Suudi Arabistan Kralının dış gezileri, zenginliğini teşhir gösterisi, modern dünya gözüyle de örgüsüz şatafatın sefaletidir. 

Şatafatın sefaleti çünkü, uçaklarla yola çıkan Kral, tatillerinde koylar, sahiller kapatır. Davetli olduğu resmi gezilerine ise ne işe yaradığını kimsenin bilmediği sülalesini götürür. Yatak, yorgan, banyo küvetini değil, ama som altından yemek alet ile edavatını, altın işlemeli kase, tabak, çanaklarıyla birlikte, saray  mutfağını da "kalk gidelim" yapar; aşçılarını, garsonlarını, ibrikçi, peşkirci, el, ayak yıkayıcılarını, soytarı ve dalkavuklarını da beraberinde taşır. Pek tabii olarak yere ayak basınca "bindi-indi" yapacağı arabalarını da…

Sınır bilmeyen bütün bu görgüsüzlüklerin masrafı, halk parasının toplandığı devlet hazinesinden karşılanır. Hazine, Ortadoğu diktatörlüklerinde, diktatörün yan cebidir, çünkü.

Türk devletinde, yakın tarihe kadar halkın parasıyla bu soy huvardalıklar yoktu. Süleyman Demirel 1967 yılında, Başbakan olarak Moskova’ya giderken, eşinin berberini götürünce, ülke muhalefet partileri, basınıyla ayağa kalkmış, gezinin diplomatik ve ekonomik boyutları karanlıkta kalmış, "Berber Nuh" vakası, ona dair yorumlar gazeteleri kaplamıştı.

Bundan sonra, kimse benzeri hizmet personelini, hatta barbicilerin çok sevdikleri davulcu ve dömbelekçileri bile gezilerine dahil edememişti.

Ta ki, AKP devlet, AKP’nin eski bir sokak simitçisi, yine sokakların gezgin su satısıcı olan Recep Erdoğan Cumhurbaşkanı olup Anayasayı ortalıktan kaldırana kadar…

Suudilerin de can yoldaşı olan Erdoğan, şatafatın görkemi konusunda hayranı olduğu Kraldan aşağı kalmak istmemecesine, geçen hafta üç uçakla Latin Amerika gezisine çıkıyordu. Uçaklar biri yatak odalı ve kendisi ile eşinin özeliydi. Özel adamları, koruma ordusu da bu uçağın özel yolcularıydı. İkincisi, sevdiği müteahhitler, tüccarlar ve hatırlı siyetçiler içindi. Üçüncüsü de özel arabalarını taşımak içindi.

Yalnız, arabasını taşıyan uçağın masrafı, 200 bin dolar olarak gösteriliyordu. Masrafların toplamı, tabii ki, halkın cebindendi…

Erdoğan, koruma ordusu "katil" diye bağıran Ekvadorlu kadınları dövüp hastanelik ettikten sonra, dönüş yoluna yönelmiş, bu arada, yanında taşıdığı Saray gazetecilerine, "temizim, Esat katil" demecini dikte ettirerken şöyle demişti:

"Orada (Suriye) insanlar acımasızca öldürülüyor. 400 bin insan katledildi, tarih katledildi, ölenler Müslüman, yok olan İslam tarihi. Bu kadar acımasızca yapılıyor, bunu kenara koymak mümkün değil. Yaşanan acılardan dolayı bizler dertliyiz."

Erdoğan Suriye'den dertli, ama tek söz ve karar sahibi olduğu ülkede yaşayan Kürtlerin yurdu da Suriye’de farksızdı. Cizîrê, Silopi, Diyarbakır-Sur iki aydan beri kuşatma altında, toplar, tanklarla dövülüyor, binalar yıkılıyor, yangının duman hortumları göğe çıkıyor, çocuklar, bebekler, silahsız kadınlar nişancılarca avlanıp katlediliyordu.

Kürtlerin kişiliğinde insanlık kırılıyordu. Rakamlar farklı da olsa katliam, dünyanın her yerinde katliamdır.

HDP Enformasyon Masası, Erdoğan rejimindeki Kürt katliamını, "7 kentin 20 ilçesinde 56 kez ilan edilen sokağa çıkma yasaklarında 84'ü çocuk, 79'u kadın olmak üzere 460 sivil katledildi" diye açıklıyordu.

Öbür yanda, İslamo Faşizm Suriye'de benzeri boy gösteriyor, tarih tahrip ediliyor, camiler, kiliseler, evler soyuluyor, talan ediliyordu.

Cizîrê’de, evini terketmeyen siviller, daha sonra top atışları ve keskin nişancıların tehdidinden, bir araya toplanmışlardı. Bu satırlar yazılırken, Türk güçlerinin gece, sivil yaralıların barındığı bodrumları basıp katliam yaptığı haberleri Türk medyasında yayımlanıyordu.

Günlerden beri, mahsur kalmış bu yarlıların kurtarılması için çabalayıp Birleşmiş Milletler'e de baş vuran, Şırnak milletvekili Faysal Sarıyıldız, en son yaptığı açıklama şöyle:

"Binaların birinde çoğu yaralı 62 insan olduğu bilgisi mevcuttu bizde. Bunların onlarcasının katledildiği kesin. Daha önce 9 kişi yakılarak katledilmişti. Bunların cenazeleri de bu binada bulunuyordu. Bir başka evde 30'a yakın kişinin yanmış halde bulunduğu ve bedenlerinde kurşun izi olmadığı bilgisi bize ulaştı."

Suriye için, "bu acımasızlığı kenara koymak mümkün değil" diyen Erdoğan, vergileriyle saraylar yaptırdığı, paralarıyla uçaklara, zırhlı araçlara bindiği Kürtleri insandan saymıyordu.  Cinayetlere gözünü kapatıyor, çığlıklara kulak tıkıyordu. Ancak, günün tarihi, hesap sormak üzere katillerin suç çetelesini işlemeye devam ediyorlar.

Kürtler, hesap sorma gücüne de erişiyordu, çünkü. Katilin kurtuluşu yoktur, artık..

Bu arada garip benzerliğe bakın siz. Naziler de böyleydi. Faşist histerinin saplantı hastalığı bu ya, Türk ırkçısı İttihat ve Terakki çetesi de Küçük Asya, Balkanlar ve Ortadoğu Ermenilerini katledip bitirmekle görevli sanıyor, bu amaçla "vurun, orada var biri, biri de burada" diye sağa sola seğirtiyorlardı.

Erdoğan'sa, Ekvador, meydan muharebesinden sonra Rojava Kürtleri için şöyle diyordu:

"PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslar arası örgütlere taşıyacağız. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa geç kalırız. Bakın, Biden (ABD Başkan Yardımcısı) yanında bir yardımcısı ile geldi. Daha önce Sayın Obama'nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Tam Cenevre'deki görüşmeler sırasında kalkıyor, Kobani'ye gidiyor. Kobani'de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz? Ben miyim senin ortağın, yoksa Kobani'deki teröristler mi?"

İyi ama niye terörist olsun ki PKK ve PYD? Onlar tecavüzcü, katil, yurt hırsızları, yalancı ve kendi halkının kasalarını da soyan soyguncular değil ki...