Kuzey Kürdistan’da 1980’li yıllarda en çok konuşulan konuların başında, Suriye’de konumlanmış İslami hareketler olmuştur. Kürdistanlı İslamcı gençler arasında o yıllarda, Mustafa Sibai ve Said Hava’nın kitapları elden ele dolaşmaktaydı. Yine aynı yıllarda, Kürdistanlı İslamcı gençlerin  üzerinde en çok tartıştıkları konu Hama’da yaşanan katliam ve İran İslam Cumhuriyeti’nin katliam karşısında aldığı makyavelist ve paragmatist tutumuydu. İran İslam Cumhuriyeti’nin bu yaklaşımı, Kürt gençleri arasında hararetli tartışmalara yol açacaktı. Bu eksen çerçevesinde Kürt/Kürdistan davasını çok yakından ilgilendiren bu coğrafyanın siyasal İslam ajandasını ana hatlarıyla saptamaya gayret edeceğim.
İhvan Hareketi’nin Suriye’de ilk yuvalanma tarihi 1930’lu yıllara dayanır. 1944 yılında Suriye İhvan Hareketi’nin başına Mustafa Sibai getirilir. İhvan Hareketi, ilk mücadelesini Fransız sömürgeciliğine ve Nusayri rejimine karşı verir. Daha sonra hareket, ilk olarak 1949 yılında seçimlere katılır; ancak seçimlerde başarılı bir performans gösteremeyecekti. Son olarak 1961 ile 1975 yıllarında yapılan seçimlere katılır. Burada da hiç bir başarı göstermeyerek legal alandan illegal alana çekilmek zorunda kalır.
Suriye rejimi, Mustafa Sibai’nin İhvan ve Hasan El Benna’nın gözünde çok önemli bir kişi olduğunu fark eder etmez, çareyi  sürgüne göndermekte bulur. Her ne kadar Suriye rejimi 1952 yılında Mustafa Sibai’yi sürgüne gönderse de 1958 yılında Mısır-Suriye’nin birleşmesinde katalizör rolünü görecekti. Mustafa Sibai 1964’de vefat edince İhvan Hareketin başına İsa El-Atar getirilir. Bu dönemlerde Suriye İhvan Hareketi, Mısır’dan sonra en güçlü örgütlü yapıya kavuşacaktı. İsa El- Atar, tıpkı Mustafa Sibai gibi Suriye Baas rejimine karşı muhalefet etmekten geri adım atmayınca 1960 yılında Almanya’ya sürgün edilir.

İhvan Hareketi ve Hama katliamı

İhvan Hareketi, ilk olarak Suriye Baas rejimiyle 1964 Yılında karşı karşıya gelir. Suriye Baas rejimi, İhvan cemaatine yönelik baskı ve tutuklama operasyonlarını yoğunlaştırınca, hareketin liderleri arasında Baas rejimine karşı mücadelede yöntem sorunu ihtilaf konusu olunca, hareket kendi içinde üç parçaya bölünecekti.
Bunlardan Hama grubunu temsil eden Mervan Hadid silahlı mücadele yöntemini benimseyerek Filistin’in El Fetih’in kamplarında silahlı eğitim görür. Mervan Hadid, bu süre içinde Esad rejimine yönelik çok sayıda silahlı eylem gerçekleştirecekti.  En son olarak 1976 yılında bir çatışmada yaralı olarak ele geçirilen Mervan Hadid işkence sonucu hayatını kaybeder. Mervan Hadid’den sonra hareketin liderliğini üstlenen kişi Said Hava olacaktı. Said Hava, Van’dan Hama’ya göç eden Kürdistanlı bir ailenin çocuğudur. Said Hava, Kürt kimliğini gizli tutarak Arap asabiyesi ve umranıyla övünecekti. Kısacası Said Hava, hayatını Hasan El Benna’nın problemli İslamına ve bedevi Arap milliyetciliğine vakf edecekti.
Suriye Baas rejimi ile Said Hava’nın lideri olduğu İhvan Hareketi arasında 1979’da Halep topçu birliğinde çok sayıda subayın öldürülmesiyle başlayan çatışmalar, 1982’de Hama katliamıyla son bulmuştur. O dönemlerde Suriye İhvan Hareketi, Mısır’dan sonra İslam dünyasında en güçlü örgütlü yapıya sahip olduğu halde Kürdistan’ın Halep, Qamişlo, Efrin ve diğer Kürt yerleşim birimlerinde hiç bir etkinlik gösterememiştir. İhvanı Müslim hareketi tüm olanaklarını seferber etmesine rağmen Suriye Kürdistan’ına zehirli ve kriminal İslami anlayışını ihraç edemeyecekti. Ancak Kuzey Kürdistan’ında durum tam tersiydi. İhvanı Müslim, Kürdistan’ın kuzeyinde hiç bir çaba ve hiç bir organik bağlantı sağlamadan, Hasan El Benna ve Mustafa Sibai’nin sesini duyuracaktı. Kuzey Kürdistan’a İhvancıların bu problemli İslamını ihraç edenler hiç şüphesiz Türk İslamcıları olacaktı. 


İhvancı İslam ve Xoybûn- Hawar
İslami hareketleri yakından tanıyan ve bilen biri olarak, Kürt Hizbullahı kadar hiç bir İslami hareket, İhvan ve liderlerine değer vermemiştir. Kürt Hizbullah’ın inanç ikliminde dolaşan her hangi bir gözlemci, özgün ve özgür Kur’an kültüründen hiç bir esere rastlama şansına sahip olmazken; İhvan, El Kaide ve Taliban İslam biçimlerine çok sık rastlama imkanını bulabilir.
Kürt Hizbullah’ı zehirli bu anlayışın ve bu tip İslamcılığın farmakolojik ve patagolojik etkisinde kalmış olacak ki, Kürt ve Kürdistan davasıyla ilgilenen her Kürdistanlı bireye kâfir ve Münafik demekten imtina etmeyecekti. “Türkiye Kürdistan’ında” sergiledikleri bu cahili alışkanlıklarını Suriye Kürdistanı’ndaki Kürt hareketleri üzerinde sürdürmeye devam edecekti.
Kürt Hizbullah’ı, Suriye Kürdistanı’nda İhvancı İslamcılığın yerleşmeme sebebini Xoybûn hareketi ve Xoybûn’un yayın organı Hawar dergisini adres gösterecekti. Hizbulah liderlerine göre Suriye Kürdistanı’nda Xoybûn ve Hawar, İslam düşmanlığını yaparak Kürt halkına seküler ve ulusalcı düşünceleri aşılamıştı. Bundan dolayı Suriye Kürdistanı’na İhvan İslamcılığın yerleşmediğini iddia edecekti.
Xoybûn ve Hawar kadrosunun İslami kimlikleri ayrı bir çalışma konusu olduğu için ancak şu kadarını söylemekle yetineceğiz:  Hakikatte, Xoybûn ve Hawar kadrosunun hiç bir neferi ne kâfirdi ne de İslam düşmanıydı... Oysa ki, hiç bir Türk İslamcısı, Türk şairi Mehmet Akif Ersoy’a ve hiç bir Mısırlı İhvancı da Mısır milli marşını yazan şair Sayyıd’a kafir demezler. Ama Kürt Hizbullah’ı, Kürt şairi Cegerxwîn’a kâfir demekten imtina etmeyecekti! Oysa ki Xoybûn ve Hawar kadrosu asla özgün ve özgür İslam düşmanlığını yapmamıştır. Ayrıca Kürt Hizbullah’ın lider kadrosuyla kıyas edilmeyecek kadar da Müslüman ve yurtseverdiler.
Oysa ki Suriye Kürdistanı’nda İhvan ve diğer İslamcı biçimlerin yuvalanmasına müsade etmeyen, Kürt tarikat ve tasavvuf hareketleridir. Bu tasavvuf ve tarikat hareketleri İhvan İslamını hiç bir zaman meşru görmeyecektiler. Suriye Kürdistanı’ndaki bu tasavvuf ve tarikat hareketlerin en  önemlileri şunlardır: Şeyh Êhmed Xeznevi hareketi, Şeyh İbrahim Hakkı hareketi ve Şeyh Muhammed Keftaro hareketidir. Bundan dolayı İhvani Müslim hareketi ve dostları Kürdistan’ın bu güzide tasavvuf alimlerini ötekisi olarak görecektiler.

İhvan, El Kaide ve Türk İslamcılar...

Suriye’de bugün Esad rejimi ile İhvancı güçler arasında yaşanan vahşet manzarasının arka planında bu acı hatıraların olduğunu bilmemiz gerekir. Bu zaviyeden hareketle, Kürt ve Kürdistan mücadelesinin yürütüldüğü bu fay hattı 19 Temmuz 2012’de artçı sarsıntılar geçirecekti. Kürt halkı, Batı Kürdistan’ın denetimini Araplar’ın elinden alınca, İhvan, El Kaide ve Türk İslamcıları ırkperestlik ve ölümseverlik nevrozlarına yakalanacaktılar! İhvan Hareketi ve siyasal Türk İslamcıları, Kürt halkının kendini yönetme talebini haram ve fitne olarak görürken, kendileri ve diğer Müslüman milletler için devletleşmeyi İslam’ın bir emri olarak görecektiler. Oysaki bu İslam Hz. Muhammed’in İslam’ı değildi! Mustazaf Kürt halkına karşı timsahlaşan bu İslam, ancak Kabül Ahbar’ın İslamı, haricilerin İslamı, Sıffın İslamı, Cemel İslami, ve Sad Bin Ömer’in İslamı olabilirdi! İşte bu İslam, Kürt ve Kürdistan davası Suriye Kürdistanı’nda siyasal egemenliğini inşa etmesin diye, Türk devleti ve Türk İslamcıları Suriye İhvan Hareketini İstanbul’un en şatafatlı otelinde ağırlayacaktı. İstanbul’da bir araya gelen bu iki problemli İslam, 15 Eylül 2011’de SUK örgütünü kuracak ve buradan dünyaya ilan edecekti.
Türk İslamcıları kendi Tağuti (tabi olduğu) devletlerine karşı silahlı örgütlenmeyi gerçekleştirmezken, İhvancıları kendi tağutlarına karşı silahlandıracaktı. Kendi tağutuna bir fiske bile vurmayan Türk İslamcıları, özelde Kürt İslamcılarını genelde Tüm İslami hareketleri bu alçak tuzağa düşürecektiler.
Türk devletinin ve Türk İslamcıların bu çirkin politikalarını gören Amerika ve Avrupa emperyalizmi SUK örgütlenmesini meşru görmeyecekti. Çünkü sömürgeciliğin koordinatları Washinton, Brüksel, Paris, Londra, Berlin ve Amsterdam’dan veriliyordu. Suriye İhvanı, yanlış yerden vize almıştı. Çünkü İstanbul vizesi sahte çıkmıştı. Dolayısıyla yeni vize işlemleri için Beyaz Saray’dan randevu alması lazımdı. Beyaz Saray’ın siyah maskesi, Suriye İhvanına Katar vizesini verecekti. 


Post-modern paradigma ve siyasal İslam
Müslüman halklar açlık, sefalet ve cehalet cehennemine sürüklenirken, Katar’da kişi başına düşen gelir, 94 bin Dolarla dünyanın en pahallı ‘cenneti’ni yaşayacaktı. Bu dijital cennet’te bir araya gelen Washinton, Brüksel, Londra, Paris, Berlin ve Amsterdam timsahları, Suriye’de ceylan avlamanın planını belirleyecektiler. Suriye için belirlenen bu planın adı: “Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçler Ulusal Konseyi” olacaktı. Bu konseyin başına 12 Kasım 2012’de ihvancı İslam’ın liberal kanadını temsil eden Muaz Bin Hatip getirilecekti. Kürt ve Kürdistan davasına hariciler gibi bakanlar, anahatlarıyla belirtiğimiz bu tabloya bakarak, işledikleri günahların muhakemesini ve mürakebesini görebilirler. O vakit kimin İslam’dan uzaklaştığı görülecektir.
Sonuç olarak: Post-modern paradigma ve siyasal İslam,  insanlık ailesini tüm zamanların en muazzam felaketine sürükluyor. Bu felaket dalgası karşısında en zayıf ve hazırlıksız duran millet, Kürt milletidir. Bundan dolayı Kürt milleti kendisini bu iki tehlikeli felaketten koruması ve savunması için statü kazanmayı (gerekirse devletleşmeyi) zorunlu görmelidir. Bundan dolayı bugüne kadar Kürt ve Kürdistan davasının mücadelesi sonucunda elde edilen kazanımların buharlaşıp heba olmaması için “dost ve düşman diyalektiği” eksen alınarak, Kürdistan’ın tüm dinamikleri, sesleri, renkleri ve refleksleri güçlerini Kürdistan’ın devletleşmesi için birleştirmelidirler.
Kürt liderleri ve siyasetçileri, Kürt halkının bu muazzam emeğini kendi bencil çıkarları için işgalciler karşısında zayıf konuma düşürmemelidirler. Şayet böyle bir zillet içine girerlerse ne Tanrı ne insanlık ailesi ve ne de Kürt halkı, asla bu zillet iklimini kabul etmeyecektir. Çünkü Kürt ve Kürdistan davası ergenlik çağına gelmiştir. Kürt halkı da bu ergenlik çağını evriltmeye hazırdır. Eğer bu imkan ve inisiyatif doğru kullanılırsa Kürdistan’i Arafat gerçekleşecektir.


KADİR AMAÇ




SİZ NE ÖNERİYORSUNUZ ?


Ortadoğu’da tüm çıkar ve hegemonyaya dayalı dengeleri bozan, çürümüş politikaları deşifre eden, işbirlikçi-ajan rejimleri işlemez kılan, kirli plan ve projeleri boşa çıkartan en etkili güç kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketidir. Bölgedeki etkinliği her geçen gün artan Kürt Özgürlük Hareketi içinden geçtiğimiz bu tarihsel süreçte bir kez daha başta Kürdistan olmak üzere, Türkiye ve bölgede iradesini ortaya koymuş ve olacaksa bölgede bir barışın, bunun ancak Kürt Özgürlük Hareketinin mücadele yaklaşımıyla gerçekleştirilebileceğini göstermiştir.
Bu anlamda Suriye de çatışmalar giderek şiddetlenmektedir. Güney Kürdistan’da bir Kürt-Arap savaşı kapıdadır. İsrail-Filistin çatışması yine alevlenmiştir, Şii-Sünni ekseni arasında çatışma olasılığı oldukça yüksektir, Türk devletiyle Kürt halkı arasındaki savaş daha şiddetli ve yaygın bir hal almaktadır. Tüm bunlar ve daha sayabileceğimiz birçok nedenden ötürü mevcut devletçi modellerle ve yaklaşımlarla Ortadoğu kaosunun dinmeyeceği görülmektedir. Bu savaşlar çok kültürlü, çok dinli, çok etnisiteli bölge gerçeğine dayatılan milliyetçiliğin ve ulus devletçiliğin ürünüdür. Birçoğunun senaryosu Küresel hegemon güçlerce yazılmıştır.
Ortadoğu coğrafyasında gelişen tüm savaşların yaratıcısı kuşkusuz bu güçlerdir. Halkları birbirine kırdırarak, savaşlar yaratarak daha fazla kar ve hegemonya geliştirme temel gayeleridir. Bunlardan çözüm beklemek abestir. Tabi insani bir yaklaşım temelinde “bu savaşlara izin vermeyelim” “bölge halkları kardeştir”, “binlerce yıllık beraberliği sürdürelim” demek de yetmez. Milliyetçiliğe ve ulus devletçiliğe başkaldıran halkları “Niye direniyorlar, niye savaşıyorlar” diye suçlamakta bir anlam ifade etmez. Mevcut durumun sürdürülemezliği her şeyiyle açığa çıkmışken bu durumu meşrulaştıracak, yaşamasına hizmet edecek söylemler, değerlendirmeler, tespitler kanamalı durumu uzatmaktan başka bir işe yaramaz. Ne öneriyorsunuz bu önemlidir. Tüm bu iyi niyetlerin hangi siyasi model, hangi ideolojik perspektif temelinde gerçekleşebileceğine odaklanmak gerekir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bu konuda bir model sunmaktadır. Ulus devletçilikten bağımsız, hatta devletçiliğin her türünü dışlayan, halkın yönetime doğrudan katılımını öngören, çoğulcu, demokratik, kadına yaşamın her alanında yer veren cins özgürlükçü ve ekolojiye duyarlı bir model önermektedir. Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının “Demokratik Özerklik” olarak tanımladığı ve devletin tüm saldırılarına rağmen sahiplendiği siyasal sistem budur. Suriye’de Kürtlerin hayata geçirmekte olduğu sistem budur. Bu çabalar her ne kadar Türk devleti ve ortaklarınca “Kürt devletleşmesi” olarak tanımlansa ve milliyetçi korkulara hitap edilse de her geçen gün bölgesel hatta küresel iddiası olan demokratik bir yönetim modeli olduğu anlaşılmaktadır. Ulus devletleri yıkmayı değil, demokratikleştirmeyi esas alan bu model, sadece Suriye ve Türkiye için değil, çok kültürlü, çok etnisiteli, çok dinli bölge gerçeği için de çatışmaları sona erdirecek, barış ve huzuru sağlayacak, anti demokratizmi, bürokratizmi, milliyetçiliği, erkek egemenlikli ve doğa karşıtı siyasal ve sosyal kültürü değiştirebilecek en makul modeldir. Asgari bir uygulanmasıyla bile büyük bir demokratik değişime yol açtığı Kürt halkında gözlenmektedir.
Küresel hegemon güçlerin ve bölgedeki işbirlikçi ajan rejimlerin mevcut durumu aştırabilecek, savaş ve çatışmaları sona erdirebilecek herhangi bir projelerinin olmadığı, ”Kanı kanla yıkama” yaklaşımının bu nedenle sürdürüldüğü ortadadır. Küresel hegemonya peşindeki güçlerin yarattığı Ortadoğu kaosuna kendilerinin de, işbirlikçi-ajan uzantılarının da çözümleri yoktur. Çözüm gibi bir dertleri de yoktur. Attıkları her adım kriz ve çatışmalı durumu derinleştirmekten öteye gitmemektedir. Gidemez de. Dolayısıyla bu konuda iyi niyetli dileklerde bulunmak yetmez. Yerine ne önerdiğiniz önemlidir ve bu konuda Kürt Özgürlük Hareketi ve önderliği önyargılardan bağımsız değerlendirilmek durumundadır.


 ŞİYAR KOÇGİRİ