da dönüşebilir mi peki?

Bilemeyiz. Ama bu savaşta ya orası kazanacak ve halife Osmanlı olacak ya da Şah İsmail'in torunları kazanacak. Tabii 1516'yla 2016 çok farklı, şimdi PKK var, Kürtler var.

Ama şunu tekrar edebiliriz: Suriye savaşı, Deraa'da başlayan sivil isyandan, artık resmen bölgedeki devletlerin doğrudan dahil olduğu bir düzeye evrilmiş oldu. Türkiye'nin Cerablus müdahalesi, bu niteliksel dönüşümün başlangıcıdır.


Türkiye'nin Cerablus ardından Suriye'de ilerlemeye devam edeceğini, hattı genişleteceğini düşünüyor musunuz?

Bence Türkiye'nin Suriye'de durmasını beklemek, hayal olur. Ama tabii AKP siyasetinin asıl hayali, Halep'i almaktır. Emevi Camii'nde namaz kılmak, halifeliği ilan etmek istiyorlar. Kemalizmin de bu siyasete angaje olduğunu görmek gerekiyor. Kemalist bir siyasal İslam var. Asker-İslamcı çatışması filan diye yanılmamak lazım.


Peki ya Kürtler? Bu gelişmeler ardından Kobanê ve Efrîn kantonlarının birleşmesi gerçekleşebilir mi?

Hiçbir siyaset, ne Amerika, ne Rusya, ne Türkiye, ne de başka bir güç, Kürtlerin ana topraklarını birleştirmesinin önünde engel olabilir. Kürtler bunu yapacaktır. 

Arap Kemeri siyasetinin 60'lı yıllarda Esad rejimince uygulandığı en önemli coğrafya, Kobanê ile Efrîn arasıdır. Ortadoğu'nun en verimli coğrafyası da burasıdır. Sadece Efrîn'de 52 milyon zeytin ağacı var. Fıstık ağaçlarını, diğerlerini, verimli toprakları sayarsak... Suriye buraları Araplaştırmaya, Türkiye ise Türkleştirmeye çalıştı. Kilis'in Antep'ten ayrılıp bir Türk ve Arap şehri yapılmasının altında yatan temel neden, bu bölgenin Kürtlükten koparılmasıdır. Burası elbette sadece Kürtlere ait değil ama Kürtlerin ana toprağıdır. Bir tarihsel süreci vardır. Dolayısıyla Kobanê ile Cizîrê kantonları nasıl buluştuysa, Kobanê ile Efrîn'in buluşması da Kürtler açısından o kadar gereklidir.


Bir de çok önemli Lavrov-Kerry görüşmesi gerçekleşti. Deniliyor ki, Suriye İç Savaşı konusunda ABD ve Rusya 'detaylarda bile' anlaştı. Bunu nasıl okumak lazım?

Suriye'nin ve ulus-devletin yeniden şekillendirilmesinde, yapılandırılmasında her ikisinin de ortak arayışları var. Fakat ne yapacakları konusunda ciddi bir belirsizlik var. Bu konuda projeleri yok. Zaten projesi olan Kürtlerden başka kimse yok.

Sykes ve Picot tarihte nasıl rol oynamışsa, 21. yüzyılda Lavrov ve Kerry'nin de farklı bir pozisyonla benzer rolü oynuyorlar, diyebiliriz. Yine, Suriye'de...


Türkiye'nin Cerablus işgalinde payları olabilir mi peki?

ABD ve Rusya, her iki güç de istemese, Türkiye Cerablus'a giremezdi. Her ikisi de Kürtlere yönelik bu saldırıya göz yumdu. İkisi de Kürtlere, "Benim kurduğum blokta yer alın, sadece benim gündemimle hareket edin" diyor. Kürtlerse kendi gündemlerinde, kendi çizgilerinde ısrar ediyor. Bunun bedeli olur, oluyor; ama bu bedel, Kürtlere özgürlük getirir.

Ortadoğu'da, özellikle Suriye'de kimin ne söylediği değil, ne yaptığı önemli. Kürtler de bugün önemli bir güç olmuşsa, söylenenlere değil yapılanlara bakarak konum almış olmalarındandır. Bu açıdan Türkiye'nin konumu, Sünni cephenin kendini daha fazla örgütleme kılma çabası, belki kısa vadede Kürtlere yönelik zararlara yol açıyor olabilir; ama uzun vadede denklemdeki farklı aktörlerin birbiriyle çatışmasını getirebileceğini düşünüyorum.


Farklı aktörler derken?

Devletler dahil olmuştur işte. Türkiye dahil olmuştur, başka  güçler de dahil olabilir. Suudi Arabistan, Ürdün üzerinden gireceğini söyleyebilir; İsrail, Hizbullah'ı bahane edip Golan'ın ötesine giriyorum, diyebilir; Ürdün, sınırları korumak için İngilizlerle birlikte koridor oluşturacağını söyleyebilir. Yani herkes, her şeyi diyebilir. İran daha fazla güç gönderebilir. 

9 Ağustos'ta Erdoğan Rusya'ya gelmeden önce Putin, çok önemli bir kararı kamuoyuna deklare etti. Dedi ki, "Biz Suriye savaşında Esad rejimine destek olarak vardık. İki üssümüz de bunun içindi. Ama bundan sonra biz orada kendi topraklarımızı alıyoruz, onları koruyor olacağız" dedi. 

Rejim Rusya'ya toprak vermiş; parayla ya da başka bir biçimde. Rusya, artık Suriye'deki varlığını sadece Esad'a destekle açıklamıyor. Amerika'nın Küba'daki Guantanamo'su gibi, Rusya'nın da Hmeymim ve Tartus'ta nüfuz alanları var, bu kabul edildi. Putin de bunu onaylayıp Duma'ya sundu. 

Dolayısıyla Suriye savaşı, eğer bir barış gelişmezse ya da büyük aktörlerden bazıları oyundan çekilmezse, başka bir aşamaya yükselmek durumundadır. Bu aşama da devletlerin birbiriyle çatışmasıdır. Bu çatışmanın ağırlıklı coğrafyası da Kürt toprakları olacağı için Kürtlerin bu dönemi çok iyi okuması ve bu çatışmadan en az zarar ve en iyi siyasetle çıkış yapması, en doğru olanıdır.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ