Bazı insanlar şöyle yazıyorlar; “eğer AKP ilk yıllarında olduğu gibi demokratik reform yolundan yürüseydi, ‘Arap Baharı’ yaşayan ülkelere ‘örnek’ olabilirdi. Ama şimdi inandırıcı olmuyor.”
Kim için “inandırıcı olmuyor”? Belli ki, “Arap Baharı” yaşayan ülkelerde mevcut rejimleri deviren “hareketler” için “inandırıcı olmuyor.”
Doğru değil bu… Sanırsınız ki, “Arap Baharı”nda iktidarı ele geçiren ve geçirmek isteyenler, kendilerine “demokratik” bir örnek arıyor ve bulamıyor. AKP’nin “anti demokratik” uygulamaları yüzünden Türkiye de bu “demokratlar” için bir “örnek” olamıyor.
“Arap Baharı”nda iktidara gelenler ve gelmek isteyenler “demokrat” mı? Mısır’dakiler? Libya’dakiler? Suriye’dekiler?
Bunlar boş ve anlamsız iddialardır.
Türkiye’nin Araplar için “demokratik” bir örnek olması söz konusu değil.
Burada “örnek” olma oyunu oynanmıyor. Türk bölgesel emperyalizmi, bölgede hegemonya için fırsat kolluyor. Onun “anti demokratik” uygulamaları, bu “Bahar”da ortaya çıkan güçler için gelecekte en güzel “örnek” olacak. Onlar da AKP gibi kendilerine muhalefet edecek güçleri AKP’nin yöntemiyle bastırmaya çalışacak.
Daha şimdiden AKP bu haliyle “örnek” oldu bile.
İstanbul’da toplanan “Suriye’nin Dostları”, tıpkı AKP gibi Güney Batı Kürdistan halkının haklarını inkar etti. Beşşar Esad karşıtı güçler iktidarı ele geçirirse, ikinci aşamaya da geçecek; tıpkı AKP gibi Kürt direnişini “imha” etmek için her şeyi yapacak.
AKP “Arap Baharına” da, Beşşar Esad’a da “reform yaparak” değil, “reform yapar gibi yaparak” uyguladığı baskıcı rejimiyle mükemmel bir şekilde “örnek” oluyor.
Düşünün. AKP bir an için Kürt sorununu çözse… Kuzey Kürdistan “özerkleşse”… Bu durumda AKP Suriye’deki Kürtlerin de “özerkleşmesine” itiraz edebilir miydi? Edemeyince ne olurdu? Suriye ile Türkiye arasına “barışçı bir yumuşak yastık” girmiş olurdu ve sınırlar değişmeden ortaya çıkan bu “Kuzey, Güney Batı yastığı” iki ülke arasında barışçı bir işlev görürdü.
AKP böyle bir sonucun çıkması için değil, çıkmaması için çalışmakta. Çünkü o, Kürtleri, bölgede kendi bölgesel emperyalist çıkarları için en büyük engel olarak görüyor. Bölgenin kalbinde, yani Doğu Kürdistan’da, Kuzey, Güney ve Güney Batı Kürdistan’da, yani İran, Türkiye, Irak, Suriye sınırlarının tam merkezinde, bu sınırlar değişmeden meydana gelecek olan bir “özerk Kürdistanlar birliği” bölge devletleri arasındaki emperyalist rekabetin savaşa dönüşmesini önleyecek biricik etken olurdu.
O nedenle birbirleriyle petrol ve pazarlarda hegemonya için ölümüne rekabete giren ve bu rekabeti bölgesel bir savaşla sonuçlandırmak için silahlanan ve giderek nükleer silah edinme yoluna koyulan bölge devletleri, birbirlerine ne kadar düşmanlarsa, hepsi birden Kürt halkının “statü” kazanmasına da o kadar düşmandırlar. O nedenle hepsi hem birbirleriyle savaşıyor, hem de bölgenin “kalbine” saldırıyorlar.
Ama bilinmeli ki, bölgenin “kalbi” durursa, meydan amansız bir etnik ve mezhep savaşlarının ve büyük devletlerin gözü dönmüş “paylaşmalarının” altında kalacaklar.
Bölgenin Kürt kalbine saplanan hançer, tüm bölgeyi öldürecektir…
Türkiye’nin Suriye ve İran siyaseti “Kürt sorunundaki” iç siyasetinin, başka araçlarla, yani silahla devamından başka bir şey değil. Bölgesel emperyalizmin Kuzey Kürdistan’da izlediği siyasetin uzantısı… Kürt sorununda “çözümsüzlük” siyasetinin başka araçlarla devamı demek, bölgesel savaş demektir.
İzlenen bu siyaset içerde çatlaklara da neden oluyor.
Görünen o ki, cemaat ve onun medyası, bu arada nevi şahsına münhasır Cengiz Çandar ile kimi “cemaat dışı“Hükümet yanlısı yazarlar arasında görüş ayrılıkları var. Öyle ki bu Cemaatçi medyaya kadar yansımakta, örneğin Ali Bulaç İran’a ve Suriye’ye karşı sert yazılar yazan ve “silahlı müdahale ve tampon” çağrıları yapan Ekrem Dumanlı’dan farklı olarak, hükümetin bu konudaki politikasını eleştiriyor. Aynı zamanda “cemaat dışı” görünümlü yazarlar, örneğin Fehmi Koru da Türkiye’nin Suriye konusunda “yalnızlaştığı” kaygısını taşımakta.
Bu durumda Türkiye solunun, demokratlarının ve barış yanlılarının Suriye ve İran’la ilgili tutumu ne olmalı?
Geçmişte “emperyalizmle sosyalizm” çelişkisinden, ya da “üçüncü dünya ile süper devletler arasındaki çelişkiden” hareket eden solun elinde bugün böyle “küresel” bir kerteriz yok. Ama “bölgesel” bir kerteriz var.
Kürt halkının öncülüğünde gelişen “bölgesel devrimci sürecin” genel çıkarları…
Tek tek ülkelerdeki halkların çıkarları, onların içinde oldukları bölgede yaşanan “devrimci sürecin” çıkarlarıyla uyumlaştırılmalı.
Bu demektir ki, şu anda Suriye’de kim “Kürt sorununda çözüm” adımı atarsa, biliniz ki, bu güç gelecekte tersini yapacak olsa bile, desteklenecek güç de odur.
Çünkü ne -Türkiye de içinde- “Suriye’nin dostları”, ne “Annan Planı“, ne “Rusya ve Çin’in çizgisi”, ne “Esad rejimi” ve ne de bunların birbirleriyle çelişkisi, Kürt sorununda çözüm çizgisi dışında hiçbir desteklenecek özelliğe sahip değil. Bunların arasında hangi güç Kürt sorununda çözüm yanlısı adım atarsa, bölgede devrimci sürecin çıkarları, onu desteklemeyi gerektirir.
Çağdaş “bölgesel” kerteriz bu…
Suriye’de kimi desteklemeli? El cevap: Kürdü destekleyin...