
Yakın tarihe kadar, Türklerin evrensel suç sabıkasının başatı, Ermeni dosyası idi. Yanında Rum ve Süryanilerin kanı...
Ama, Ermeni Soykırımı tarihteki yerini koruya dursun, güncellenen tarih doruklarında Kürt kırımı yerini alıyordu.
Nitekim, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, geçenlerde Recep Erdoğan’ın bir sataşması üzerine şöyle diyordu:
"Kuzey Kıbrıs'ın işgalcisi ordusu, Türkiye'nin içindeki ve dışındaki Kürt köylerinde kadınları ve çocukları katleden Erdoğan, İsrail'e vaaz veremez!..”
Bu bir ilkti. Masum Kürtlerin kırımı, susturucu nitelikte de olsa, ilk defa vurgulanıyordu.,
Bu vurgunun gölgesinde, insan içine çıkma halleri de kalmıyordu. Mesela Erdoğan, oğlu Bilal‘in vakfı kongresinde, meydanı boş bulunca, insan görünme gösterisine çıkıyor, ama söyledikleriyle, yaptıkları çağrışıyordu.
Erdoğan, Yahudi düşmanlığı üzere söyle diyordu:
“Yere yıktığın düşmanını teklememe. Sen İsrail’deki Yahudi değilsin. Onlar kadınları ve çocukları bile tekmelerler. Biz Müslümanlar, mağdur ve mazlum durumda olana tekme atmayız.“
Oysa, düşmüşü tekmeleme konusunda, geçmişleri kirli ve kanlıydı.
Cizre’de katledilen Teybet ana, aç köpeklere yem olsun diye, bir hafta boyunca sokakta, açıkta bekletildi. Hangi mertliğe sığıyor bilinmez, ama Varto‘da katledilen Kesver kadının bedeni, çırılçıplak yol kenarına atıldı. Şırnak’ta Birlik ailesinin gencecik bir ferdinin ölü bedeni, arabaya bağlanarak yerlerde sürüklendi.
Bunlar vahşetin, intikam şekilleriydi.
Sur’da, gencecik Gürkan tankla ezilerek, asfaltta bedeninin kopyası çıkarıldı. Sonra, Türkün mertlik resmi olarak, medyaya servis edildi.
Roboskîli çocukların parçacıkları hala kayalıklarda kanıyor. Cizre‘nin havası, bodrumlarda diri diri yakılan genç kadın, erkeklerin et kokusuyla, ağırdır hala.
İsrail, aralarında çocuklar, kadınların da bulunduğu insanları düşman diye diri diri yakmadı.
İsrail, Filistinilerin soyunu kurutmak için, komşu ülkelere, mesala Ürdün’e, Lübnan’a ve öteki Arap ülkelerine işgal seferleri düzenlemiyor.
Ama, Türk’ün bir eli Kandil dağlarında, bir eli Sincar, Irak içlerinde. Gürcü Recep Erdoğan’ın başkomutasındaki Türk ordusu, Atatürk’ün, İran Şahı, Irak diktatörlerinin ilkeleri izinden giderek, buralarda öldürülerek soyu kurutulacak Kürt arıyor.
Soykırım listesinde, şimdilik Suriye Kürtleri, birinci sırada.
ABD Başkanı Trump, burada görevli iki bin kadar askerini geri çekme kararını açıkladığında, Türk medyası ve siyasal sözcüleri Kürtler yalnız ve savunmasız kaldılar sevinciyle, sevinçlendiler. Artık diledikleri gibi Kürt kanı döküp, mutlu anların keyfini çıkarabilirlerdi. Erdoğan ve adamları şendi.
Katil adayları, yapacaklarını köpürdetiyorlardı.
Ama anlar, saatler ve günler geçtikçe, melul halleriyle eşekten düşmüşe benzediler.
Çünkü, ortada vaaddedilmiş bir zafer yoktu. Suriye’nin bir parçası Kürdistan ama geneli Arap toprağıydı. Türedilerin aşağılamasına karşı anında, bütünleşebiliyorlardı, Araplar. O nedenle Irak, adında “asker göndermeye hazırız“ açıklamasıyla ortaya çıkıyordu. Suriye, sınıra asker gönderiyor, Erdoğan’ın çok güvendiği Rusya da vaziyet alıyordu.
Kısacası Türk ırkçılığını zafer değil, kumulların hemen altında yatan, içinden çıkılması zor bir bataklık onları bekliyordu.
Kürtler mi? Onlar Kobanê’de, Rakka önleri, Derê Zor’da kendini kanıtlamış serden geçtiler, namı dünyada yankılanan onur savaşçılarıydılar.
Ayrıca, sanıldığı gibi Amerika, gitmeye hazırlanırken, Kürtleri açıkta bırakıp kurtların önüne atmamıştı. İlerleyen zamanın dili ve ruhu ile iz ve işaretler, hiç bir şeyin işgalcilerin umduğu gibi olmadığını gösteriyordu.
Ayrıca, Avrupa işgaldeki mevcut adacıklar için “dışarı“ diye ses vermeye başlamıştı. Federal Almanya Parlamentosunun Bilimsel Hizmetler Bölümünün kabul ettiği bir raporda Türkler Efrîn’de, Azez, Cerablus ve Bab’da işgalci olarak tanımlanıyordu.
Suriye Suriyelilerindi, yani. İşgalcilere yer yoktu. Ama gelen olursa onları, kocaman bir bataklık bekliyordu. Yani vaziyet, ganimetçi ve hırsızların bildiği gibi değildi...