
Dili, tarihi ve kültürü yok edilmiş bir coğrafyanın yüreğinde büyümek. Büyürken öğrenmek, öğrenirken özgürlüğe sevdalanmak, büyük bir sevdayla yeni bir yaşamın yolculuğuna koyulmak, özgürlüğün kokusunu almak... Özgürlük tutkusuyla çıktığın bu yolda, yaşama dair bütün anları özgürlüğe yoğurmak. Bu yolculuğun herhangi bir durağında bu acılı coğrafyanın parçası olan Suriye’de özgürlüğü haykırırken, yaşanan ve uğruna bir yaşam feda edilen bütün yaşanmışlıkların, açığa çıkan acıların filminde yoldaşlarınla aynı sahnelerde farklı zaman ve mekanlarda buluşmak.
Bahar, kışın bütün heybetine rağmen bağrından, parçalarcasına çıkıyordu. Gecede yaptığımız koyu sohbetin ardından sabahın neler getireceğini kestiremeden dalmıştık uykuya. Yeni bir güne merhaba demenin tebessümüyle özgürlüklere bir gün daha yaklaşıyor olmanın sevinciyle selamlamıştık sabahı. Saatler 11:00’i gösteriyordu. Kentin girişinde ne olduğunu anlamadan etrafım sarıldı. Bakışları içlerindeki acımasızlığı yansıtıyordu. Kaçmak kurtulmak, geçse de içimden yapacak bir şeyimin kalmadığını anlamıştım. Her şey için çok geçti artık. Kavurucu sıcaklığın, sinsi bakışların gölgesinde başlayan soru yağmurunun altında şaşkınlık içindeydim. Olup biteni anlamaya çalışırken, iriyarı cüsseleriyle üzerime çullanarak ellerimi kelepçeleyip arabaya aldılar. Bunları, bu manzaraları bir yerden hatırlıyordum. Bir zamanlar uğruna binlerce yaşam feda ettiğimiz acılı coğrafyanın orta yerinde Amed’te yaşananlardan hiç de farklı değildi. Her şey aynı şekilde tekrarlanıyordu adeta. Aktörler ayrı olsa da vahşet tıpa tıp aynıydı. Direnmekten korkmayanların bize bıraktıkları mirasın takipçisiyiz. Korkmak, yılmak, pes etmek bu mirasa sahip çıkmamak olacaktı. Yine de bu talihsizlik içimi acıtıyordu.
Her şey cehennem gibi
Suriye askerlerinin eşliğinde Hasekê’ye götürüldüm. Önceden haber verilmiş olmalı ki, kapıda beni karşılayanlar apar topar, ite kalka, döve döve, binanın en alt katına indirdiler. Kim olduğumu anlamışlardı. Kimliğim onları çıldırtmış, daha da hayvani duygulara büründürmüştü. Bu arada, bana vurulan darbelerin acısını bedenimin her parçasında hissediyordum. Onları bu hale getiren, bu denli hırçınlaştıran neydi? Kürt olmak, özgürlüğe sevdalı olmak onları da ürkütmüş olmalıydı. Bu durum, savrulan copların, demir çubukların, zincirlerin sayısını ve şiddetini artırıyor. Henüz ne olduğunu büyük bir acı ve sızı içerisinde anlamaya çalışıyordum. Aralıksız süren bu durum, her geçen an daha ağır bir biçimde kendini gösteriyordu.
Yüzüm gözüm kanlar içinde, ağrı ve sızılar bedenimin üzerinde büyük bir ağırlık oluyor, hareket etmekte zorluyordu. Hücreye atıldığımda henüz gözlerim açılmamıştı. Duyduğum tek şey kahkahalarıydı. İnsanlıktan nasibini almamış, insan olmaktan çıkmış bir canavar gibi pençelerini açmış büyük bir iştahla saldırıyorlardı. Acıma duygusu yok olmuş, karanlık içerisinde yükselen çığlıkları kahkahalarıyla bastırıyordular. Her şey cehennemi andırıyordu. Uzun bir aradan sonra gözlerim açıldığında daracık bir yere, zifiri bir karanlığın içine attılar. Kısa bir süre sadece karanlığın sesi duyuluyordu. Nefes almakta zorlanıyor, hareket edemiyor, her tarafım kanlar içinde öylesine yerde yatıyordum.
Suçum özgürlüğü savunmak!
Zaman kavramım altüst olmuş, günleri takip etmekte zorlanıyordum. Kapı açıldı. İri cüsseli, koca sakallı, esmer, çatık kaşlı kişi ile karşı karşıyaydım. Aniden attığı kafanın etkisiyle yere yığıldım. Bedenimi hırpalayarak ayağa kaldırdı. Arapça bilmiyordum. Ne ben onları, ne de onlar beni anlıyordu. Getirdikleri polis, Kürtçe biliyordu. Bunu fırsat bilip, suçumun ne olduğun sordum? Özgürlük istiyorsun, yetmiyor mu? Suçum, özgürlük istemekmiş. Özgürlüğün savunuculuğunu yapmakmış. Suçumu sormam onları bir hayli azdırmıştı. Henüz yeni ayılmıştım ki yeni darbelerin etkisiyle yere yığılmışım. Az sonra üzerime döktükleri suyun etkisiyle vücudum tir tir titriyordu. Ayıldığımı fark ettiklerinde yedi sekiz polis tekrardan üzerime saldırdılar. Kıyafetlerim param parça olmuştu. Parça parça olan kıyafetimden arta kalanı da üzerimden çıkarıp beni çırılçıplak bıraktılar. Ayaklarımı kopacak sertlikte falaka ağacına bağladılar, gözlerimi kapatıp ellerimi arkadan kelepçelediler. Ayaklarımı bir metre kadar yükseltmiş yüzüm yere bakar şekilde uzatmışlardı. Hortumla falakaya başladılar. Kürtçe bir ses, “Bunlar daha sadece hoş geldin niyetinedir” diyordu. “Hadi arkadaşların gelip seni kurtarsın” gibi kin kusan cümleler eşliğinde var gücüyle bir sağ bir sol ayak tabanlarıma vuruyorlardı. Az sonra bu biçimiyle bırakıp gittiler. Vücudumu hissedemez olmuştum. Soğuk betonun üzerinde öylece kala kalmıştım. Bu durum uzun bir süre devam etti. Ara ara gelip üzerime su döküp gidiyorlardı.
Hasekê’de yapılan işkence Amed zindanlarındaki işkence gibi
Bütün bu yaşananlar, Hasekê Emniyeti’nin işkencehane olarak dizayn edildiğini açıkça ortaya koymaya yetiyordu. Bütün bir geceyi elim kolum bağlı olarak geçirdim. Ertesi gün sorguya kaldıkları yerden devam ettiler. Israrla Suriye’de bulunmamın nedenini soruyorlardı. “Bize anlatırsan seni bırakırız, yoksa seni bu biçimde öldürürüz” diyorlardı. Beni konuşturup, teslim almak içindi bütün bunlar. Susup cevap vermeyince tekrardan gözlerimi kapatıp, ellerimi arkadan bağladılar. İte kalka beni başka bir odaya götürdüler. Kaba dayak seanslarından sonra vücuduma elektrik vermeye başladılar. Çığlıklarım kahkahalarına karışıp kayboluyordu. Bir tanesi hızını alamamış elinde tuttuğu değnekle ucuna bağlanmış metal parçayla seri bir şekilde vücuduma dokundurup çekiyordu. Bunu yapanın Kürtçe konuşması içimi daha çok acıtıyordu. Bir insanı bu denli özünden insanlığından koparan neydi? Gözlerim yaşlarla dolmuştu. Bütün bunların etkisiyle vücudumda morarmadık yer kalmamıştı. Tarihte yaşananlar zaman ve mekan değiştirmişti 12 Eylül’ün Amed’i, Hasekê’de canlanıyordu. Yaptıklarıyla içlerini boşaltmış, öfkelerini kusmuşlardı. Konuşmamaya devam edersen başka yöntemler kullanacaklarını söyleyip gittiler. Bunlardan başka ne kalmıştı ki, ölüm dışında. Ölmek belki en anlamlısıydı, en kolayıydı, bütün bunlardan kurtulmak için özlenen bir andı. Bunu büyük bir mutlulukla karşılamaya hazırdım. Zaman böylece akıp gidiyordu. Bir daha geldiklerinde hiçbir şey sormadan kollarımdan duvar asıp kapıyı kilitlediler. Hasekê’de 8 günümü böyle ardı ardına uygulanan işkence yöntemleri altında geçirdim. Dokuz ve onuncu günlerim ise, kaba dayak, elektrik, falaka yerine elim kelepçeli, gözüm kapalı, günde bir öğün yemekle geçti.
On gün içinde yaşadığım şeyler, daha güçlü olmam gerektiğini öğretmişti bana. Kamuoyunda birçoğunun yok böyle bir şey dedikleri işkenceyi canlı canlı yaşamış, dahası hepsi bedenimde belgelenmiş durumdaydı. Böylesine zorlu psikolojik baskı altında düşünce yetisi azalıyor ve insanın kendisini koruması zorlaşıyorsa da, aldığımız ahlak, sonuna dek direnmemizi gerektiriyordu. Özgürlük sevdası, böylesi ortamlarda insana güç veren tek kaynak oluyor.
Türkiye’de bölücülük, Suriye’de birleştiricilik suç!
Onbirinci günün sabahında ellerinde birkaç tutanakla içeri girdiler. Hiçbir şey sormadan küfürler eşliğinde elimi tutup başparmağımla bütün tutanaklara tek tek bastılar. Kağıtları alıp gittikten biraz sonra geri geldiler. Ayaklarımı kelepçelediler. Boynuma taktıkları halkanın zinciriyle elimi ve ayaklarımı tekrardan bağladılar. Ölümün nefesini ensemde hissediyorum. Götürüp bir arabaya koydular. Her an öldürebileceklerini düşünüyordum. Araç hareket etmeye başladı. Arapça konuşuyorlardı. Uzun bir yolculuğun ardından (kendi aralarındaki konuşmalarından anlamıştım) Şam’a vardık. Araçtan indirip elimi ayağımı çözdüler. Bu iyiye işaretti; ancak böyle olmadığını sonra anlayacaktım. Hasekê’den farklı olmayan hatta bitli, leş gibi kokan küçük daracık bir hücreye attılar. Biraz rahatlamış bundan sonra yaşanacakları karşılamak için soluklanıyordum adeta. Az da olsa elimi oynatabiliyordum. Bu durum, fazla sürmedi ve beni hemen çağırdılar. Soru yağmuru tekrardan başlamıştı. Cesaretimi toplayıp “suçum nedir” diye sordum. “Suriye ile bir başka ülkenin topraklarını birleştirmek” gibi şey söylediklerinde gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir ülkede bölücülükle suçlanırken, burada birleştirici olduğum söyleniyordu. Sorgu sonrasında artık mahkemeye çıkarılacağımı düşünüyordum ki, fena halde yanılmışım. Buradaki işkenceciler, Hasekê’dekileri bile aratıyordu.
‘Dişe diş kana kan, seninleyiz ey Beşar’(!)
Şam’daki Feyha Cezaevi’nde işkence için özel hazırlanmış, özel bölümlerde iki ay boyunca sabah, akşam iki uzun seansla kaba dayak, elektrik, falaka, ayakta durdurma, soğukta bırakma gibi yöntemlerle kendini tekrarladı. Burası yer altında bir yerdi. Bir metrekarelik bir alanda kapkaranlık, bitlerin cirit attığı, bu yerde elimi göremeyecek kadar zifiri bir karanlık vardı. Yirmi gün burada bırakıldım. Bu vahşet sadece benimle sınırlı değildi. Yirmiden fazla hücre vardı ve bütün bu hücreler doluydu. Bu vahşetten herkes bir şekilde nasibini alıyordu. İşkenceciler 24 saat aralıksız ayaktaydılar. Bağırma ve çığlık sesleri hiç eksilmiyordu. Gelenin gidenin hesabı yoktu. Özellikle Dera’daki başkaldırıya katılan göstericilerdi bunlar. Günün belli saatlerinde hücrede bulunan bütün tutuklulara “Dişe diş kana kan, seninleyiz ey Beşar”, “Her şeyimiz Suriye, Allah ve Beşar” vb. sloganlar attırıyorlardı. Bütün bu vahşetin karşısında direnme gücü çok azdı. İtiraf etmek isteyenlerin, “Seninleyiz ey Beşar” sloganı atması yetiyordu.
Olup biteni demir hücre kapısının üst kısmında misket büyüklüğündeki delikten bakınca anlıyordum. Bu delikten baktığımı fark edince, bir gün boyunca çırılçıplak yüzüm duvara dönük ayakta durdurdular. Soğuktan vücudum ürperiyordu. Bu anları iliklerime kadar hissediyordum. Suriye’nin Şam’ında, Hasekê’sinde, Feyha’sında yaşanıyordu bütün bunlar. İnsan için yapılan tek şey işkence ve vahşetti bunun dışında bulabileceğin hiçbir insanlık belirtisi yoktu. Her şey Beşar Esad’ın varlığını korumak içindi.
Susma tutumumda ısrar ediyordum. Bu durum işkencelerin artmasına neden oluyordu. Ayaklarım şişmiş, artık yürüyemez haldeydim. Buna rağmen beni hücreden koridora çıkarıp boynuma araba lastiği takıp iki yanından ip bağlayarak, bir bu uca, bir diğer uca yürütülüyordum. Düşmemek için bir hayli uğraşsam da bu çok imkansızdı. Yerde sürüklenmekten kurtulamıyordum. Hücreden bakmanın cezası bununla da sınırlı değildi. Tuvalete çıkarmama, hücrede elleri kelepçeli durdurma, günde bir öğün olan yemeği kesme, hücrede çırılçıplak durdurma gibi türlü türlü yöntemler beni bekliyordu. Zayıf düşürerek insanları bir şeyler söylemek zorunda bırakmak istiyorlardı. Onlara göre oraya gelen herkes bir şeyler bilmek zorunda ve bildiklerini anlatmak zorundaydı.
‘Seni Dera’ya götürüp, “çatışmada öldü” deriz’
Uzun bir zamanın geçtiğinin farkındaydım. Yemek saatleri üzerinden yaptığım hesaplamalara göre, Şam’daki günlerim 45’i bulmuştu. Sonunda, bir gün merdivenlerden çıkıyordum. Bayağı tırmanmıştık gözlerimi açtılar. Karşımdakini bir an Beşar Esad sandım. Tıpa tıp benziyordu. Muhtemelen aile fertlerinden biriydi. “Neden konuşmadığımı, onlardan korkup korkmadığımı” soruyordu. Onlardan korkmadığımı, söylediğimde çılgına döndü. “Sana bir gece süre veriyoruz. Kendin kapıyı çalıp, konuşmak istediğini söylersin. Yoksa seni alıp götürüp öldürürüz. Dera’ya atar güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada öldü deriz” dedi. “Siz ve vicdanız bilir; benim açımdan bir sorun yok. İsterseniz yaparsınız. Size söyleyecek bir şeyim yok” diye cevap verdim. Her ne kadar böyle cevap veriyor olsam da, kimi zaman ölümü kendim istemiş olsam da, bu ihtimalin yüksek olduğu bir coğrafyada olmam, belli etmesem de ürkütücüydü. Bu duygularla hücreye götürüldüm. Kısa bir sürenin ardından hücremin kapısı açıldı. Kafama çuval geçirip, ellerimi arkadan kelepçelediler, boğazımı sıkıyorlardı. O halde birkaç dakika ortada dolandırdıktan sonra. beni bir çukurun içine attılar. Tercüman, “Bak seni öldürürler, sana yardımcı olmak istiyorum, konuşursan seni bırakırlar” deyince, söyleyecek bir şeyim olmadığını yineledim. “O zaman son sözünü söyle” deyince, “Allah belanızı versin!” diye patladım. O anda mekanizmayı çektiler. Yine tercüman bir şeyler söylemem için telkinde bulunuyordu. Artık cevap vermiyordum. Ne olacaksa olsun deyip, kendimi güçlü kılmaya çalışıyordum. Tetiğe bastıklarında silah boştu. Derin bir nefes aldım. Bütün bunların hepsi bir oyunmuş. Oysa öldüreceklerini düşünüyordum. Davranışları bunu yapabilecek kadar zalimceydi.
87 günlük işkenceden sonra...
Bu son yöntemleriydi. Söyleyecek bir şeyim olmadığını anlamışlardı. Hücreye geldiklerinde ellerinde birkaç kağıt vardı. Hiçbir diyaloga girmeden elimi tutup ne olduğunu bilmediğim kağıtlara baş parmağımı bastılar. Bu durum, yeni bir dönemin başlangıcıydı. Hasekê’den ayrılmadan önce aynı işlemler ayrı yöntemlerle yapılmıştı. Bu durum, duygularımı değiştirmiş daha rahat olmamı sağlamıştı. Hasekê ve Şam’daki toplam 55 günlük süre içerisinde bütün yaşananları bir an olsun unutturabilmişti. Ancak Suriye’de tüm gözaltılar istenildiği kadar uzatılabiliniyor. Elli beş günü takip eden günlerde tutumları değişti ve düzenli olarak yemek vermeye başladılar. Daha sonra da bulunduğum hücreden çıkarıp, birkaç kişinin kaldığı odaya attılar. Böylece üzerimdeki yorgunluk hafiflemiş, vücudumdaki morartılar büyük ölçüde kaybolmaya başlamıştı. Her şey tersine dönmüştü. Yemek yemeyi kabul etmiyor, neden halen tutulduğumu sorguluyor ve –şaşırtıcı bir şekilde- benimle iyimser bir diyalog kuruluyordu. Bu durum 87. gününe kadar devam etti.
Sabah kapı açılıp ben çağrıldım. Artık yürümekte zorlanmıyordum, gözlerimi bağlayıp, ellerimi arkadan kelepçeleyip bir aracın içine koyduklarını fark ettim. Dahası aracın koltuğuna da bağladılar. Yaklaşık 4 saat sonra beni Türkiye güvenlik güçlerine teslim ettiler. Bu süre içinde saç-sakal birbirine karışmış vücudum kir yığını haline gelmişti. Kokuyordum. Kendimi tanımaz haldeydim. Coğrafyamın bağrından ayrılıp tekrar coğrafyamın bağrına döndüğümde, bu yolculuğun Suriye durağında, işkence hanelerinde mola verdiğim özgürlük yürüyüşümde, yaşadıklarımı sizlerle paylaşmayı zorunluluk olarak gördüm. Buradaki dostların arasında, özgürlük yürüyüşümüz daha da güçlü devam edecek…
FIRAT CAN / Hatay E Tipi Cezaevi